Descartes ve Şüphe

Cogito, ergo sum

René Descartes, Bohemya kralı, Palatina kontu ve imparatorluğunun Elektor- prensi Fredirik’in kızı mutlu prenses Elizabeth’ e yazdığı takdim ve teşekkür mektubundan sonra ‘’Felsefenin ilkeleri’’ kitabına; ’’Hakikati arayanın hayatında bir defa bütün şeylerden gücü yettiği kadar şüphe etmesi gerekir’’ sözü ile başlar. (Felsefenin temel ilkeleri- Milli Eğitim, Gençlik ve Spor Bakanlığı Yayınları – 1988- s23)

İnsanlar çocukluktan itibaren henüz duyuları ile doğa kanunlarını ve çevrelerindeki maddi âlemin varlığı hakkında çeşitli bilgileri deneyimleyerek öğrenirken, aynı zamanda önceki nesillerin kendilerine aktardığı değer yargılarını, muhakeme biçimlerini ve düşünme yöntemlerini de algılamak için duyularını kullanarak sezgisel öğrenirler.

Bildiklerimizin yanlış olabileceği kanısı şüphe ve merak unsurlarını içerir. Bu düşünce ile bilgiye ulaşmak için kullandığımız yöntemlerin de yanılabilir olduğu ve hatta bu kapsamda bazı öğretilerin de yanlış olabileceği ihtimalinin göz ardı edilmemesi elzemdir. Bu noktada eleştirel düşünme devreye girer.

Herhangi bir aracı veya kaynaktan edinilmiş bilgiyi sorgulamak, onun doğruluğunu reddetmek anlamına gelmez; aksine, sağlam temellere oturtabilmek için yeniden değerlendirmektir. Düşünce ancak sorgulandığı ölçüde gelişir; sorgulanmayan bilgi ise zamanla dogmatik bir kabule dönüşebilir.

Descartes ikinci ilkeye başlarken ‘’Bunun için kendilerinden şüphe edilebilen bütün şeylere yanlış gözüyle bakmak faydalı olur’’ der. Tabii bu en ufak şüpheye mahal verecek şeyler için geçerlidir. Örneğin iki elma ile yine iki elmanın toplam dört elma edeceği gerçeği çok açık biçimde doğruluğu kesin ispat edilebilir. Bir başka örnek ile iki armut ve iki elmanın toplam dört meyve olacağı önermesi; meyvenin kavramsal tanımının ne olduğu armut ve elmanın meyve olup olmadığı sorularını da beraberinde getirir. Farklı bir değiş ile “meyve” kavramının tanımı veya bir nesnenin hangi kavramsal kategoriye dâhil olduğu gibi meseleler, felsefi sorgulamanın alanına girmeye devam eder.

Filozof, üçüncü ilkesinde önemli bir sınır çizer ve çok önemli bir noktayı işaret eder; ‘’Bu şüpheyi asla işlerimizi sevk ve idarede kullanmamalıyız.’’ Descartes‘e göre ‘’Hayatımızı sevk ve idaresiyle ilgili şeylerle ancak doğruya yakın kanaatlere göre hareket etmek zorunda olduğumuz muhakkaktır.’’ (Felsefenin temel ilkeleri- Milli Eğitim, Gençlik ve Spor Bakanlığı Yayınları – 1988- s24 ). Çünkü insan gündelik yaşamında sürekli kesin bilgiye ulaşmayı bekleyerek hareket edemez bundan dolayı Descartes’e göre, yaşamın pratik alanında çoğu zaman doğruya en yakın görünen kanaatlere göre karar vermek zorundayız.

Filozofa göre şüphe, eylemsizliğe sürükleyen bir kararsızlık değil; hakikate ulaşmayı amaçlayan düşünsel bir yöntemdir. Amaç, hayatı belirsizlik içinde yaşamak değil; düşünceyi sağlam temeller üzerine inşa etmektir. Bilgiyi ve hakikati öğrenmek, sorgulamaktır.

Descartes’in “metodik şüphe” adını verdiği bu yaklaşım, her şeyden kesin olarak şüphe etmeyi değil; doğruluğundan en küçük bir kuşku duyulabilecek bütün inanç ve bilgileri, kesin bilgiye ulaşabilmek amacıyla geçici olarak sorgulamayı ifade eder. Buradaki şüphe, ulaşılan her bilgiyi reddeden sürekli bir kuşkuculuk değil; hakikate ulaşıncaya kadar kullanılan yöntemsel bir araçtır.

Bunu yaparken filozof bazı kurallar tayin etmiş; Nihayet, nasıl oturduğumuz evi yeniden yapmaya başlamadan önce yıkmak, malzeme biriktirmek ve mimar bulmak veya bizzat mimarlık etmek, sonra dikkatle plânını çizmek yetmeyip de; aynı zamanda bu işle uğraşırken rahatça oturabilecek başka bir ev de bulmak lâzımsa; tıpkı bunun gibi, aklım beni hükümlerimde kararsız olmaya zorlarken, işlerimde kararsız kalmamak ve böylece elimden geldiği kadar bahtiyar yaşayabilmek için de, kendime, şimdi size bildireceğim, üç veya dört düsturdan ibaret eğreti bir ahlâk kabul ettim.

Birincisi, Tanrı’nın çocukluğumdan beri içinde yetişmeme lütuf ve inayet buyurduğu dine sağlamca bağlı kalarak, memleketimin kanun ve âdetlerine itaat etmek, başka her şeyde de, kendimi, birlikte yaşayacağım kimselerin en akıllıları tarafından umumiyetle amel olunan en ölçülü ve aşırılıktan en uzak kanaatlere göre idare etmekti…

İkinci düsturum, elimden geldiği kadar işlerimde karar ve sebat sahibi olmak ve en şüpheli kanaatleri bile, bir defa kabule karar verdikten sonra, pek emin ve şaşmaz kanaatlermiş gibi, daima sebatla takip etmekti.

Üçüncü düsturum, daima talihten ziyade kendimi yenmeye ve dünyanın düzeninden çok, kendi arzularımı değiştirmeye ve umumiyetle düşüncelerimizden başka hiçbir şeyin tamamıyla elimizde olmadığına, dolayısıyla dışımızda olan şeyler hakkında elimizden geleni yaptıktan sonra, gücümüzün yetmediği bütün şeylerin, bizim için, mutlak olarak imkânsız olduğuna inanmaya alışmaya çalışmaktı.” (Metot Üzerine Konuşma, Üçüncü Bölüm, sah. 29–33″)

Bu kural dizisi günümüz bilgi birikimi ve anlayışıyla karşılaştırmaksızın, bireylerin de kurallar oluşturarak sorgularken belli bir periyot izleyip kendi zihninde karmaşa uyandırmamak maksadıyla bazı temelleri belirlemesinin yararlı olabileceğine dair tavsiye verir.

Şüphe edilen şey ile ilgili kavrayışımızın büyük bir kısmı duyu organlarımız tarafından elde edeceğimiz deneyimdir. Yalnız bu aracılar ile edindiğimiz bilginin de yukarıda değinilmeye çalışıldığı gibi yanılabilir veya gerçek dışı olması mümkündür.

Filozof bunu ifade ederken; ‘’Mademki şimdi hakikati aramaya koyulmaktan başka amacımız yoktur, o halde ilk önce bu ana kadar duyduğumuz veya tahayyül ettiğimiz şeylerden bazılarının gerçekten dünyada mevcut olup olmadığından şüphe edeceğiz, çünkü ilkin duyularımızın birçok kereler bizi aldattığını tecrübe ile bildiğimiz için, onlara, velev ki tek bir defa bile aldatmış olsa da, fazla inanmak tedbirsizlik olur, sonra hemen her gün uyurken düş görüyoruz ve bu esnada başka yerde mevcut olmayan bir sürü şeyi kuvvetle duyduğumuzu ve açıkça hayal ettiğimizi sanıyoruz’’ der. (Felsefenin temel ilkeleri- Milli Eğitim, Gençlik ve Spor Bakanlığı Yayınları – 1988- s 26).

‘’Nihayet uyanıkken zihnimizde bulunan aynı fikirlerin hiçbiri gerçek olmaksızın, uyurken de aklımıza gelebileceğini göz önüne alarak, bu ana kadar zihnime girmiş olan bütün şeylerin, rüyama giren hayallerden daha gerçek olmadığını farz etmeye karar verdim.”( Metot Üzerine Konuşma. Dördüncü Bölüm, sah. 41, sat. 5).

Rüyalarımızda yemek yediğimizi ve seyahat ettiğimizi tecrübe ederiz. Hatta bu deneyimlerimizi o kadar gerçekmiş gibi yaşarız ki yediğimiz tadını, gezdiğimiz yerin havasının sıcaklığını hissederiz.

Acı ve diğer benzer duyumlar, göz ile görülebilecek herhangi bir şeyin uzamı, sezgi ve his rüyada da deneyimlenebilmektedir. O halde deneyimlemek, rüya ile uyanıklık arasındaki ayrımı kesin ve apaçık bir ayrımı yapamadığımız bununla ilgili bir yöntem veya ölçüt geliştirmediğimiz müddetçe duyularımız bilgi edinmeye yeterli olmadığını göstermektedir.

Descartes’in duyulara da olan şüphesinin nedenini izah ettikten sonra bunun oluşturduğu yankının kendisinde de uyandırdığı etkiyi şu sözleriyle tanık oluruz; “Bu fikir üzerinde durarak, uyku ile uyanıklığı birbirinden ayır edecek kesin hiçbir alâmet olmadığını pek açık olarak görüyor ve hayrete düşüyorum; öyle ki, hayretim nerede ise beni uyuduğuma inandıracaktır”. (Birinci Düşünce. sah. 99, sat. 14. ) O halde artık duyularla da edinilen bilginin güvenirliği sarsıldığına göre nasıl bildiğimizden emin olacağız?

Descartes bu noktada; şüphe edilenlerin içinde ayırt edecek bir alamet/ölçüt veya yöntem yoksa ve tamamen kabule dayalı ise, örneğin rüyada olmak ve uyanık olmak gibi, bu istisnai durumlarda şüpheyi ortadan kaldırmayarak açıklamalarını ve ilerlemeyi bilinebilirlik ve matematiğin el verdiği olanaklar üzerinden hareket etmeyi sürdürür.

Kişi rüya ile uyanıklık, gerçek ile gerçek dışılık arasında ayrım yaparken benliğinin de var olup olmadığını sorgulamaya başlar. İradenin varlığı, kendisinin madden/cismen var olup olmayacağı düşüncesi gibi birtakım düşünceler zihinde belirir. Descartes ‘’Zira düşünen şeyin, düşünürken gerçekten var olmadığını kavramak bize o kadar aykırı görünüyor ki en garip faraziyelere rağmen şu, düşünüyorum, öyle ise varım neticesinin doğru olduğuna ve bunun, fikirlerini bir sıra altında sevk ve idare eden kimseye görünen ilk doğru netice bulunduğuna inanmakta kendimizi alamıyoruz’’ der. (Felsefenin temel ilkeleri- Milli Eğitim, Gençlik ve Spor Bakanlığı Yayınları – 1988- s 28-29)

Filozofa göre düşünen, sorgulayan ve bildiklerinden şüphe eden zihnin varlığı bireyde oldukça kendisinin varlığını güçlü biçimde ispat edebilir diğer yandan inkâr edemez. Metafizik âlemde yer alan aslında hiçbir şeyin olmadığı düşüncesi üzerine kurulan sorgulama, kişiyi kolayca safsatalara yönlendirebileceği için filozof temkinli hareket eder.

Şüphe etmek, kendi başına bir amaç değil; hakikate ulaşmayı mümkün kılan düşünsel bir araçtır. Bu nedenle metodik şüphe, her şeye peşinen karşı çıkmayı veya hiçbir bilgiyi kabul etmemeyi ifade etmez. Günümüzde zaman zaman görüldüğü gibi, yalnızca muhalif görünmek adına her düşünceye, her kuruma ya da her bilgiye otomatik olarak karşı çıkmak eleştirel düşünme değildir. Çünkü gerekçesiz itiraz da en az sorgulanmamış kabul kadar dogmatik olabilir. Şüphe, ancak belirli bir yönteme, tutarlı bir muhakemeye ve doğruluğu araştırılabilecek delillere dayanıyorsa bilgi üretici bir nitelik kazanır. Aksi hâlde insanı hakikate değil, sürekli bir belirsizlik ve kararsızlık hâline sürükleyebilir.

Bilgiye ulaşma süreci, yalnızca şüphe etmekle tamamlanmaz. Şüphe, araştırmayı başlatan ilk adımdır; fakat bu adımın devamında akıl yürütme, karşılaştırma, gözlem, deneyim ve eldeki verilerin sistemli biçimde değerlendirilmesi gerekir. Bir yönteme dayanmayan şüphe nasıl sonuçsuz kalıyorsa, delillerle desteklenmeyen kanaatler de sağlam bilgiye dönüşemez. Descartes’in önemi, şüpheyi salt yıkıcı bir hareket olmaktan çıkarıp inşai bir yönteme dönüştürür. Böylece belirli kurallar çerçevesinde işletilen bir düşünme yöntemine dönüştürmesidir.

Bununla birlikte, ulaşılan her bilginin mutlak ve değişmez olduğu da söylenemez. Bilim ve düşünce tarihi, birçok doğru kabul edilen görüşün zamanla yeni deliller ve yeni yöntemler ışığında yeniden değerlendirildiğini göstermektedir. Çağdaş dünyada bilgi sürekli gelişmekte, yeni keşifler ve teknolojik ilerlemeler mevcut kabulleri gözden geçirmeyi gerekli kılmaktadır. Bu nedenle eleştirel düşünme, yalnızca eski bilgileri sorgulamayı değil; gerektiğinde kendi ulaştığı sonuçları da yeniden değerlendirebilecek entelektüel cesareti gerektirir. Hakikate yaklaşmanın yolu, kesinlik iddiasında bulunmaktan çok, aklın rehberliğinde araştırmayı ve sorgulamayı sürdürebilmektir.

Descartes’in ulaştığı bu sonuç, bütün bilgilerin doğruluğunu ispatlamaz; yalnızca şüphenin dahi ortadan kaldıramadığı ilk kesin bilgiyi ortaya koyar. Çünkü şüphe etmek dahi düşünmenin bir biçimidir ve düşünmenin bulunduğu yerde düşünen bir öznenin varlığını inkâr etmek mümkün değildir. Böylece filozof, bütün bilgileri yıktığını düşündüğü noktada aslında üzerine yeni bir bilgi binası kurabileceği sağlam bir temel bulur. Bundan sonra mesele, bu ilk kesin bilgiden hareketle hangi bilgilerin aynı açıklık ve seçiklik derecesinde doğrulanabileceğini araştırmaktır.

Bu nedenle Descartes’in yöntemi, duyuları tamamen reddeden bir öğreti olarak anlaşılmamalıdır. Aksine filozof, duyuların zaman zaman yanılttığını göstererek onların tek başına kesin bilginin kaynağı olamayacağını ortaya koymaya çalışır. Duyular gündelik hayatın vazgeçilmez araçlarıdır; ancak hakikatin ölçütü olabilmeleri için aklın eleştirel denetiminden geçmeleri gerekir. Böylece Descartes, duyuların gündelik yaşam için vazgeçilmez olduğunu kabul etmekle birlikte, kesin bilginin temeline ancak aklın açık ve seçik olarak kavradığı doğruların yerleştirilebileceğini savunur. Bu yönüyle aklı, bilgiye ulaşmanın en güvenilir ölçütü olarak görür.

Bunları da sevebilirsiniz