7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da NATO zirvesi gerçekleştirilecek. Temel gündem ise Türkiye’ye olan ihtiyacın vurgulanması ve Türkiye’nin ne kadar önemli bir ortak(!) olduğunun vurgulanması olacak. NATO Genel Sekreteri Rutte’nin övgüsüne mazhar olan Türkiye’nin savunma sektörü iktidar açısından bir özgüven tazeleme olarak sonuçlanmış ve bu özgüven de kendisini NATO’nun “eşit bir ortağı” olarak hissetmesine neden olmuştur. İran merkezli emperyalist işgal süreci içinde beklediği etkiyi yaratamayan ve ciddi bir karşı saldırı ile tehdit algısı yükselen Batı açısından Türkiye’nin jeostratejik önemi yeniden yükselmiş ve Ukrayna Savaşı ile zayıflayan kuzey koridorunun yanına İran Savaşı ile zayıflayan güney koridorunun da eklenmesi NATO’yu alarma geçirmiştir. Tıpkı tüm işgal süreçlerinde olduğu gibi Türkiye’ye yeniden bir rol biçilmekte ve yine Türkiye’nin savunma gücü övülerek gururu okşanmaktadır(!). Böylelikle de Batı, Türkiye üzerindeki hegemonyasını güç ile değil rıza ile üretmeye devam etmektedir.
Bu ilişkiyi özetleyen bir yazı ile karşılaştım. 18 Mart 2025 tarihinde RAND “Turning Towards Turkey: Why NATO Needs to Lean into Its Relationship”1 başlıklı yazı NATO’nun Türkiye’den esas olarak ne beklediğine dair oldukça özet bir analiz niteliği taşımaktadır:
“Askeri katkılarının ötesinde, Türkiye’nin diplomatik, kültürel ve ekonomik bağları Afrika, Orta Doğu ve Güneydoğu Asya’ya kadar uzanmaktadır. Avrupa’daki NATO müttefiklerinin aksine Ankara, Brüksel ve Washington’un uzak durmayı tercih edebileceği rejimlerle ilişki kurabilir. İster kritik madenlere erişim sağlamak, ister enerji anlaşmaları müzakere etmek, ister Rusya ve Çin’in etkisini dengelemek olsun, Türkiye, Batı’nın itibarının sınırlı olduğu bölgelere NATO’nun köprüsü olarak hizmet edebilir.”
(…)
“NATO’nun Türkiye ile ortaklığını derinleştirmek, zihniyet değişikliğini gerektirir. Avrupalı liderler, Türkiye’nin bir gün kendilerinin istediği gibi Batılılaşmış, değer odaklı bir müttefik olacağı yanılsamasını terk etmelidir. Bunun yerine, bugün var olan Türkiye ile ilişki kurmalıdırlar. İdeolojik uyumdan ziyade ortak çıkarların öncelikli olduğu, daha işlevsel bir ilişki en gerçekçi yaklaşımdır. Türkiye kendini NATO’ya bağlı bir üye değil, bağımsız bir güç olarak görmektedir ve liderleri kendi ulusal çıkarlarına en iyi hizmet eden anlaşmaları yapmaya devam edecektir. NATO, bu gerçeğe direnmek yerine, bundan yararlanmanın yollarını bulmalıdır.”
Şu iki paragraf dahi Türkiye’den beklentinin NATO’nun risk almak istemediği konularda harekete geçmesi ve Batı adına karşılıksız bir sorumluluk almasıdır. Bu da ikili ilişkilerin halen ne denli asimetrik bir mecrada cereyan ettiğini bir kez daha kanıtlamaktadır. Son birkaç aydır bu ilişki biçiminde yeni gündemlerin ortaya çıktığı görülmüştür ve Türkiye zirveye hazırlanırken NATO, Türkiye’nin ulusal güvenliğini ilgilendiren oldukça kritik adımlar atmıştır.
Geçtiğimiz aylarda gündeme gelen Beykoz’da Anadolu Kavağı’na yapılması planlanan NATO üssü meselesi mevcut tartışmaların içinde önemli bir yer tutmaktadır. Zira, Kanal İstanbul Projesi nedeniyle gündeme gelen Montrö tartışmalarının bir yenişi İstanbul Boğazı’na yapılmak istenen NATO üssü planı ile çok daha kritik bir hal almıştır. NATO’nun böylesi bir durumda Montrö’nün şartlarına uyacağına dair vereceği her türlü garanti yalnızca hükümetin ve kamuoyunun muhtemel tepkilerini hafifletmeye dönük bir hamle olacaktır.
NATO’nun Türkiye ile ittifakı güçlendirebilmek için esas ihtiyaç duyduğu savunma sektöründeki gelişim üzerinden olumlu gündem yaratma çabasındadır. Başka bir ifadeyle Türkiye’nin savunma sanayisindeki gelişimini alkışlayarak bu konuda ortaya çıkacak muhtemel tepkileri engellemeye çalışmaktadır. Hükümetin savunma sanayisi konusundaki çabalarını takdir eden Genel Sekreter Mark Rutte, kısa bir süre önce İsveç’te düzenlenen NATO Dışişleri Bakanları zirvesindeki basın toplantısında Türkiye’nin 3000 üzerinde şirkete sahip olduğunu ve savunma sanayisi alanındaki örgütlenmesinin örnek teşkil ettiğini belirtmiştir.2
Batı ile ittifak konusu başından beri Türkiye’nin sürekli ikilem içinde kaldığı, hiçbir zaman istikrarlı olmayan, tansiyonu hep yüksek bir ilişki biçimdir. Türkiye’nin kendisini Batı ile eşit hissetme hatta Batı’nın bir parçası olma girişimlerinin her defasında akamete uğradığını, dönem dönem pompalanan zafer söylemlerinin kısa sürede nasıl boşa düştüğünü yıllardır görüyoruz. Ancak bir kez daha NATO Zirvesi yaklaşırken “Batı’nın Türkiye’ye olan ihtiyacı” konulu mesnetsiz böbürlenmeler yükselmeye devam ediyor.
NATO’nun ABD ile yaşadığı gerilim ve Trump’ın hiçbir şekilde güven vermeyen açıklamalarına karşılık Türkiye ile ilişkilerini daha da güçlendirmek istemesi elbette bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır. ABD/İsrail-İran savaşı sürecinde İran’ın güçlü bir karşılık vermiş olması ve güvenlik tehdidi oluşturduğuna dair söylemlerin İran’ın çok çeşitli saldırıları ile ete kemiğe bürünmüş olması Türkiye’nin NATO nezdinde itibarını elbette yükseltmiş olabilir. Ancak tıpkı AB üyeliğinde olduğu gibi NATO ile ilişkilerin de eşitler arası işbirliği ve ortaklık kavramları ile açıklanmaktan hala oldukça uzak olduğunu ifade etmek gerekir. Koşullar ne olursa olsun Türkiye ile kurulan ilişkiler Avrupa’nın güvenlik risklerinin Türkiye eliyle hafifletilmesi ve risk almak istemedikleri bazı işlerin Türkiye tarafından halledilmesi talebi ile sınırlıdır. Başka bir ifadeyle tek taraflıdır. Türkiye de muğlak bir “korunma”nın bedelini oldukça somut kayıplarla ödemeye devam etmektedir.
Kuzeyde Rusya’nın güneyde İran’ın Batı’ya dönük tehdit algısında cepheye en önde sürülen Türkiye’nin uğrayacağı muhtemel zararlara karşılık NATO’nun ne vadettiği oldukça muğlaktır. NATO, Türkiye’deki denetimsiz genişlemesine hızla devam etmek istemektedir. Yalnızca İstanbul Boğazı’na kurulması planlanan üs değil bunun yanısıra Türkiye’nin talebi üzerine NATO, güney bölgesel savunma planının bir parçası olarak Adana’da, çeşitli üye ülkelerden askerlerin yer alacağı çok uluslu bir kolordu, yani bir askeri karargah kurma kararı almıştır. Planın Akdeniz, Güney Kafkasya, Karadeniz ve Kuzey Afrika’yı kapsayacağı belirtilmektedir.3Son olarak geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir haberde (19 Mayıs) Almanya’nın Türkiye’ye Patriot bataryaları gönderdiğine dair bir haber yayınlanmıştır. Türkiye’ye konuşlandırılan bu bataryaların esas işlevinin Türkiye’nin güvenliğinden ziyade ABD’nin Türkiye’nin güneydoğusundaki yükünü hafifletmek olduğu belirtilmiştir.4
Tüm bu gelişmelere bir arada bakıldığında ve geçen yıl RAND’in internet sitesinde yayınlanan analizle bir arada düşünüldüğü zaman buradaki temel meselenin Türkiye’nin güvenliği olmadığı oldukça açıktır. NATO açısından Türkiye’nin ulusal güvenliğinin her zaman ikinci planda olduğunu ifade etmek mümkündür. Buradaki mesele NATO’nun temsil ettiği Atlantik ittifakının güvenliği için ön cephe olarak görülen Türkiye’yi muhtemel tehditlere karşı yeniden bir ileri karakol pozisyonuna sokmaktır.
Yaklaşan NATO zirvesi de bu bağlamda Türkiye’nin NATO ile işbirliğini güçlendirmek için değil Türkiye’yi Batı’nın güvenliğini sağlamakla mükellef bir ön savunma hattı pozisyonuna ikna etmek için düzenlenecektir. Bunu belirli ölçülerde “karşılıklı bağımlılık” vb. kavramlarla açıklamak mümkün olsa da temeldeki talebin bir eşitlik ilişkisi değil 1952’den bu yana geliştirilen hegemonik ilişkinin bir devamı olarak tanımlamak daha doğru olacaktır. Böylesi kritik bir süreçte, Batı’nın kendisini eskisi kadar güvende hissetmediği bir dönemde, Türkiye’nin elinin daha kuvvetli olma imkanı varken ve pazarlık gücü yüksek olabilecekken statükoyu korumak ve iktidar koltuğunu güçlendirmek için yeniden bir taviz sürecine girmenin neler kaybettireceğini anlatmaya ihtiyaç olmayacak. Hepimizin bu süreci dikkatle takip etmesi gerekiyor…
1 https://www.rand.org/pubs/commentary/2025/03/turning-towards-turkey-why-nato-needs-to-lean-into.html
2 https://en.yenisafak.com/world/nato-chief-hails-turkiye-as-defense-industry-model-ahead-of-ankara-summit-3718616
3 https://bianet.org/haber/nato-to-establish-new-multicorps-in-adana-318918
4 https://www.defensenews.com/global/europe/2026/05/19/germany-to-deploy-patriot-battery-to-turkey-relieving-us-forces-on-natos-southeastern-flank/
