Paris’e Almanya Frankfurt’dan 10 Haziran 1997 tarihinde otobüsle, eşim Şenay ve küçük kızım Nisan Ege’yle gitmiştim.
Bilindiği üzere, Fransa’nın başkenti olan Paris, 17. yüzyıldan beri Avrupa’nın en önemli finans, diplomasi, ticaret, moda, gastronomi, bilim ve sanat merkezlerinden biri olmuş.
Paris, önemli bir demiryolu, otoyol ve hava taşımacılığı merkezi. Charles de Gaulle ve Paris-Orly olmak üzere iki uluslararası büyük havaalanına sahip.
1900 yılında açılan Paris metrosu günde 5 milyondan fazla yolcuya hizmet veriyor. Avrupa’nın Moskova Metrosu’ndan sonra en yoğun ikinci metrosu imiş.
Paris, özellikle müzeleri ve mimari simgeleriyle tanınan bir kent. Bu müzelerde Fransız Empresyonist sanat koleksiyonları sergilenmekte. En tanımışlarından Pompidou Merkezi içinde yer alan Musée National d’Art Moderne’de, Rodin ve Picasso’nun ünlü eserlerini de var.
Şehir merkezindeki Sen Nehri boyunca uzanan tarihi bölge, 1991’den beri UNESCO Dünya Miras Alanı olarak sınıflandırılmış.
Paris şehrinin mottosu[1], Latincesi “Fluctuat nec mergitur”, ” Fransızcası ”Il est battu par les flots sans être submergé”. Türkçesi”Sallanır ama batmaz” anlamına geliyor. Şehrin armasındaki “Scilicet”, gemiyi anlatmak için kullanılırmış. Bu gemi, Orta Çağ’da şehri yöneten güçlü “Gemiciler: Nautes” ya da “Su tüccarları“nın kurduğu birliği simgelermiş.
Parislilerin Özellikleri
Paris’e gelmeden önce özellikleri konusunda bizi uyarmışlardı. Bu kapsamda Paris’i gezerken Fransızların kendi kültürlerine ve özellikle de dillerine sıkı sıkıya bağlı bir millet olduklarını gözlemledik. Bu konuda tutuculukları dillere destan. İngilizce konuşan Fransız bulmak kolay olsa da iletişim kurmanın pek kolay olmadığını gördük. Fransızlar İngilizce konuşmanızı onlara karşı kabalık olarak algılayabiliyorlar.
Bu nedenle, Paris’e gitmeden önce birkaç Fransızca sözcük öğrenmeniz uygun olabilir. Örneğin “bonjour-bonjur: günaydın” ve“mersi: teşekkürler” gibi.
Paris’i Ne Zaman Gezmeli?
Öğrendiğimize göre; Paris yazın sıcak ve yumuşak, kış mevsiminde ise soğuk yağışlı bir iklime sahip. İklimi, yarı karasal ile yarı okyanussal iklim arasında bir geçiş iklimi özelliğinde. Atlas Okyanusundan ılık ve nemli rüzgarlar estiğinde kışlar kısa, yağmurlu ve ılık, kuzeyden ya da güneyden rüzgâr estiği dönemde kışlar sert ve karlı oluyormuş.
Bu nedenlerle, Paris’i gezmek için en güzel zamanın, güneşli günlere ve berrak bir havaya sahip olan yaz mevsimi olduğunu söylemişlerdi. Biz de Haziran ayını tercih etmiştik. Ancak yaz aylarında turist akınına uğrayan kenti daha sakin bir zamanda ziyaret etmek isterseniz, bahar aylarını da tercih edebilirsiniz.
Paris’i Nasıl Gezmeli?
Paris’in ulaşım olarak kolay bir şehir olduğunu anlatmışlardı. Gerçekten de öyle. Bütün görülecek yerler birbirine yürüme mesafesinde olduğu için rahatlıkla yürüyerek şehri keşfedebilme olanağına sahip olmuştuk. Biz de sokakların arasından yürüyerek, dokuya ve tarihe yakın olarak şehri ve güzelliklerini keşfetmeye çalışmıştık.
Turistler tarafından en çok tercih edilen zamanın yaz mevsimi olduğunu belirtiliyor. Biz de ziyaretimizi yaza denk getirmiştik ve Paris sokaklarını adımladık. Yorulduğumuzda caddeyi gören bir kafeye oturduk. Kafe bolluğuyla Paris bir cennet. Günün herhangi bir saatinde caddeyi gören bir kafeden insanların sohbet edip bir şeyler içtiğini gördük.
Sabah uyanır uyanmaz kendimizi sokaklara atıyorduk. Çünkü gidilecek ve görülecek çok yer vardı. Sabah sokaklar harika hamur işleri kokuyordu. Fırından yeni çıkmış kuruvasanın kokusu sokağın başına kadar geliyordu. Biz de Paris’te kaldığımız ikinci günü sabahında güne başlamadan güzel bir kahve, marketten aldığımız taze portakal suyu ve fırından yeni çıkmış sıcacık tereyağlı kuruvasanla kahvaltı ettik. Bir çocuğunuzla Paris’e gittiyseniz kuruvasana bayılacağına emin olabilirsiniz.
Paris’te Yaptığımız Geziler ve Gördüğümüz Yerler
Paris’te gezilip görülmesi gereken çok yer var. Paris’in büyüklüğünü düşündüğünde her birine yürüyerek gitmeniz inanılmaz yorucu. Ancak bununla birlikte dik yokuşlu “Ressamlar Meydanı“na çıkmanın dışında biz yürümeyi tercih ettik.
Bu amaçla Paris haritası edindik. Paris’in gezilecek noktalarını haritada belirledik. Paris 5 bölgeden oluşuyor. Şehrin merkezini bir halka içerisine aldık ve halkadan şehrin çeperine doğru ilerledikçe numaraların arttığını gördük. Kalacağımız gün sayısına göre, gezmek istediğiniz yerleri önem sırasına göre sıraladık. Sen Nehri boyunca kendimize bir rota belirleyip baştan aşağı yürüdük. Çünkü görmek istediğimiz birçok turistik yapı, nehrin kuzey-güney aksında ikiye böldüğü Paris’in her iki yakasında konuşlanmıştı.
Sen Nehri Gezintisi
Birinci gün Sen(Seine) Nehri gezintisini planlamıştık. Bateaux Parisiens teknelerinin kalkış noktası Eyfel Kulesi’nin alt tarafında, köprünün sağından Sen Nehri kıyısına inince karşımıza çıktı.
Gezi teknesinde alakart öğle yemeği tadını aldık. Teknede eğlenceli ve güzel vakit geçirirken, Eyfel Kulesi ve Notre Dame Katedrali gibi Fransız başkentinin tarihi su yolunun kıyılarında sıralanan anıtları gördük.
Tekneye binmeden önce yemek sırasında içmek için pahalı sayılabilecek bir şarap da almıştık. Ancak tadına bakınca oldukça sert bir şarap olduğunu anladık. Kendimiz içemedik, bununla birlikte teknede buluna Amerikalı turistlere ikram etmiştik, onlarda bu ikramdan çok memnun kaldıklarını söylemişlerdi.
Bizim aldığımız tekne turu yaklaşık bir saat sürmüştü.
Eyfel Kulesi
Sen Nehri gezintisini tamamlayınca Eyfel(Eiffel) Kulesi’ni ziyaret ettik. Adını, onu yapan Fransız inşaat mühendisi Gustave Eiffel’den almış. Eyfel demir bir kule. Kule, aynı zamanda tüm dünyada Fransa’nın simgesi halini almış. Yılda 6 milyon turist çekiyormuş.
Eyfel Kulesi 1887 ile 1889 yılları arasında Gustave Eiffel’in firması tarafından, Fransız Devrimi’nin 100. yıl kutlamaları çerçevesinde düzenlenen Expo 1889 Paris fuarının giriş kapısı olarak inşa edilmiş.
Edindiğimiz bilgiye göre; inşasında 3 bin işçi 26 ay boyunca 18.038 adet demir parçayı 2,5 milyon perçinle bir araya getirmiş. Çelik yerine demirden inşa edilen kule, özel teknikler sayesinde günümüze kadar sağlam olarak gelmiş.
Eyfel Kulesi 300 m yükseklikte.
Doruğundaki televizyon vericileri kuleye 27 m daha yükseklik kazandırmış.
200 bin metrekare alanda bulunan Eyfel Kulesi her 7 yılda bir, 60 ton boya ile boyanırmış.
Bu çalışmada 25 boyacı görev yaparken, çalışma 15 ay sürermiş. Zaman içinde kulenin rengi kırmızımsı kahveden, sarımsı kahveye, daha sonra kestane kahvesinden bugünkü bronz tonuna dönüşmüş. Kule 3 renk tonunda boyanıyor.
Eyfel Kulesi’nin kamuya açık platformları, 57 m, 115 m ve 276 m yükseklikte bulunuyor.
Ziyaretçiler, üç asansörle kuzey, batı ve doğu kanatlarından ilk iki platforma ulaşıyor. İlk ve ikinci katlarda lokantalar var. Ayrıca ilk katta, Eyfel Kulesinin tarihinin anlatıldığı bir sergi de bulunur. En üst platforma ulaşmak isteyen ziyaretçiler, ikinci katta aktarma yapıp başka bir asansöre geçiyormuş. En üst platform hem çatılı hem de üstü açık bir alana sahipmiş. Biz, kızımız Nisan Ege, o tarihlerde henüz 3 yaşında olduğu için en üst platforma çıkmak istememiştik.
Bize anlattıklarına göre de kimi Parisliler Eyfel Kulesi’ni bir utanç lekesi olarak görmüşler.
Kimi sanatçılar devasa bir sokak lambasına benzetirken, bir fabrika bacası gibi Paris’in görsel itibarını zedeleyeceğini ileri sürmüşler. İlk yıllarında kulenin Paris’in güzel siluetini bozduğunu düşünen Fransız aydınlarınca kulenin kaldırılması için devrin sanatçı ve edebiyatçı çevresinde bir kampanya başlatılmış, bu kampanya süresince ünlü sanatçıların imzaladığı bildiriler dağıtılmış. Hatta bugün Maupassant tarzı öykücülüğe adını veren Fransız öykücü Guy de Maupassant[2] da bunların arasındaymış. Ancak bu ünlü yazar öğle yemeklerini de kulenin terasında yermiş. Bunun nedenini soranlara ise “Paris’te bu kulenin görülmediği tek yer burası” diyerek cevap verirmiş.
Bugün ise Eyfel Kulesi, Dünya’nın en güzel mimari yapılarından biri olarak kabul edilmekte.
Parisliler O’nu “Demir Bayan “olarak adlandırıyor.
Eyfel Kulesi’nin tepesindeki dünya şehirlerin yönünü ve kuleye uzaklığını gösteren tabelada İstanbul’un da bulunduğunu görmüştük.
Bizim için en romantik ve güzel anlar Eyfel Kulesi’nin altında olmuştu. Eşim ve kızımla belleğimde unutulmaz anlar bıraktı. Eyfel kulesinin yakın çevresinde turistik olmayan marketler vardı. Biz de o marketlerden birinden harika soslu bir makarna ve Fransa’ya özgü mezelerden almıştık. Küçük boy kırmızı şarap ve plastik kadehlerimizle Eyfel kulesinin altında piknik yapmıştık.
Hava güzelse bir sürü insanın burada piknik yapıp yemek yediğini görebilirsiniz. Eyfel kulesinin arka tarafı da inanılmaz geniş bir yeşil alana sahip. İnsanlar genellikle ön tarafında fotoğraf çekildiği için böyle bir alan pek görülmez. Orada çocuğunuzun özgürce koştuğu bir alanda siz eşinizle çok keyifli vakit geçirebilirsiniz.
Louvre Müzesi
Eyfel Kulesi ziyaretinde sonra Louvre Müzesi’ni dışarıdan seyretmek istedik. Çünkü müzeyi gezmek için parasal olanağımız sınırlıydı.
Louvre Müzesi (Musée du Louvre), dünyanın en büyük sanat müzesi olarak kabul ediliyor. Şehrin içinden geçen Sen Nehri’nin kıyısında yer alıyor. Tarih öncesi çağlardan, 21. yüzyıla kadar uzanan, oldukça geniş bir koleksiyon yelpazesine sahip. Yaklaşık 35.000 kadar tarihi sanat eseri, 72.735 metrekarelik bir alanda sergilenmekte.
Müzenin binası, 12.yüzyılın sonları ile 13.yüzyılın başları arasında dönemin kralı 2.Philippe tarafından kale olarak yaptırılmış, ancak daha sonra şehrin hızla gelişip kale sınırlarını aşması sonucunda, yapı savunma özelliğini kaybettiği için 1546 yılında 1.François’nın emriyle Fransız krallarının resmi konutu olarak kullanılması için saraya çevrilmiş.
1682 yılında 14.Louis’nin Versay Sarayı’na taşınma kararı vermesiyle beraber Louvre, aralarında Yunan ve Roma medeniyetlerinden kalma önemli eserlerin de bulunduğu kraliyet koleksiyonunu sergilenmeye başlanmış. 1692 yılında kraliyet adına kurulmuş olan edebiyat ve heykeltıraşlık okulları buraya taşınmış ve 100 yıl boyunca burada eğitime devam etmişler. Fransız Devrimi sırasında kurulan ulusal meclis, Louvre’un Fransız sanat eserlerinin sergilendiği bir müze olarak kullanılması gerekliliğine karar verdiği için tekrar müzeye çevrilmiş.
Müzedeki Leonardo da Vinci’nin en tanınmış eseri Mona Lisa’nın 1503-1519 yılları arasında yapıldığı tahmin ediliyor. Müzede yapım tarihleri 13-19.yüzyıllar arasında değişen 7500’den fazla tablonun bulunduğu koleksiyon, 12 yetkili tarafından yönetilmekte imiş.
Ressamlar Meydanı
Paris’te kaldığımız ikinci günü Ressamlar Meydanı’nı görmek istedik. Ressamlar Meydanı’nın bulunduğu Montmartre Tepesi’ne ulaşmak için son derece dik yokuşu yürümek gerekiyordu. Biz de bölgeye ulaşmanın en kolay ve eğlenceli yollarından bir tanesi olan “The Little Train of Montmartre: Montmartre’ın Küçük Treni”ne bindik. Kaldığımız otel, Moulin Rouge Sokağı’nın başlangıcında olduğu için önünden kalkan bu turistik tren ile yolculuk yaptık. Bir başka seçenek de 1900 yılında hizmete giren “Montmartre Füniküleri” imiş. Fünikülerler, karşılıklı iki hat üzerinde hareket eden iki vagonun, kabloların asansör benzeri bir sistemle eğimli düzlemde çekilmesi esasına göre çalışıyormuş.
Ressamlar Meydanı’nın bulunduğu, Paris’in 8.Bölgesindeki Montmartre Tepesi’nde ünlü Sacré-Cœur Bazilikası da var.
Montmartre Tepesi, her gün binlerce turistin ziyaret ettiği, Paris’te en az yarım gününüzü zevkle geçirebileceğiniz çok keyifli bir yer. Bu tepe Paris’in en yüksek noktasını oluşturuyor ve neredeyse bütün şehre egemen bir konumda.
Montmartre Tepesi, manzarasının ötesinde, daracık sokakları, minik dükkanları, birbirinden güzel mağazaları, restoranları, kafeleri ve Ressamlar Meydanı ile şahane vakit geçireceğiniz bir mekân olmuş.
Ressamlar Meydanı’nda her yer 20-30 dakika içinde portrenizi yapmak isteyen ressamlar ile dolu. Ressamların sunduğu hizmet, biraz pazarlık usulü fiyatlanıyor. Çevre kafelerde yiyebileceğiniz waffle türü tatlılar da çok lezzetli.
Geçmişten günümüze gelen birçok dünyaca ünlü sanatçının Montmartre Tepesi üzerinde stüdyoları bulunmakta. Montmartre üzerinde çalışmış ressamlar arasında Pablo Picasso, Salvador Dali, Claude Monet, Vincent van Gogh ve Amedeo Modigliani gibi ünlü adlar. Salvador Dali’nin heykel ve çizimlerine adanmış bir müze de, Ressamlar Meydanı’nın birkaç adım ötesinde bulunmakta.
Söylentiye göre Ressamlar Meydanı adını Picasso’dan almış. Bununla ilgili en ilginç öykü ise şu: Picasso Au Lapin Agile adlı kafede ne zaman yemek yese ücreti bir resim çizerek ödermiş. Ancak kafenin sahibi bir gün “Tamam ücreti resim çizip hediye ederek ödüyorsun da, bu resimleri neden imzalamıyorsun?” diye sorunca o dönemde çok da ünlü olmayan Picasso’nun yanıttı “çünkü ben sadece yemek satın alıyorum, tüm kafeyi değil” şeklinde olmuş.
Sacré-Cœur Bazilikası, ya da Türkçe anlamıyla “Kutsal Kalp Bazilikası”, Paris’in Montmartre Tepesi’nde bulunan önemli bir Hristiyan yerleşimi. Bazilika, Paris’in en yüksek rakımında bulunmakta.
1874 tarihinde, Fransa-Prusya Savaşı sırasında hayatlarını kaybeden Fransızlar anısına, Fransız Ulusal Meclisinin sunduğu bir yasa ile inşaatına karar verilmiş. Yapımı 1914 yılında biten Basilique du Sacré-Cœur, sadece Birinci Paylaşım (Dünya) Savaşı’ndan sonra açılmış.
Aldığımız bilgiye göre; haç şeklinde olan bazilika, dört kubbeye sahip. 83 m yükseklikte olan orta kubbesi, küçük bir fenere sahip. La Savoyarde adında çanı, kare şeklinde büyük bir kulenin içinde bulunuyor. Fransa’nın en büyük ve en ağır çanı imiş. Çanın çapı üç metre ve 18.835 kg. Ağırlığında, içindeki çekicin ise 1200 kg olduğunu söylediler.
Moulin Rouge
Moulin Rouge (Mulen Ruj), Türkçesi “Kırmızı Değirmen Kabaresi”, Paris’in 18. bölümünde bulunuyor.
1889 yılında inşa edilmiş.
”Fransız Kan-Kan” dansı adlı gösteriyle ünlü olmuş.
Moulin Rouge, üzerindeki kırmızı yel değirmeni ile dünyaca ünlü ve Fransız kültüründe önemli bir yere sahip. Özgün sahne şovları ve binanın düzenlenmesi tarih boyunca dünyadaki benzerlerini etkilemiş ve pek çok tarzın öncülüğünü yapmış. Bu tarihsel süreç girişte sıralanmış panolarda resimler ve çeşitli dillerde yazılmış açıklamalarla özetlenmiş ve Moulin Rouge yaşayan bir müze haline gelmiş.
Moulin Rouge üzerine 2001 yılında bir filim de yapılmış.
Filimde, ölümcül hastalığa yakalanan Moulin Rouge’un yıldızı, kabare oyuncusu ve fahişe Satine’e âşık olan Christian adında şair/yazar bir İngiliz gencinin öyküsü anlatılmış.
Moulin Rouge, elit erotik şovları, yetişkinlere yönelik özgün eğlence programları ve ünlü kan-kan dansını görmek için yıl boyunca gelen pek çok turisti ağırlıyor.
Moulin Rouge’un bulunduğu Pigalle (Pigal) Sokağı’nda seks ticaretinin serbest olduğuna tanık oldum.
Sokakta yürürken benim de başıma bu doğrultuda bir olay geldi. Eşim ve küçük kızım biraz geride kalmıştı.
Şık bir kadın yolumu keserek bir gereksinmemin olup olmadığını sormuş ve fiyatını söylemişti.
Pigalle, seks shopları ve striptiz kulüpleriyle ünlüymüş.
Burada beş katlı bir seks müzesi de varmış.
Gezmeyi düşündüğünüz bu bölgeden eğlenmeden ve cebiniz boşalmış bir şekilde hüsranla dönebilirsiniz. Pek güvenilir değil. Özellikle geceleyin, yabancıysanız ve yalnızsanız Pigalle’nin yakınından dahi geçmeyin derim.
Şanzelize Bulvarı (Avenue des Champs-Élysées); Paris’in kuzey batısında, 8. bölgesinde bulunmakta. Luksor Dikilitaşının bulunduğu Concorde Meydanından başlıyor ve Arc de Triomphe Anıtı’nın bulunduğu Charles de Gaulle Meydanında bitiyor.
Concorde Meydanına doğru olan alt kısım bahçeler; müzeler, tiyatrolar ve birkaç restoran ile çevrili. Üst kısım, Arc de Triomphe’ye doğru, geleneksel olarak lüks mağazalar ve oteller, restoranlar ve kaldırım kafeleri, tiyatrolar, bankalar ve ofislerin yeri.
Günün her saati yaya ve araç trafiğine açık olan Şanzelize Bulvarı’na metro ile ulaşım da çok kolay. Bulvar üzerinde, bütün bulvarı kaplayan kestane ağaçları ve sokak lambaları gezinize keyif katacaktır. Burada kendi zevkinize uygun pek çok mağazayı gezmeniz olası. Lokantalarda seçkin yemeklerin tadına bakabilirsiniz.
Paris ve Fransa’daki her önemli etkinlik, ulusal gün kutlamaları, bayramlar, yeni yıl, turnuva zaferleri vs Şanzelize Bulvarı’nda bir karnavala dönüşürmüş. Bu günlerde halk ilk adres olarak Şanzelize Bulvarı’na akın edermiş. Şanzelize Bulvarı’nın tamamı Zafer Takı üzerindeki terastan rahatça seyredilebilirmiş.
1950 m uzunluğundaki bulvarın ilk kilometresi düz, ikinci kilometresi ise yokuşlu. Genişliği ise 70 m.
Şanzelize, bulvar haline gelmeden önce tarla-bahçe olarak kullanılıyormuş.
Şanzelize Bulvarı’nda en şık butikler, gastronomik restoranlar, ikonik barlar, lüks mağaza ve işyerleri, restoranlar, kafeler, tiyatrolar ve müzeler yer alıyor. Cadde; her yıl milyonlarca ziyaretçiyi kendine çekiyor.
Bununla birlikte, günümüzde turist çekiciliği güçlü kalsa da, bulvarın ilk zamanlarından bu yana giderek karakterinin değişmiş olduğu da anlatılıyor. Havayolu ofisleri, fast-food restoranları, araba galerileri ve sinemaların yanı sıra Amerikan tarzı alışveriş pasajları giderek daha baskın hale gelmiş.
Notre Dame Katedrali
Çocukluğumda “Notre Dame’ın Kamburu” adlı bir film izlemiştim. Filmde bir papaz kilisenin önünde bir bebek buluyor ve çok çirkin bir bebek olduğundan dolayı O’na Fransızcada “eksik-tamamlanmamış” anlamına gelen “Quasimodo” adını veriyordu. Quasimodo büyüyünce papaz O’nu zangoç olarak görevlendirmiş, ancak bir süre sonra kilisenin yüksek çan sesi nedeniyle Quasimodo sağır olmuştu. O sırada bir gün Esmeralda adında çingene bir kız ile tanışır ve aşık olmasıyla olaylar karışır. Çünkü kilisenin papazı da Esmeralda’ya aşık olmuştur. Filmin sonunda Quasimodo, Paris’in yeni kahramanı olmuş. Daha sonra filmin konusunun Victor Hugo’nun 1831 yılında yayınlanan ve Fransa’da krallık döneminin karanlık günlerinden kesitler sunan romanından alındığını öğrenecektim. Victor Hugo bu romanda, insanların yaşamında kaderin yerini ve yoksulluğun insanı köreltmediğini ortaya çıkarmış.
Bu nedenle çocukluğumu canlandırmak için eşim Şenay’a Notre Dame Katedrali’ni görmeye gidelim dedim.
“Cathédrale Notre Dame de Paris: Notre Dame Katedrali” Paris’de, bulunan dünyaca ünlü bir katedral. Meryem Ana’ya ithafen adlandırılmış. Gotik yapı Île de la Cité’nin doğu kısmında, Paris’in diğer tüm önemli yapıları gibi Sen Nehri’nin kıyısında bulunuyor. Girişi batıya bakıyor.
Katedraldeki heykeller ve işlemeli camlar, Orta Çağ Roma mimari biçeminden sonra pek görülmemiş bir dünyevilik içeriyor. Bunu natüralizm[3] akımının etkisine bağlıyorlar.
Notre Dame Katedrali’nin, turistler açısından popüler bir yer olmasının yanı sıra, aynı zamanda bir Roma Katolik katedrali olarak kullanıldığı ve Paris başpiskoposluğuna da ev sahipliği yapmakta olduğunu öğrenmiştik.
Zafer Takı
“Arc de triomphe de l’Étoile: Zafer Takı”, Paris’te bulunan tarihi anıt. Charles de Gaulle Meydanı’nın ortasında, Şanzelize Caddesi’nin batı kısmında yer almakta. Boyu 45m, eni 22 m ve yüksekliği 49 m.
Charles de Gaulle-Étoile Metro Durağı’yla Zafer Takı’na ulaşılabilir.
Rehberin anlattığına göre; Napolyon Bonapart, Austerlitz savaşında galip gelen Fransız askerlerine seslenmiş; “Evinize zafer taklarının altından geçerek döneceksiniz” demiş ve 1806 tarihinde Zafer Takı’nın inşa edilmesini istemiş. 1840’ta ise, Napolyon Bonapart’ın cenazesi Zafer Takı’nın altından geçirilmiş.
Zafer Takı’nın altında Birinci Paylaşım (Dünya) Savaşı’nda ölen Fransız askerler için “Tombe Du Soldat Inconnu: Meçhul Asker Mezarı” bulunmakta. Mezarın üstünde bulunan alev 1923 senesinden beri hiç sönmemekte; savaş gazileri ve dernekler tarafından alev, her akşam tazelenmekte imiş.
Paris Türkler İçin Ne İfade Ediyor?
Türklerin Paris’le ilişkileri yoğun olarak “JönTürkler” ile başlıyor.
Bilindiği üzere, JönTürkler ya da Genç Türkler, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde ortaya çıkan meşrutiyetçi ve 2. Abdülhamid’e muhalif olan “genç ve aydın” kuşağa verilen ad.
Jön Türkler cemiyetinde 2 bin kadar üye bulunduğu bilinmekte. Bu kişiler siyasi ortamdan dolayı Osmanlı’da fazla barınamamış ve yaşamlarının çoğunu Avrupa’da, en yoğun şekilde Paris’te sürgün hayatı şeklinde geçirmişler. Anlatıldığına göre; bu cemiyette öne çıkan isimler “Abdullah Cevdet, Abdurrahman Bedirhan, Ahmet Rıza, Ahmet Fazlı, Ahmet Ferig, Ahmet Kemal, Ahmet Lütfullah, Ahmet Niyazi, Ahmet Saib, Ali Fahri, Ali Fehmi, Ali Haydar, Ali Şefkati, Bahaeddin Şakir, Derviş Hüma, Edhem Ruhi, Emir Şekib Arslan, Halil Ganem, Hüseyin Tosun, Hüsrev Sami, Hüseyinzade Ali, İbrahim Temo, İshak Sükûti, İsmail Canbulat, İsmail Enver Bey, İsmail Kemal, Mahmut Celaleddin Paşa, Mahir Said, Mehmet Ali Halim Paşa, Hacı İbrahim Paşazade Hamdi, Tarsusizade Münih ve Tunalı Hilmi” olmuş.
Paris’e gelen bir JönTürk, başkasının önerisiyle başka bir JönTürk’ü buluyor ve onun sayesinde kentteki yaşama uyum sağlayabiliyormuş. Bu uyum sürecinde kafeler onlar için çok önemli imiş. Kafelerde, siyasi söyleşiler yaparlarmış. Ekonomik sorunlarını çözebilirler ve ana dillerini konuşurlarmış. JönTürklerin kafe tercihleri genellikle aynı yerler oluyormuş. Yaşadıkları caddeler de genellikle Rue des Ecoles ve Rue Monge imiş. Bu iki caddedeki ucuz dairelerde çoğu kez aynı evi paylaşmışlar. Paris’teki yaşamlarının belki de en önemli ziyaret noktası, Ahmed Rıza’nın eviymiş.
Paris’e yeni gelen JönTürkler, evi merkezi konumda bulunan ve Paris’teki JönTürk hareketini zaman zaman idare eden Ahmed Rıza’yı ziyaret ediyorlarmış.
Avrupa’ya kaçan JönTürkler bu dönemde birçok gazete ve dergi çıkartarak istibdat rejimi ile sıkı bir mücadeleye girişmişler. Yayınladıkları dergi ve gazeteleri yabancı postalar aracılığıyla yurda sokmaya çalışmışlar. Bu yayınlar 1900’lerden sonra daha da artmış. Her ne kadar Fransa hükümeti “Liberaliz, dolayısıyla bütün ülkelerden sığınmacılara kapımız açık” dese de, Osmanlı Devleti’yle aralarındaki ekonomik ilişkiden dolayı Jön Türklerin “çok ses çıkarmasını” istememişler.
Bu doğrultuda Meşveret gazetesi, Abdullah Cevdet’in Osmanlı Devleti aleyhindeki cüretkâr yazıları nedeniyle kapatılmış. Aynı zamanda Fransız polisi, iki ülke arasındaki iyi ilişkilerin zarar görmemesi için, JönTürkleri izlemiş. Özellikle de hanedandan olan Prens Sabahattin ve Prens Lütfullah’ı.
Bugün, JönTürklerin izlerini Paris’te bulabilmek neredeyse olanaksız. Jön Türklerden Paris’te kalan tek iz, çok tanınmış bir kafe olan Closerie des Lilas’ta, Yahya Kemal adına da yapılmış bir bakır levha imiş. Bir de Fransız polisi tarafından tutulan polis raporları varmış.
Ressamlarımız ve Paris Ekolü
Çağdaş Batı resim sanatı çizgisinde bir gelişmeyi hedefleyen Türk resim sanatçıları, Osmanlı’nın son dönemlerinden beri Paris’i merkez kabul etmişler. Cumhuriyet döneminde ise 1945-1960 yıllarında Paris’te yaşayan soyut Türk ressamları, Paris Ekolü çatısı altında, olayların merkezinde yer almışlar. Sanatsal ve entelektüel güçlü bağlar kurmuşlar. Kentte açılan en önemli sergilere davet edilmişler, sanatsal gündemi günü gününe izleyip, dönemin önemli eleştirmenlerinin beğenisini kazanmışlar.
Bu kapsamda soyut resim yapan Nejad Devrim, Mübin Orhon, Selim Turan, Hakkı Anlı, Albert Bitran ve Fahr-el-Nissa Zeid’in gibi ressamlarımız, Paris Ekolü içerisinde önemli bir role sahip olduklarını göstermişler.
Yazarlarımız ve Paris
Benim için Paris denilince öne çıkan şair, yazar ve düşünürümüz ise üniversite yıllarında tanıdığım Attila İlhan olmuştu. Her toplumcu genç gibi Attila İlhan’ı Demokrat İzmir Gazetesi’nde Genel Yönetmenlik yaptığı sırada tanımıştım[4]. Sonra “Hangi Sol” kitabıyla başlamak üzere tüm roman ve kitaplarının müptelası oldum. Yazılarında sosyalizmin geçirdiği aşamaları, anlaşılır bir dille yazıyordu.
Şairin ilk kitabında, Paris şehri henüz ete kemiğe bürünmemişti. Çünkü 1948 yılında daha şair Paris’e ayak basmamıştır. 1949 yılında Nazım Hikmet’i Kurtarma Hareketi’ne katılmak için ilk defa Paris’e giden Attila İlhan’ın “Duvar”dan sonraki kitaplarında Paris kendini, caddeleri, kafeleri, parkları, garlarıyla yoğun bir şekilde hissettirecekti. Duvar kitabında ise Paris’in yer aldığı “Hey” ve “Marianne” adlı iki şiir var. Hey şiirinde Attila İlhan “Budapeşte, Roma ille de Paris” diyerek bu şehri diğerlerinden ayırmıştı.
1951 yılında bir gazetede yazdığı yazı yüzünden kovuşturmaya uğrayan şair, ikinci kez Paris’e gider. İlkine göre hayli uzun süren bu ikinci gidişin dönüşünde, bu iki seyahatin izdüşümleri kendine 1954 yılında “Sisler Bulvarı” ve “Yağmur Kaçağı” kitaplarında yer bulur.
Paris’te yaşamakta olan ünlü bir yazarımız da Nedim Gürsel’dir.
Nedim Gürsel, 12 Mart 1971 askeri darbesinin ardından bir yazısı nedeniyle yargılanmış ve Fransa’ya kaçmak zorunda kalmıştı. 1974’te de Paris Sorbonne Üniversitesi Modern Fransız Edebiyatı Bölümünü bitirmiş ve doktorasını da Louis Aragon ile Nazım Hikmet’i konu alan “karşılaştırmalı edebiyat” alanında yapmıştır. 1979’da Türkiye’ye dönen Nedim Gürsel yeniden bir askeri ihtilal olunca tekrar Fransa’ya kaçmak zorunda kalmıştı. Sanatçının eserleri başta Fransa olmak üzere birçok ülkede yayımlanmakta.
2004’te “France-Turquie Ödülü“nü alan Nedim Gürsel, Fransız hükümeti tarafından “Sanat ve Edebiyat Şövalyesi Nişanı” ile ödüllendirilmişti.
Nedim Gürsel, günümüzde Fransa Bilimsel Araştırmalar Merkezi’nde (CNRS) araştırma direktörlüğü yapmakta. Görevinin yanı sıra Sorbonne Üniversitesinde Türk Edebiyatı dersleri vermekte. PEN Yazarlar Derneği, Paris Yazarlar Evi ve Akdeniz Akademisi’nin de üyesi.
Paris’in Meşhur Yemekleri
Genel olarak sağlıklı beslenme üzerine kurulu olan Paris Mutfağı’nda, bir malzeme ne kadar az işlenmiş ise o kadar iyi demekmiş. Bu nedenle Paris’in geleneksel yemeklerinin çoğu basit ve mideyi rahatsız etmeyecek bileşenlerden oluşmakta. Yemeklerde bolca kullanılan ana malzemeler ise genellikle et, un ve tereyağı. Paris’in yöresel lezzetleri arasında “croissant: kuruvasan”, soğan çorbası ve escargots öne çıkmakta. Tereyağı ve reçelin yanında sütlü kahve ve kuruvasanla güne güzel bir başlangıç yapabilirsiniz. Size eşim Şenay ile tattığımız üç lezzet konusunda kısaca bilgi vereyim.
Kuruvasan
Kuruvasan, Türkçe “ay çöreği, hilal açması” anlamına gelen Avusturya kökenli, kat kat ve hilal şeklinde açma benzeri bir çörek. Sadece tereyağıyla yapıldığı için açma ile farkı büyük. Genellikle yanında kahve ile yenilir. Kuruvasan, uzun zamandır Fransız mutfağının değişmez bir öğesi olduğundan Fransa’nın ulusal yiyeceği kabul edilir.
Kuruvasan’ın 13.yüzyıldan beri Avusturya’da çeşitli şekillerde yapıldığına dair tarihi deliller varmış[5]. Yiyeceğin Fransa’da tutulması ise Avusturyalı bir subayın Paris’te bir fırın açması ile olmuş. Paris’te hilâl şeklinde yapılan “Viennoiserie: Viyana usulü” çeşidi ile de dünya çapında tanınır duruma gelmiş.
Soğan Çorbası
Klasik bir Paris yemeği olan soğan çorbası, kentin yöresel lezzetlerinden biri. Et suyu kullanılarak hazırlanan bu çorbaya, tereyağında yavaşça karamelize edilen soğanlar ve kekik eklenmekte. Soğan çorbasını diğer çorbalardan farklı kılan özelliği, içindekilerden çok sunumu. Çorbanın üzerine Fransa’ya özgü olan baget ekmeği, rendelenmiş gravyer ve parmesan peynir eklenmekte. Tüm kâse peynirle kaplandıktan sonra fırına verilmekte. Eriyen peynirler ve kıtırlaşan baget ekmeği ile eşsiz bir sunuma ve lezzete ulaşan soğan çorbası, Paris’e gidildiğinde mutlaka denenmesi gereken lezzetlerden.
Escargots bir salyangoz yemeği. Genel olarak ara sıcak olarak tüketilen escargots, tercihe göre ana yemek olarak da sunulabilmekte. Salyangozun kabuklu bir şekilde kullanılmasıyla yapılan bu yemeğin içerisinde; tereyağı, sarımsak ve krema bulunmakta. Bu malzemelerle pişen salyangozlar sunum amacıyla kabukların içine doldurularak servis edilmekte.
Paris’ten Neler Aldık?
Fransa’da 365 çeşit peynir olduğu söylenir. Bu yönüyle Avrupa’nın en iyi peynir üreticilerinden biri olan Paris’te, her damak zevkine uygun bir peyniri rahatlıkla bulabilirsiniz.
Paris’te peynir, genellikle şaraplarla tercih ediliyor ve günün hemen her saatinde tüketiliyor. Şehirdeki restoranların, kafelerin ve barların hemen hepsinde bir peynir menüsü bulunuyor.
Paris’teki peynir çeşidinin çok fazla oluşu konusunda bir öykü de var. Öykü şöyle: Cezayir halkı uzun, zor ve acı dolu bir savaşla Fransa’ya karşı bir bağımsızlık mücadelesi vermiş ve ardından 1962’de bağımsızlığına kavuşmuştu. Ancak bu Fransa’da önemli düzeyde bir gerginliğe ve bunalıma neden olacaktı. Bunalımı sona erdirmek için geniş yetkilerle iktidara gelen Charles de Gaulle, Cezayirli Fransızların baskısına karşın, kısa dönemde soruna siyasi bir çözüm bulma konusunda sorunlar yaşamıştı. Bunun üzerine O’na,”Sen ki, İkinci Paylaşım(Dünya) Savaşı kahramanısın, neden soruna çözüm bulamıyorsun” dedikleri zaman yanıtı şu olmuştu; “258 çeşit peyniri olan bir ülkeyi yönetmek kolay mı?”
Bu anlamda Fransa’da peynir çeşidinin fazla olması, toplumda farklı zevk ve düşüncede insanların bulunduğunu simgeliyor ve bu nedenle böylesine birbirine aykırı insanlardan oluşan toplulukları yönetmenin de kolay olmadığını gösteriyordu. Çünkü her peynir çeşidi; bir kültürü, bir sosyal yapıyı temsil ediyordu.
De Gaulle zamanında 258 olan peynir çeşidinin bugünlerde 365 dolayında olduğu söyleniyor.
Makaron
Makaron, Fransız mutfağına özgü, dünyanın birçok ülkesine yayılmış beze. Arası fındık, ceviz, badem, gül yaprağı gibi malzemelerden yapılmış krema ile dolu, şeker ve yumurta akı ile hazırlanan beze temelli iki “kapak” şeklinde.
Paris’e gittiğimiz yıllarda Türkiye’de makoron yeterince bilinmiyordu.
Parfüm
Parfümün ana vatanının Paris olduğu biliniyor. Paris’e geldiğinizde her köşe başında bir parfüm mağazası görmeniz olası. Bu dükkanlardan birine eşinizle girmenizi ve muhteşem kokular içinde ona en yakışan parfümü almanızı öğütleyebilirim.
Hediyelik eşyalar
Paris’te bolca magnet, t-shirt, biblo ve anahtarlık türü hediyelik eşya bulabilirsiniz. Özellikle Eyfel Kulesi şeklinde 1 metre uzunluğa kadar biblolar, güzel birer hediyelik eşya olabilir.
Biz, ailecek Paris’den peynir, makaron, parfüm ve bolca magnet, t-shirt, biblo ve anahtarlık türü hediyelik eşya satın aldık.
Diğer satın alınacak hediyelik eşyalar arasında; Bere,”Marinière: aslen Fransız Deniz Kuvvetleri tarafından giyilen uzun kollu bir forma”, Mariage Frères Çayı, Fransız marka çanta, Paris çikolatası, atkı, hardal, şarap, şampanya ve elbette kozmetik ürünler öne çıkıyor.
PARİS: DÜNYANIN EN ROMANTİK KENTİ

Eyfel Kulesi

Louvre Müzesi

Montmartre Treni

Ressamlar Köşesi

Sacré-Cœur Bazilikası Moulin Rouge

Şanzeliza Bulvarı

Notre Dame Katedrali Zafer Takı

Kuruvasan

Soğan Çorbası

Escargots

Fransız Peynir çeşitlerinden Bir Görünüş

Paris’den Alınacak Hediyelik Eşyalar
- ? Motto ya da slogan, bir kimlik, grup, örgüt ya da kurumun amaç ve araçlarını genel olarak tanımlayan bir deyiş ya da sözcük listesine verilen ad. ↑
- ? Guy de Maupassant, Fransız romancı ve kısa öykü yazarı. ↑
- ? Natüralizm ya da doğalcılık; felsefe, sanat ve edebiyatta doğal Dünya’yı temel alan çeşitli akımlara verilen ortak bir ad. Bu akımların takipçilerine natüralist deniyor. Bunun yanı sıra doğa tarihi ile uğraşan bilim insanları da natüralist olarak adlandırılıyor. ↑
- ? Attila İlhan’ın yazılarını okur, sık olmasa bile kendisini ziyaret ederdim. Yıllar sonra, Ercan Kızılay’ın da bulunduğu bir grup arkadaşım ile 2003 yılında Şubat ayının başında dönemin Ege Üniversitesi Rektörü Ülkü Bayındır’a Attila İlhan’a fahri doktora verilmesi önerisini götürmüştüm. Bayındır, bu önerimizi memnuniyet ile karşılamış ve o akşam üzeri, Attila İlhan’ı telefonla aramıştım. Attila İlhan, önce alçak gönüllülük göstererek kabul etmedi. Daha sonra araya Erol Manisalı Hoca’yı koydum. En sonunda kabul etmişti. Olayın daha ayrıntısını arkadaşım Hüseyin Yurttaş, bir eserinde de kaleme almıştı. Attila İlhan, 30 Mart 2003 tarihinde Ege Üniversitesi’nden fahri doktora unvanı aldığı törende, konuşmasını, “Parola Vatan, İşareti Namus” diye bitirmişti. İçinde yaşadığımız günlerde, Türkiye’deki her yurttaşın, bu ikisini korumak gibi bir görevi olduğunu bize anımsatmıştı. ↑
- ? Kuruvasan, Türkçe “ay çöreği, hilal açması” anlamına gelen Avusturya kökenli, kat kat ve hilal şeklinde olan bir yiyecek. Söylenceye göre Avusturyalıların, bu şekli vermelerindeki amaç ise Viyana Kuşatması ile belleklerine kazınan “Osmanlıyı yemek”miş. Hilal şekli Osmanlıyı temsil ediyor ve Avusturyalılar her kuruvasan yediklerinde “Osmanlıdan bir ısırık aldım” duygusuna kapılırmış. ↑
