Coğrafya Ulusların Kaderini Belirliyor

Kadınların durumu diğer toplumsal grupların durumlarına benzemez. Benzememesinin sebebi, bir bütünlüğün (insan türünün) yarısı olmalarından gelir. Kadınlar temeldir ve yerleri doldurulamaz.”

Juliet Mitchell

Juliet Mıtchell’in bu sözüyle başlamayı çok anlamlı buluyor ve sık kullanıyorum. Kadınların temel, yeri doldurulamaz ve bir bütünün tamamlayanı olduğu fikri, gözle görülmeyen sınırları kolayca geçivermeyi beraberinde getiriyor. Kadınlara hayatın her alanında çocuk, aile ve insani ilişkiler ile çevrili bir alan sunuluyor. Bu alan kadınların görece özgür davrandığı, fikir geliştirmesinin kabul görüldüğü, çemberin içi. Bir de çemberin dışı var. Kadınların uzak tutulduğu bu alanda matematik, fizik, siyaset, dış politika vb. konular erkeklerin egemenliğine sunulmuştur. Erkekler bu ve benzeri alanlarda fikir söylemekten yöneticiliğe kadar pek çok alanda varlık gösterirken kadınlar, aile, çocuk ve bununla ilişkili konu ve davranışlar arasında kendi görünmez sınırları içinde yaşamaktadırlar. Bize düşen, sınırları zorlamak, değiştirmek ve bu sınır ihlallerini yaparken de kadının eşitlik ve özgürlük çabasını sürdürmektir.

Bir bebeğin hangi ülkede, hangi şehirde, hangi ekonomik ve kültürel donanıma sahip bir evde doğduğu bebeğin kaderini belirler. Hele kız çocukları için hayati önem taşır. Şehrin coğrafi konumu örneğin denize kıyısının olup olmadığı o şehri paylaşan insanların kültürel ve toplumsal davranışları üzerinde etkin bir rol oynar. Hele aileyi yöneten kişilerin dünyaya bakış açıları, sahip oldukları kültürel, ideolojik, ekonomik donanımları ailenin çocuklarının mutlu, basarılı, sağlıklı bir yaşam sürüp sürmeyeceği konusunda belirleyicidir.

Ülkelerin durumu da aynı ailelerimiz, kişisel dünyalarımız gibi coğrafyanın getirdiği zorunluluklar ile belirlenmiştir.

Coğrafya bir ülkenin kaderini belirler. Siyaset ise bu yazgının değiştirilmesi için uygun yol ve yöntemleri arar. Coğrafya ile siyaset arasındaki köprüyü ise jeopolitik kurar. Batı yaşamsal önemi nedeniyle jeopolitik disiplinin yayılmasına doğrudan veya dolaylı yollarla engel olur. Bu nedenle jeopolitik fazla bilinmeyen bir bilim alt koludur” diyor Soner Polat Türkiye İçin Jeopolitik Rota kitabının önsözünde. Ülkemiz yüzlerce yıldır coğrafi konumunun önemi nedeniyle emperyalist saldırı altında ve hepimiz bu baskı ve sömürünün içinde yaşıyoruz. Bu yüzden jeopolitik teorileri öğrenmenin günümüz dünyasını kavramak için gerekli olduğunu söyleyebiliriz.

İçinde yaşadığımız devletler ve siyasi karar alıcıları zaman içersinde değişkenlik gösterse bile coğrafya değişmez bir durum olarak yerinde kalmaktadır. Günümüzde devletler ve siyasi karar mekanizmalarının başında olan yöneticiler coğrafyanın değişmezliğini sabit bir veri olarak değerlendirme zorunluluğu ile politik tavırları belirler. Uluslararası ilişkiler disiplini içinde coğrafya ve politikanın birlikte ele alınmasının bir gereklilik olduğunu ortaya koyan bilim insanları içinde en önemli kişilerden biri Nıcholas J. Spykman’dir (1893-1943). ABD’nin Avrasya üzerine kurguladığı siyaseti anlamak, tahlil etmek için Spykman’in teorisini kavramak faydalı olacaktır.

Spykman’ın teorisinde en önemli unsurların başında ülkelerin büyüklüğü gelmektedir. Coğrafi genişliğe sahip olmanın, küçük topraklara sahip olan ülkelerle karşılaştırıldığında büyük ülkenin toplam gücünü görece yükselteceğini belirtmiştir. Bunun nedeni ise toprak büyüklüğü fazla olan ülkenin daha fazla doğal kaynak elde etme olasılığının bulunması, buna bağlı olarak nüfusunun fazlalaşmasına olanak sağlanabilmesi, ekonomisinin büyüklüğünün de dolaylı olarak toprak büyüklüğüne bağlılığı olarak gösterilebilir. Toprak büyüklüğünün yanında Spykman, ülkenin bulunduğu bölge, topografya ve iklime de dikkat çekmiştir. Tüm bunların ulusların dış politikalarına ve toplam güçlerine etkisinin bulunduğunu belirtmiştir. Ülkelerin sınırlarını sürekli genişletme çabası içerisinde olacağını ve ülkeler sınırlarını ne kadar geniş tutarlarsa savunma ve/veya saldırı hattını da o derecede ileriye taşımış olacaklarını söylemektedir. Dünya üzerinde hegemon güç konumuna gelen hemen her devletin toprak büyüklüğü diğerlerine nazaran hep fazla olmuştur. Örneğin Roma İmparatorluğu tüm Akdeniz’i kendisi için bir iç deniz haline getirdiğinde gücünün zirvesini yaşamıştır. Benzer bir coğrafyada yer alan Osmanlı İmparatorluğu için de bu geçerlidir. Birçok devlet tarafından Balkanların, Kafkasların, Anadolu’nun ve Doğu Avrupa’nın güvenliğini doğrudan ilgilendiren Karadeniz’e hâkim olduğu zamanlar gücünün zirvesinde olduğu dönem olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ülkelerin içinde bulunduğu bölgeler de önemli olmaktadır. Çatışmanın, istikrarsızlığın yoğun olduğu bir bölgede bulunan ülkelerin hegemon olma iddiası zayıflayacaktır. Örneğin Suriye’de yaşanan tüm olumsuz gelişmeler Türkiye’nin gücünü zayıflatan bir etki yaratmıştır, yaratmaktadır.

Bir ülkenin topografyası da dış politikalarını doğrudan etkilemektedir . Spykman ülke topografyasını 3 ayrı kategoride ele alarak ülkeleri; kara ülkesi (denize kıyısı olmayan), deniz ülkesi (ada ülkesi), hem deniz hem kara ülkesi olarak tasnif etmiştir. Kara ülkeleri eğer yüksek dağlarla çevrili ise Spykman’a göre savunması en kolay ülkeler olarak ön plana çıkmaktadır. Ada ülkeleri ise savunma anlamında en avantajlı ülkelerden birisidir. Bu ülkeler büyük bir kara kuvveti bulundurmak zorunda kalmazlar. Deniz kuvvetlerinin gelişimine odaklanırlar. Üçüncü olarak ele alınabilecek ülkeler hem deniz hem de kara ülkeleri olarak değerlendirilebilir. Spykman dünya üzerinde çoğunlukla bu tarz ülkelerin olduğundan ve savunulmaları en zor ülkelerin bunlar olduğundan bahsetmiştir. Bunun nedeni ise hem deniz hem kara gücünü bulundurma zorunluluğudur. Topoğrafyanın önemini düşünürken ülkemiz açısından Mavi Vatan doktrinini ve Amiral Cem Gürdeniz’in söylev ve makalelerini tekrar dikkatinize sunmak isterim. Jeopolitik çıkarlarımız açısından Sayın Cem Gürdeniz ve Sayın Soner Polat büyük uğraşlar vererek ısrarla jeopolitiğin öğrenilmesini sağlayan bir yol izlemişlerdir.

Hegemon güç olmak ve dünya gücünü elde etmek için Avrasya’ya hükmetme gerekliliği Spykman dahil tüm jeopolitikçilerin ortak fikridir. Çünkü Avrasya dünya üzerindeki toprak alanı bakımından en büyük kara parçası olmasının yanında, en fazla nüfusu barındıran, doğal kaynaklar ve ekonomik potansiyel bakımından da en büyük kıta olmasından dolayı, jeopolitikçiler tarafından hegemonya için kontrol edilmesi kaçınılmaz bir alan olarak değerlendirilmektedir.

Spykman’ın Kenar Kuşak (Rimland) teorisini genel hatlarıyla özetleyecek olursak; dünya hegemonyası için Avrasya’nın kontrolünün şart olduğunu ileri sürmektedir. Avrasya dünya üzerinde kapladığı alanın büyüklüğü, nüfus yoğunluğu ve ekonomik zenginliği ile hegemonya açısından vazgeçilmez olarak değerlendirilmektedir. Bu alana hakim olmak için Kalpgah’ı çevreleyen alan kontrol altına alınmalıdır. Bu kuşak Avrupa’dan başlayarak Türkiye, Irak, İran, Pakistan, Afganistan, Hindistan, Çin, Kore üzerinden Doğu Sibirya’ya kadar uzanır.

ABD li Amiral Alfred Mahan (1840-1914 ) dünya hakimiyetinin esas kaynağının denizlerde sağlanan egemenlik olduğunu savunmuştur. Denizin büyük bir kara yolu gibi ticaret yollarını içerdiğini ve bu hattı korumak için donanmaların varlığına büyük bir ihtiyaç olduğunu ve küresel mücadelenin sonunu değiştirecek olanın ülkelerin sahip olduğu deniz gücü olacağını söylemiştir.

Ülkemizi ve içinde bulunduğumuz coğrafyayı yakından ilgilendiren, bölgemizi kan gölüne çeviren ABD’nin, “her kim Kenar Kuşak’ı (rimland) kontrol ediyorsa Avrasya’yı kontrol edecektir, Avrasya’yı kontrol eden ise dünyanın kaderini belirleyecektir” diyen Spykman’ın Kenar Kuşak teorisini merkeze koyarak ve Alfred Mahan’ın deniz egemenliği görüşleriyle birleştirip jeopolitik bir savaş açmıştır. Asya ve Avrupa ve bunların toplamı olan Avrasya ülkelerinin de bu savaşa jeopolitik bir yanıtı elbette olacaktır.

Bu jeopolitik savaşa Çin Kuşak -Yol Projesi ile yanıt vermekte gecikmemiştir. Modern İpek yolu denilebilecek bu proje, Avrasya’daki ülkeleri Çin’den başlayıp batıya doğru ulaşım ve diğer altyapı yatırımlarıyla birbirine bağlamak, ülkelerin arasındaki ticareti geliştirerek bağları güçlendirmek olarak tanıtılmıştır. Liman ve deniz ulaşımı yatırımlarıyla da ekonomik bir köprü amaçlanmıştır. Çin’in bu projesi kan ve silah barındırmadan ticaret ve kültürel paylaşımlar ile ülkeler arasında bir bağ kurmayı hedeflemiştir.

ABD’nin Kenar Kuşak projesi ile Çin’in Kuşak Yol projesi birbirine her bakımdan karşıt aynı rotayı takip eden Avrasya’ya hakim, hegemon güç olmak için sunulan farklı anahtarlar olarak sunulmaktadır. Çin’in gücünü belirgin bir şekilde artırması, potansiyel olarak Hindistan’ın küresel büyük güçler arasında sayılıyor olması, dünya üzerinde farklı sonuçlar doğuracaktır.

ABD’nin yürütttüğü Kenar Kuşak projesi ile simgelenen jeopolitik savaşların, her ülkede son derece acı dolu ve kanlı bir iz bıraktığını yaşayarak biliyoruz. Türkiye bütün bu sadırıların merkezi noktasında bulunmaktadır. Uzun yıllardır emperyalist baskılar içinde ABD çıkarlarına hizmet eden uygulamalar ile bilimsellikten uzak yönetilen ülkemiz neredeyse parçalanmanın ve sahip olduğu değerler bütününü kaybetmenin eşiğine gelmiştir. Emperyalizm Kıbrıs’ta, Doğu Akdeniz’de, Ege’de, Güneydoğu’da Karadeniz’de yani ülkemizin dört bir yanında bizi birbirimize karşı kışkırtarak yıkıcı ve bölücü hedeflerine gün geçtikçe daha bir yakınlaşmaktadır.Türkiye eninde sonunda ABD etkisinden kurtularak Avrasya’ya yönelecektir ve bu kimsenin engelleyemeyeceği jeopolitik bir çıkarımdır.

Bu uzun ve sancılı süreçte Türk kadını bilimsellikten kopmadan, içinde yaşadığı kültürel, ekonomik ve toplumsal verileri harmanlayacaktır. Ülke sorunları ile kadın olmaktan kaynaklanan sorunlarını aynı potada eriterek çözümü yaratacak olan milli mücadelenin içinde olacaktır. Güneşin doğmadığı tek bir sabahın bile olmadığı, gecenin en karanlık noktasın tan yerinin ağardığını bilerek o anlar için kuvvet biriktirmek esastır.

Bunları da sevebilirsiniz