Bilinmezlik insanı çoğu zaman esir alır. Yaşarken elinde olan imkânları kaybetmesine veya geleceğe dair kaygıyı büyütür, zihni “Ne olacak?” sorusunun etrafında dolaştırır ve çoğu durumda insanı hareketsizliğe sürükler. Çünkü insan, öngöremediği bir akışın içinde yönünü, alacağı kararları tayin etmekte zorlanır.
Nitekim Ray Bradbury, Fahrenheit 451 adlı eserinde “İnsan bilmediği şeyden korkar hep” der. Bu yaklaşım, insanın doğası gereği kontrol edebildiği alanlarda kendini güvende hissettiğini, ancak öngöremediği durumlar karşısında tehdit algısı geliştirdiğini gösterir. Jack London’ın Beyaz Diş adlı eserinde de benzer bir şekilde, korkunun temel unsurlarından birinin bilinmeyen olduğu vurgulanır. Ne olacağını bilememek, zihinde sürekli olumsuz senaryoların üretilmesine yol açar; bu durum bireyin yalnızca düşünce dünyasını değil, aynı zamanda davranışlarını da şekillendirir. İnsan çoğu zaman bilinmeyen bir riskten kaçınmak adına hareket alanını daraltır.
Belirsizlik arttıkça da yaşanan olaylar veya yukarıda değinildiği gibi yaşanacak olaylarla ilgili kaygı, korku, endişe, gerginlik, melal, tasa, can sıkıntısı da artar ve bireyin karar alma mekanizması bulanıklaşır.
Ancak bireyin asıl zora iten, belirsizliği oluşturulan koşul veya sebepler ya da öngörülemeyen unsurların neticesinde bilinmezliğin varlığı değil, onun yoğunluğudur. Diğer bir ifade ile belirsizliğin yalnızca konusu değil; bu duruma maruz kalan birey üzerinde bıraktığı tesirin yoğunluğudur. Zira her belirsizlik aynı neticeye sebep olmaz.
Kimi zaman artan belirsizlik, doğal olarak, insanı yeni bir düzen kurmaya, boşlukları anlamlarla doldurmaya ve kendince bir denge üretmeye iter. Neticede hayat, doğası gereği boşluk kabul etmez; boşlukları doldurur, dengesini yeniden kurar.
Yalnız burada kurulan dengenin niteliği ve oluşum biçimi, doğadan ziyade beşerî meselelerle ilgilidir. İdeal olan, bir toplumun her kesimine nüfuz edecek biçimde belirsizlikleri azaltması; bireyin geleceğe dair öngörü geliştirebildiği, hak ve sorumluluklarını anlayabildiği ve kendisini görece güvende hissedebildiği bir düzen tesis edebilmesidir. Bununla birlikte toplumlar çoğu zaman kendi içlerinde ortaya çıkan belirsizlikleri ortak bir bilinç veya toplumsal uzlaşı yoluyla değil; belirli dönemlerde etkili olan siyasal, sosyal ve kurumsal yapılarda olan dar bir grubun menfaatine uygun yönelimler doğrultusunda aşmaya çalışır. Böylece bilinmezlik yalnızca giderilmeyi bekleyen bir boşluk olmaktan çıkıp, kimi zaman toplumsal davranışları şekillendirmeyi amaçlayan bir unsur hâline de gelebilir.
Bu noktada yasalar, toplumsal yaşamın öngörülemezliğini azaltmayı amaçlayan temel araçlardan biri olarak öne çıkar. Çünkü yasa yalnızca yaptırım mekanizması değil; aynı zamanda bireyin toplumsal yaşam içinde hangi sınırlar ve güvenceler dâhilinde hareket edeceğini öngörebilmesine katkı sağlayan bir çerçeve sunar. Nitekim toplumsal sözleşme düşüncesinin önemli temsilcilerinden Thomas Hobbes’a göre insan, güvenliğin zayıf olduğu ve sürekli tehdit algısının bulunduğu bir ortamdan uzaklaşarak daha düzenli bir toplumsal yapıya yönelme eğilimindedir. Yasaların herkes için ve öngörülebilir biçimde uygulanacağına yönelik güven arttıkça, bireylerin geleceğe ilişkin kaygılarının azalması ve toplumsal düzene yönelik güven duygusunun güçlenmesi beklenebilir. Çünkü insan, bütünüyle belirsizlik içinde hareket etmek yerine, belirli ölçüde öngörülebilir bir düzen içerisinde yaşamayı daha güven verici bulma eğilimindedir.
Bu çerçevede iktidarın yasaları değiştirme gücü, eğer insan haklarına saygılı ve bu çerçeveye uygun olarak iktidarı sınırlayan bir biçimde tesis edilmemişse, farklı bir ifade ile keyfi kullanıma uygun ise bilinmezlik olgusunu daha da hissedilir hâle getirir. Yasaların uygulanmasında polis devlete dönülmesi veya söz konusu yasaların değişebilirliği hızlı ve öngörülemeyen biçimlerde gerçekleştiğinde, bireyin “yarın neyle karşılaşacağını” öngörebilme, kestirme, imkânını elinden alır. Bu durum, düzenin tamamen ortadan kalkmasından ziyade, düzenin sürekli değişen bir forma bürünmesi anlamına gelir. Böyle bir ortamda birey, sabit bir zemin üzerinde değil; sürekli hareket eden bir yapı içinde yaşamaya başlar.
Bu bağlamda birey için sorun yalnızca kuralların varlığı ya da yokluğu değildir; asıl mesele, haklarını hangi ölçüde koruyabileceğini ve hukukun kendisini ne derece güvence altına alacağını öngörememesidir. Hukuk düzeni bireyin haklarını koruyan ve ona güven sağlayan bir çerçeve olmaktan uzaklaştığında, insanlar ihkak-ı hak arayışına girer ve toplumdaki bireylerin arasında var olan ortak güven duygusu zayıflamaya başlar. Bu durum ise toplumu, birlikte yaşama iradesinden ve ortak bir gelecek bilincinden giderek uzaklaştırır.
Görüleceği üzere, hukuk bağlamında bilinmezlik daha çok adaletin ve hak arama sürecinin sonuçları itibarıyla öngörülebilirliği üzerinden etkisini gösterir. Hukukun belirsiz olduğu veya bireyleri koruyacağına dair güvenin sarsıldığı bir düzende vatandaş, kendisini güvence altına almak amacıyla daha çekingen ve temkinli davranma eğilimi gösterir. Bu durum ise yalnızca bireysel kaygıyı artırmakla kalmaz, aynı zamanda toplumsal düzeyde bir güvensizlik hissini de beraberinde getirilerek belirsizliğin ortaya çıkardığı negatif iklimin büyümesine neden olur.
Günümüzde medya ve bilgi akışıyla da bilinmezliğin oluşturduğu tedirginlik ve kaygı ilkimi daha da yoğunlaşabilir. Sürekli değişen bilgiler, doğruluğu tartışmalı içerikler ve hızlı haber döngüsü, bireyin yaşanan olayları anlamlandırmasını, anlamasını ve yaşanabilecek olayları öngörebilme çabasını zorlaştırır. İnsan hangi bilginin doğru olduğuna karar veremediğinde yalnızca bilgi eksikliği değil, aynı zamanda zihinsel bir karmaşa da yaşar. Bu karmaşa, korkuyu besleyen ve bireyin karar alma süreçlerini yavaşlatan önemli bir unsur hâline gelir.
Bu noktada siyasal saiklerle yapılan haberler toplumsal yaşamın kendisini de bilinmezliği yeniden üreten bir zemine dönüşebilir. Çünkü haberin nesnel bir bilgi aktarımından ziyade belirli ideolojik çerçevelerle sunulması, bireylerin aynı olaya ilişkin farklı ve çelişkili gerçeklik algılarına sahip olmasına neden olur. Bu durum, ortak bir “gerçeklik zemini”nin parçalanmasına yol açar.
Ekonomik alan ise bilinmezliğin somut biçimde hissedildiği alanlardan biridir. Gelir düzeyindeki dalgalanmalar, iş güvencesinin zayıflaması, yaşam maliyetlerindeki hızlı değişimler ve geleceğe ilişkin ekonomik öngörülerin kırılganlığı, bireyin karar alma süreçlerini doğrudan etkiler. İnsan, ekonomik olarak istikrarsız bir ortamda uzun vadeli planlar yapmaktan ziyade günü kurtarmaya yönelme eğilimi gösterebilir. Bu durum yalnızca bireysel bir tercih değil; aynı zamanda sistemin ürettiği bir davranış biçimidir.
Bilinmezlik, tek bir alana sıkışmış bir olgu değildir; hukuk, toplum, ekonomi ve bilgi düzeni gibi farklı alanların kesişiminde yeniden üretilen bir yapıdır. Bu yapının yoğunlaştığı ölçüde birey, daha temkinli, daha kontrollü ve zaman zaman daha edilgen bir pozisyona çekilebilir. Ancak aynı bilinmezlik, doğru yönetildiğinde, toplumsal düzenin esnekliğini ve dönüşüm kapasitesini de besleyen bir unsur hâline gelebilir. Dolayısıyla mesele, bilinmezliği ortadan kaldırmak değil; onun yarattığı etkileri dengeleyebilecek bir toplumsal ve kurumsal yapı inşa edebilmektir.
Okuma Listesi;
-
Harper Lee – Bülbülü Öldürmek – Epsilon Yayınlar
-
Thomas Hobbes– Leviathan– İş Bankası Kültür Yayınları (Hasan Âli Yücel Klasikleri)
-
Platon – Devlet– Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları (Hasan Âli Yücel Klasikleri)
-
H. G. Wells– İnsan Hakları (The Rights of Man)- Can Yayınları
-
George Orwell – Hayvan Çiftliği – Can Yayınları
Levent Erdoğan
