Ali Suavi Osmanlı Devleti’nin son döneminde yetişen fikir ve mücadele adamı, gazeteci, Yeni Osmanlı Cemiyeti üyesi ve ilk Türkçülerden birisi olarak tanınmaktadır. Klasik bir medrese tahsili ve düzenli bir eğitim görmemekle birlikte felsefeden filolojiye, tarihten coğrafyaya, edebiyattan politikaya, sosyolojiden iktisada ve dini ilimlere kadar birçok konu ile meşgul olmuş, özellikle Türkçülük, İslamcılık, dilde sadeleşme, devlet yönetimi, hilafet, siyaset ve ahlak alanında Osmanlı Devleti ve toplumunun problemleri üzerine kafa yormuş ve çözümler aramıştır.
Babası okur yazar olmasa da annesinin destek ve katkılarıyla kendisini iyi yetiştirmiş, özellikle teolojik konularda Ayasofya ve Şehzadebaşı camilerinde devlet adamlarının da dinleyebileceği düzeyde vaazlar vermiştir. Dönem ve dava arkadaşlarına göre görüşlerini en fazla teolojiye dayandıran, eğitimden ekonomiye, dış politikadan muhasebe eğitimine, faizden Afrika’da yeni bir devlet kurulmasına kadar hemen hemen bütün sosyo-ekonomik alanlarda fikir üreten ve yazan bir düşünürdür.
Anahtar Sözcükler: Ali Suavi, ihtilalci, ajan, Çırağan Baskını
ALİ SUAVİ KİMDİR?
Ali Suavi, 1839 yılında İstanbul’un Cerrahpaşa semtinde doğmuştur. Çankırı’nın Çerkeş ilçesinin Viranşehir nahiyesine bağlı bir köyden gelerek yerleşen Cepkenoğlu ailesine mensuptur. Babası, sıradan samimi bir Müslümandır. Annesi şehirli, babasına ders verebilecek düzeyde eğitimli, zamanının kadınlarından daha yüksek bir eğitim düzeyine sahip bir kadındır. Suavi, Davutpaşa İskelesi Rüştiye Mektebinden mezun olduktan sonra memurluğa başlamıştır. Bir taraftan da kendisini yetiştirmek için cami derslerine devam etmiştir. İlk eserini de 17 yaşında iken hac yolculuğuna çıkmadan önce İstanbul’da yazmıştır. Ekonomik sıkıntılar yaşaması sonucu 17 yaşında ilk yazdığı eserini, İranlı alimlerden birisine 100 kuruş karşılığında satmıştır. Türk tarihinde daha çok II. Abdülhamit’e yönelik darbe girişimiyle ön plana çıkan Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde bulunduğu sorunlara çare bulmak için kafa yormuş bir aydınımızdır. Düşüncelerinde İslam’ı referans noktası olarak almış, Türkçü düşünceleri ile ön plana çıkmış bir kişidir. Sultan Abdülaziz döneminde yurt dışında Paris ve Londra’da bulunmuş, hükümet aleyhine yazılar yayınlamış, bu dönemde bir de gazete çıkarmıştır. Abdülhamit döneminde yurda dönmüş, Galatasaray Lisesinde müdürlük görevinde bulunmuş, burada ortaya attığı eğitim düşünceleriyle Türk eğitim tarihinde de isminden söz ettirmiştir.
Simav ve Bursa’da hocalık yapmış, daha sonra İstanbul’a gelerek bir müddet ailesinin yanında kaldıktan sonra Filibe’de tahrirat (yazı işleri) müdürlüğü ve rüştiye hocalığı yapmıştır. Bu görevlerinden sonra 1866 yılında İstanbul’a dönmüştür. Siyasi olaylara karışması nedeniyle Kastamonu’ya sürgün edilmiş, buradan da kaçırılarak uzun bir süre Paris ve Londra’da bulunmuştur. Yurt dışında bulunduğu bu dönemde riyaziye ve felsefe derslerinden istifade etmiş, yurt dışındaki yayıncılığı ve Genç Osmanlılar Cemiyetindeki faaliyetleriyle kendisini tanıtmıştır 1878 yılında Abdülhamit’i devirmek amacıyla Çırağan Sarayı’na yapmış olduğu baskında öldürülmüştür.
Medrese zihniyetine karşı çıkması, dönemin eğitim sorunlarını tartışması, Galatasaray Lisesi müdürlüğü yapması gibi nedenlerle eğitim tarihimizde de önemli bir yer tutmaktadır. Meşrutiyet yanlısı, eğitimin toplumsal değişmedeki önemini kavramış bir aydınımızdır. Medreseyi toplumun ileriye gitmesindeki en önemli engellerinden birisi olarak görmüş, çeşitli yazılarında bu kurumu eleştirmiştir. Genç Osmanlılardan en çok dikkat çeken, hakkında çok sayıda bilimsel çalışma yapılan Ali Suavi, kısa sayılabilecek hayatında çok sayıda kitap ve makaleye, gazete köşe yazısına, dikkat çekici vaaz ve sohbete imza atmış, yurt içinde ve dışında Muhbir, Ulum gibi muhtelif gazetelerin yayımlanmasına önderlik etmiş, iktidarı değiştirme girişiminde bulunacak kadar da ihtilalci bir Osmanlı aydınıdır.
YAŞADIĞI DÖNEM, EĞITIM HAYATI VE MUHBİR GAZETESİ
Osmanlı Avrupa’nın üstünlüğünü savaş meydanlarında tanıyınca askerî alanda ıslahatlara yöneldi. 1734’te Üsküdar’da açılan Hendesehane, III. Mustafa devrinde kurulan mühendishane, Macar asıllı Fransız Subayı Baron de Tott’un İstanbul’a getirilmesi, Kont De Bonneval’ın devlet hizmetine alınması girişimleri Osmanlı ordusunun Avrupa ordularını yakalayacak teknik seviyeye ulaşması için girişilen hamlelerdi. III. Selim de batıyı yakalama hamlesine askeriyeden başlamıştı. Nizam-ı Cedid bu düşünceden doğdu. Fransız İhtilalinin yıkıcı etkisinin gayrimüslimler arasında görülmeye başlanması, bu yıllarda çıkan Sırp ayaklanması, Osmanlı-Rus Savaşı ve Kabakçı İsyanı, III. Selim’in giriştiği yenileşme hareketlerini sona erdirdi. III. Selim’in kısa saltanatından sonra tahta geçen II. Mahmut’un saltanat döneminde yaşanan yeni Sırp ayaklanması, Osmanlı-Rus Savaşının getirdiği yıkım, İran’la olan savaş ve Yunan İsyanı, yapılmak istenilen yenileşme hareketlerini olumsuz etkiledi.
Tanzimat Fermanı, ferman metninin sınırları ile kalmamış, bir dönemin, bir zihniyetin de adı olmuştu. Bundan sonra bazı olumlu gelişmeler olmakla beraber uygulamalar Batıyı taklide yönelik olmuş ve hayatın her safhasında Batı’dan gelen unsurlar kendisini hissettirmişti. Tanzimat’tan sonra Batı tesirinin çok açık görüldüğü alanlardan biri de hukuk alanı olmuş, 1840 yılında Müslim ve gayr-i Müslimlerin yargılandıkları mahkemelerin birleştirilmeleri yoluna gidilmiş, gayr-i Müslimlerin mahkemelerde şahitliği kabul edilmiştir. 1844 yılında mürtetlere (İslam dininden dönenlere) şer’an uygulanması gereken ölüm cezası kaldırılmıştır. Dönmelerin kendi eski dinlerine dönme serbestisi getirilmiştir.
Osmanlı Devleti, 1853 yılında Rusya ile giriştiği Kırım Savaşından sonra mali dengelerinin alt üst olması nedeniyle müttefiki konumundaki İngiltere ve Fransa’dan borç almak zorunda kaldı. Böylelikle üst üste binen borç gailesinden kurtulamayacağı bir aşamaya gelindi. Islahat Fermanı, gayrimüslimler ile Osmanlı tebaası arasında suni bir eşitlik getirmiş, milliyetçilik akımı içten içe yayılmaya başlamıştır. Tanzimat’tan sonra ortaya yeni bir sosyal ve idari kategori olarak bürokratlar çıkmış ve bunlarla ulemanın, halkın ve aydınların arasında zamanla mesafeler oluşmaya başlamıştır. Ortaya çıkan bu bürokratik sınıf, memuriyeti halka hizmet kapısı olmaktan ziyade bir imtiyaz hâline getirmiştir.
Bu dönemin en önemli olaylarından birisi de hem ulema hem de yeni aydın sınıfın ilk olarak müstakil ve aktif bir güç olarak siyasi muhalefete başlamalarıdır. Özellikle Âli ve Fuat Paşalar zamanında Beyoğlu’nda yabancı dilde yayın yapan ve sahipleri Osmanlı vatandaşı olmayan gazetelerle azınlıkların gazeteleri birçok şeyi rahat rahat yazmaya başlamışlarken Türkler tarafından çıkarılan gazeteler üzerinde sıkı bir kontrol ve baskı kurulmuştur. Türkçe yayımlanan bazı gazetelerin sahipleri de gayrimüslim şahıslardı. Bu durumun ortaya çıkmasında bu kişilerin Bab-ı Ali’nin karşısına dikilebiliyor olmalarının sonucuydu. İşte Yeni Osmanlılar hareketi de böyle bir ortamda doğmuştur.
Ali Suavi, Davutpaşa İskelesi Rüştiye Mektebinden mezun olmuş, sonra da memurluğa başlamıştır. İlk memuriyeti olan Bab-ı Seraskeri Dersaadet Yoklama Kalem’inde iki-üç yıl çalışmıştır. 18 yaşlarında iken memuriyetten ayrılarak hacca gitmiş, ilk eserini de 17 yaşında iken hac yolculuğuna çıkmadan önce İstanbul’da yazmıştır. Bursa Rüştiyesinde de bir yıl öğretmenlik yapmıştır. Sadrazam Âli Paşa’nın daveti üzerine İstanbul’a dönmüştür. Bu dönemdeki hayatı hakkında çok fazla bilgi bulunmamaktadır. Suavi’nin hayatı ve yazdıkları onun çok hırslı bir insan olduğunu göstermektedir. O, bu hırsını ilim tahsil etmek için de kullanmıştır. Zeki ve çok kuvvetli bir hafızaya sahip olması da bunu kolaylaştırmıştır. İstanbul’dan sonra Sofya Ticaret Mahkemesi reisliği yapmıştır. Buradan sonra Filibe’ye geçerek buradaki medresede hocalığa başlamıştır.
Ali Suavi Osmanlı tarihini baştan başa incelemiş ve şu sonuca varmıştır: Geçmişteki başarılar herkesin hak ve vazifelerini bilmesi ve nizamın uygulanmasıyla elde edilmiştir. Nizam uygulanmadıkça, uygulanabilir kanunlara dönüştürülmedikçe düzelmenin imkânı yoktur.
Dinî ilimlerdeki güçlü hitabeti sayesinde kısa sürede dikkatleri üzerine çeken Suavi, 1867 yılında Ermeni tebaaya mensup Filip Efendi’nin Muhbir adlı gazetesinde iç ve dış siyasete dair sosyal ve siyasi içerikli bazı yazılar yazmaya başlamıştır. Ali Suavi gazetenin bütün yazı işlerini üstlenmiş, hatta tek muharriri gibi çalışmıştır. Bir süre sonra devlet aleyhinde yazdığı yazılar, gazetenin kapatılmasına ve Suavi’nin Kastamonu’da ikamete mecbur edilmesine sebep olmuştur. Muhbir gazetesi genellikle eğitim ağırlıklı olmak üzere toplumsal konuları gündemine almış olup 32. sayısından sonra bir ay süre ile kapatılmıştır. Suavi’nin başında olduğu haftalık Muhbir gazetesi, ilk yıllarında Yeni Osmanlıların resmî yayını gibidir. Muhbir’de bu yönde bir de yazı da bulunmaktadır. Daha sonraki yıllarda Paris’te yapılan bir toplantı sonucunda bu yazı kaldırılarak Hürriyet Gazetesinin çıkarılmasına karar verilmiştir. 29 Haziran 1868 tarihinden itibaren yayımlanmaya başlayan Hürriyet Gazetesi, Muhbir gazetesinin yerini almış, bütün mali destek ve yardımlar bu gazete için kullanılmaya başlanmıştır. Ali Suavi, Jön Türklerin aksine Muhbir ’deki yazılarında, Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan Hristiyanlara zulmedildiğine dair iddiayı reddetmiştir. Aksine onların Müslümanlara göre daha iyi koşullarda, imtiyazlı olduklarını ileri sürmüş, kusurun yönetimde, sistemde değil, uygulayıcılarda aranması gerektiğini söylemiştir. Ona göre, İslamiyet’in emrettiği idare tarzı Hristiyanların da Müslümanların da mutlu olması için yeterlidir. Sıkıntı, iş başındaki yöneticilerin sorumluluk taşımamalarındandır. Suavi meşrutiyeti savunurken de onu İslam’ın bir gereği olarak müdafaa etmiştir. Yeni Osmanlılar, Suavi’nin görüşlerini kabul etmemekle birlikte onunla karşı karşıya gelmemek için başlangıçta herhangi bir tepki vermemeye çalışmışlardır. Suavi, Muhbir ’de Girit İsyanı, Şark Meselesi, Rus yayılmacılığı, Hristiyanlara tanınan imtiyazlar, kapitülasyonlar, dış borçlanma ve daha birçok konuda dışa karşı tam bir vatanperver tavır içerisinde olmuştur.
ÇIRAĞAN VAK’ASI
Çırağan Vakası, 20 Mayıs 1878 tarihinde Ali Suavi liderliğinde V. Murad’ı Çırağan Sarayı’ndan kaçırmaya kalkışan ve sonu kanlı bir bastırma ile neticelenen hareketin adıdır. Ali Suavi Filibe, Sofya gibi yerlerde resmi görevlerde bulunduğundan dolayı özellikle Rumeli muhacirlerini etrafında toplamada başarılı olmuştur. Bu durumu propaganda aracına dönüştürmüştür. Sultan Hamid’in siyasi antlaşmalarda yeteneksiz olduğu, Murad’ın tahta çıkarılmasının daha makbul olacağı yönünde propagandalar başlatmıştır. Ayrıca İstanbul’a kadar girmiş olan Rusların da ancak V. Murad’ın sultanlığında mağlup edilebileceklerini iddia etmiştir.
Çırağan hadisesini François Georgeon ise şöyle anlatır:
«Bir kişi sultanın düştüğü bu güç durumdan istifade etmeye çalışacaktır… Sultan Murad, Abdülhamid’in durumu hakkında bilgi edinmeye çalışır ve kendisine en hafif deyimiyle maceracı gözüken bu operasyon karşısında tereddüt ederken, sarayın dışında da harekete tepki örgütlenmektedir. Beşiktaş Karakol Komutanı Hasan Paşa bir avuç jandarmayla yetişir, Yıldız Sarayı’nı çevreleyen kışlalardan çıkan askerler olay yerine koşuşur. Başlayan silahlı çatışmada Ali Suavi öldürülür»
Bu olayda toplam 85 kişinin öldüğü, bunlardan 15’inin asker olduğu tahmin edilmektedir. Pek çok asinin ise kaçmayı başardığı bilinir. Olay geniş bir yankıya sebep olur. Çırağan hadisesi, bir gün dahi sürmemiş bir olay olmasına rağmen, o günkü koşullar ve sosyo-ekonomik yapıda geniş yankıları olan bir kalkışma hareketi olarak değerlendirilmiştir. Çırağan baskınından sonra baskının başarısız olması ve sona ermesindeki etki ve katkısı nedeniyle Hasan Paşa, Abdülhamit tarafından müşir (mareşal) yapılmıştır.
Çırağan hadisesiyle ilgili olarak İngiliz hükûmeti için rapor hazırlayan İstanbul elçisi Layard raporunda, İngiliz elçiliğinin Çırağan’a girmeyi başarmış bir elemanı, hükümetin açıkladığı rakamların aksine orada 60-70 ceset gördüğünü beyan etmiştir. Layard, Suavi’nin Sultan Murat’ın huzurunda süngülenerek öldürüldüğünü ve karısının, evdeki evrakını yaktığını da raporunda belirtmiştir.
ESERLERİ
Tarih-i Efkâr adını verdiği eserinde İlk Çağ Yunan felsefesinden başlayarak bir felsefe. Ancak eserinin yalnızca Pre-Sokratikler’in sonuna kadar olan kısmını tamamlayabilir.
Elde mevcut;
-
17 telif eser,
-
4 adet tercüme,
-
34 adet sözü edildiği hâlde bulunamayan eseri,
-
2 adet yarım kalan eseri,
-
3 adet telif veya tercümeye niyetlendiği eseri,
-
koleksiyonu elde mevcut 5 adet süreli yayın,
-
adı olup bulunamayan 3 adet süreli yayın,
-
yazı yazdığı 9 adet Türkçe gazete,
-
2 adet Fransızca gazete,
-
2 adet İngilizce gazete ve
-
1 adet İtalyanca gazete olmak üzere toplam 82 farklı yayınından bahsedilmektedir.
SONUÇ
Kısa hayatına çok sayıda kitap, makale sığdıran Suavi, Jön Türkler arasında düşüncelerini en çok teolojiye dayandıran kişidir. Düşündüğünü sonucunu düşünmeden yapmaya çalışmış, doğru bildiğini söylemiş ve yazmış zamanın koşullarına göre iyi yetişmiştir. Londra ve Paris’te yaşadığı dönemlerde gazete çıkarmaya devam etmiş, arkadaşları ile fikri ve yaşamsal ayrılığa düşmesine rağmen kendi bildiği doğruları yazmaya devam etmiştir. Londra’da diğer arkadaşlarının aksine Mary isimli bir İngiliz kadınla evlenmiş, tanınmış İngiliz ve Fransız düşünürleriyle tanışarak sosyal çevresini genişletmiş, bir taraftan da sosyal, ekonomik, politik, siyasal, pedagojik, teolojik vb. konularla ilgili yazılarına devam etmiştir. Yaklaşık on yıllık Avrupa döneminden sonra Padişahın izniyle İstanbul’a dönmüş, tercüme ofisinde ve Galatasaray Lisesinde müdürlük yapmıştır. Dönemin Maarif vekili ile anlaşamaması nedeniyle görevden alınmış, Çırağan baskınına kadar ne yaptığı çok da iyi bilinmemekte olup, söz konusu baskında öldürülmüştür.
Kaynakça
Ç. Hüseyin (1994). Ali Suavi ve Dönemi, 1994 İletişim Yayıncılık A.Ş. / 1. Basım
G. Mehmet (2021). “Bir İhtilalci Olarak Ali Suavi” Karatay Sosyal Araştırmalar Dergisi, (7), 173-198.Karatay Sosyal Araştırmalar Dergisi, Sayı: 7
G. Mustafa (2013). “Cumhuriyet Dönemi Süreli Yayınlarda Ali Suavi ile İlgili Yayımlanan Makalelerin Değerlendirilmesi “Türk Eğitim Bilimleri Dergisi Bahar, 11(2), 169-184
K. Ç. Muzaffer (2012). “Osmanlıdan Cumhuriyete Modernleşme Sürecine Kısa Bir Bakış” Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Ana Bilim Dalı
Kocabaş, S. (1991). Jöntürkler Nerede Yanıldı, Vatan Yay., Birinci Baskı, İstanbul
