Dost Acı Söyler

Tarih 5 Temmuz 2018… Eski İletişim Başkanı Fahrettin Altun tarihi önemde bir söz sarf etmişti: “Siyasi hegemonyanız bitti, kültürel hegemonyanız da bitecek.”

Biten siyasi hegemonyadan kasıt nedir? Muhtemelen şöyle bir hegemonya varsayımı söz konusudur: Başörtüsünü ve diğer İslami pratikleri kamusal alanın dışına atan, Kürtlerin varlığını inkâr eden, askeri vesayeti kutsayan ve 12 Eylül Anayasası’nı savunan bütünlüklü bir siyasal anlayış. Peki, AKP iktidarından önce Türkiye’de gerçekten böyle homojen bir hegemonya var mıydı?

Tarihsel olgular bu iddiayı doğrulamamaktadır. Antonio Gramsci’nin “organik kriz” kavramıyla açıkladığı üzere, 1990’lı yıllar tek sesli bir rıza üretim dönemi değil; aksine derin çelişkilerin ve çok aktörlü mücadelelerin sahnesi olmuştur. Bu dönem; DEP’li milletvekillerinin meclisteki varlık mücadelesine, Zonguldak maden işçilerinin ve Botan eylemcilerinin Özal iktidarına karşı ortak sınıf mücadelesine tanıklık etmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri içinde dahi kurumsal çatışmalar yaşanmış; Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay, Körfez Krizi sürecinde tezkereye karşı istifasını vermiştir. Öte yandan; laik/cumhuriyetçi kesimin kanaat önderi Uğur Mumcu, Kürt siyasal hareketinin önemli ismi Musa Anter, ADD kurucusu Muammer Aksoy ve Kemalist ilahiyatçı Bahriye Üçok suikastlarla katledilmiştir. Sivas’ta aydınlar yakılmaya çalışılmış, Aziz Nesin’e karşı linç kampanyaları yürütülmüştür. Susurluk Kazası sonrasında ilerici, demokrat ve Atatürkçü yurttaşlar sokaklarda “temiz toplum” mitingleri düzenlemiştir.

Görülüyor ki, AKP’nin karşısına konumlandırdığı o “eski” dönem, tek sesli bir hegemonya değil; farklı toplumsal ve siyasal kesimlerin adalet, laiklik, barış ve çağdaş bir cumhuriyet mücadelesi verdiği çatışmalı bir zemin arazisidir. AKP iktidarı, tam da bu çok aktörlü ve çelişkili zemin üzerinde yükselmiştir. Bugün gelinen noktada ise iktidar kurmaylarının; Cumhuriyet, Atatürkçülük ve hatta İttihat ve Terakki mirasıyla kurdukları ilişkinin pragmatist bir dönüşüme uğradığı, “taç giyen başın akıllandığı” bir evre yaşanmaktadır. Siyasi hegemonyası biten veya evirilen taraf, bizzat iktidarın kendisidir; zira iktidar, eleştirdiği eski vesayetçi refleksleri kendi elleriyle yeniden üretmiştir.

Peki ya kültürel hegemonya? Frankfurt Okulu’nun (Max Horkheimer ve Theodor W. Adorno) asırlar öncesinden işaret ettiği kültür endüstrisi, 1980’lerden bugüne küresel ölçekten en kılcal yerel alanlara kadar sirayet etmiştir. Kadını metalaştıran, tarihe ve güzel sanatlara yabancılaşan, kolay tüketilebilir ve yavan bir kültür şoku toplumsal dokuyu kuşatmıştır.

İnternet ve sosyal medyanın yarattığı anlık tüketim pratikleri, nitelikli kültürel alanları tasfiye ederken, tam da egemen aklın arzu ettiği “vulgar” (avam ve sığ) bir kültürel iklimi üretmektedir. Türkiye’de siyasal ve kültürel iklim dönüşmektedir; ancak bu dönüşüm tek taraflı bir zafer değil, kamusal aklın ve Cumhuriyet değerlerinin küresel ve yerel piyasa mekanizmalarıyla çoraklaştırılmasının bir sonucudur. Mücadele ise dün olduğu gibi bugün de bu çoraklaşmaya karşı aklın, aydınlanmanın ve çağdaş cumhuriyetin savunulmasından geçmektedir.

 

 

Bunları da sevebilirsiniz