ÖZET
Türkler, eski çağlardan itibaren doğayla, hayvanlarla iç içe bir hayat sürmüştür. Bozkırda sürdürdükleri yaşamları gereği her şeyi doğadan ve hayvanlardan sağlamışlardır. Avcılık konusunda çok iyi olan Türkler, hayvanları bilinçli şekilde avlamış, doğanın dengesini bozmamak için de büyük özen göstermişlerdir. Kaya resimleri ve kilimlerde hayvan figürlerini kullanmışlar, hayvan sevgisini türkülerine, destanlarına ve manilerine de hissedilir derecede yansıtmışlardır. Hatta Türk hakanları savaşçılarına aslan, pars, boğa, tay, doğan gibi hayvan isimleri vermiştir. Atlarını en büyük yardımcıları olarak görmüş onlara, saygı duymuş hatta onları kutsal saymışlardır. Türk dünyasında hayvanlarla olan etkileşim birçok medeniyetin üzerinde olmuş, tarihe damgasını vuran uygarlıklara dahi örnek teşkil etmiştir. “Gurebahane-i Laklakan’’ adıyla kurulan ve dünyanın ilk ve dönemi için tek hayvan hastanesi olarak tarihimize geçen yapı, sadece ülkemiz açısından değil, dünya açısından da büyük bir öneme sahiptir.
GİRİŞ
Doğası gereği insanlar, yaratıldığından beri diğer canlılarla aynı ortamı paylaşmışlar, kendilerini bu canlılardan ayrı tutmamışlardır. Zamanla kurduğu medeniyetlerle kendini zekasıyla diğer canlılardan farklı görerek ön plana çıkarmış ve onlardan soyut bir hayat yaşamaya başlamıştır. Tarih boyunca insanoğlunun diğer canlılarla olan ilişkilerinde, yaşanan çağlara, medeniyetlere ve kabul edilen inançlara göre farklılık gösterdiği açıktır. Türk Dünyası’nda ise hayvanlarla olan etkileşim birçok medeniyetin üzerinde bir tutum sergilemiş ve tarihe damgasını vuran uygarlıklara dahi örnek teşkil etmiştir. Türk insanının bu süreçte yaptığı kanunlar, açtıkları vakıflar, gelenekler ve inançlar bize atalarımızla ne kadar gurur duysak yetersiz olacağını bir kez daha göstermiştir. Fakat gelişen ve modernleşen dünyayla birlikte bazı insanlar doğaya ve hayvanlara karşı daha duyarlı iken bazı insanlarsa duyarsız kalmıştır. Peki atalarımız doğaya ve hayvanlara bu denli hassasiyet göstermişken ne oldu da bu hassasiyet zamanla köreldi ve nasır tutmaya başladı? Hatta körelmeden de öteye giderek hayvanlara karşı uygulanan şiddet örnekleri arttı. ‘’Gurebahane-i Laklakan’’ adıyla kurulan ve Dünya’nın ilk ve dönemi için tek hayvan hastanesi olarak tarihimize geçen bu yapı, ülkemiz hatta dünya için büyük bir öneme sahiptir. Yazıda tarihimizin en güzel örneklerinden olan fakat unutulmaya yüz tutmuş ‘’Garip leylekler yuvasına’’ dikkat çekip farkındalık yaratmak, amacıyla bu yuvadan yola çıkarak toplumumuzda hayvan sevgisinin boyutlarını yeniden masaya yatırmak ve Türk toplumuna kendine dışarıdan bir gözle bakılması amaçlanmıştır.
TÜRKLERDE HAYVAN SEVGİSİ
Türkler Eski çağlardan beri doğayla, hayvanlarla iç içe bir hayat sürmüşlerdir. İslamiyet öncesinde de çok iyi hayvan yetiştiricisi ve avcı oldukları için yaşamlarında hayvanların çok büyük önemi vardır. Bozkırda sürdürdükleri yaşamları gereği her şeyi onlardan sağlamışlardır. Avcılık konusunda çok iyi olan Türkler, hayvanları bilinçli şekilde avlar, doğanın dengesini bozmamak için büyük özen gösterirlerdi. Kaya resimleri ve kilimlerde hayvan figürlerini kullanmış, türkülerde, destanlarda, manilerde hayvan sevgisi hissedilir derecede vurgulamışlardır. Hatta Türk hakanları savaşçılarına aslan, pars, boğa, tay, doğan gibi hayvan isimleri vermiştir. Atları en büyük yardımcıları olarak görmüş, saygı duymuşlar hatta kutsal saymışlardır. Eğer savaşta atın sahibi öldüyse atı feda edilmez, kuyruğundan bir kısım keserek mezarına koyarlardı. Atlar öldüğünde ise mezarlara konurdu. Orta Asya’daki kazılarda ciddi sayıda at mezarları, mezar başlıkları bulunmaktadır. Öldükten sonra yaşamın devam ettiğine ve ölünce gökyüzüne atlarıyla birlikte koşacaklarına inanan Türkler, özellikle at ve köpeğe karşı ayrı bir ilgi duymuş, Oğuz boylarının simgesi olarak kartal, geyik, kurt gibi yırtıcı hayvanları seçmişlerdir. Türklerin en çok önem verdiği ve saygı duydukları hayvan olan kurtlara ait simgeler her alanda kullanılmış ve figürleri ön plana çıkmıştır.
Bir Arap tarihçi eserinde:
Türklerde güçlü ve becerikli bir komutanda on hayvanın nitelikleri olmalıdır; Horozun yürekliliği, tavuğun iffeti, aslanın cesareti, yaban domuzunun saldırganlığı, tilkinin kurnazlığı, köpeğin sadakati, turna kuşunun uyanıklığı, karganın ihtiyatı, kurdun savaş arzusu, ineğin sağlığıdır (Göka, 2006: 108)
diye bahsetmiştir.
Türkler ayrıca hayvanları astronomi biliminde de kullanmışlar, takvim çalışmalarında her yıla bir hayvan ismi vermişlerdir. 12 Hayvanlı Türk Takvimindeki bazı hayvanlar: Sıcgan (sıçan), ud (sığır), bars (pars), tavşan, ru (ejder), yılan, yond (at), koyun, biçin (maymun), tavuk, it (köpek), domuzdur. Selçuklular da hayvanlara çok önem vermiş, onların bakımları ve korunmaları için vakıflar kurmuşlardır. Hayvanlara karşı beslenen sevginin ve koruyuculuğun temelinde Allahın yarattığı varlıklar olarak görülmesi yatmaktadır.
OSMANLI’DA HAYVAN SEVGİSİ
Osmanlı Devleti’nde hayvan sevgisi dinin de etkisiyle daha da gelişmiş, hayvanlara karşı yapılan yardımseverlik kurumsallaşarak yüksek bir medeniyete ulaşmıştır. Osmanlıda sadece insanlara değil hayvanlara da tarihte eşi benzeri görülmemiş yardımseverliklerle tüm dünya uygarlıklarına karşı büyük bir medeniyet örneği verilmiştir. Osmanlı medeniyeti tüm bunları yaşarken Avrupa’da ise, hayvan haklarına dair hiçbir kanun ve düzenleme olmadığı gibi, 16. y.y’ da Paris’te her yıl yaz ayının belli bir gününde tüm sokak kedilerinin çuvallara doldurulup yakıldığı ve halkın bugünü eğlencelerle bir festival havasında kutladıklarını yazılan eserlerden öğrenmekteyiz. Avrupa’da 1822 yılında İngiltere de ilk kez hayvanları korumak için ‘’Hayvanları Koruma Birliği’’ adında bir dernek kurulmuştur. Daha sonra birçok dernek ve federasyon 1931 yılında bir araya gelerek 4 Ekim’i Hayvanları Koruma Günü olarak ilan etmişlerdir. 15 Ekim 1978 yılında ise, Hayvan Hakları Bildirgesi Paris’te yayınlanmıştır. Türkiye de ise ilk hayvanlarla ilgili dernek 1908 yılında kurulmuş, hayvanların haklarını korumak için, 2004 yılında 5199 sayılı kanun çıkarılmıştır. Hayvanlara yapılan zulümler ağır cezalara çarptırılmıştır. Bu düzenlemeler ve kanunlar sayesinde insanların hayvanlara yaklaşımı daha da hassas bir boyut kazanmıştır. Ev sahiplerinin sütünden ve gücünden yararlanmak için besledikleri evcil hayvanlardan başka çatı aralarında kırlangıçlar, bacalarda leylekler yaşar, çatılara kurulan kuş yuvalarını bozmak günah sayılırdı. Top çeken büyük baş hayvanlar, yaşlanınca satılmaz, ölene kadar iyi bakılmaları için maaşa bağlanırlardı. Kediler için kurulan hastaneler, göçmen kuşlar için yapılan klinikler, geleneksel bir şekilde azat edilen kuşlar, binaların yüksek kısımlarına kuşlar için yapılan evler bunların en güzel örnekleridir. Bu örneklere pek çoklarını eklemek mümkündür: Fatih Sultan Mehmet Çevre Nizamnamesinde, hasta ve bakıma muhtaç olanlar için görevlendirdiği silahlı kişilere “… hayvanat-ı vahşiyenin yumurtada veya yavruda olmadığı sırada balkanlara çıkıp avlanalar ki, zinhar hastalarımızı gıdasız bırakmayalar” demiş, hayvanlara ne kadar önem verdiğini göstermiştir. Ayrıca vakfiyesinde, imaretlerde kalan misafirlerin binek hayvanlarına yem verilmesi için tahsisat ayırmıştır. Sultan II. Bayezid zamanında hazırlanan İstanbul Belediye Kanunnamesi’ndeki hükümde hayvanlarla ilgili şunlar yazılıdır: “Ve ayağı yaramaz beygiri işletmeyeler. Ve at ve katır ve eşek ayağını gözedeler ve semerin göreler. Ve ağır yük vurmayalar; zira dilsüz canavardır. Her hangisinde eksük bulunursa, sahibine tamam etdüre. Etmeyeni ve eslemeyeni gereği gibi hakkından gele.” Kanuni Sultan Süleyman Süleymaniye Camii’nin yapımında yük taşıyacak hayvanların bakımları, taşıyacakları ağırlıkları ile ilgili fermanlar yayınlamıştır. Sarayın bahçesindeki armut ağaçlarını kurutan karıncaların öldürülebilmesi için Şeyhü’l- İslam Ebussud Efendiden şu beyti yazarak fetva ister: “Dırahta ger ziyan etse karınca, Zarar var mıdır, anı karınca? (Ağaca karınca zarar verdiği zaman, onu kırmanın, yok etmenin mahzuru var mıdır?) 2 Ekim 1856 tarihli belgede, Abdülmecit zamanında hazırlanan atlar için hafta tatili emirnamesinde hayvanlara iyi davranılması hatırlatılmış ve şöyle denilmiştir: “Saadetli efendim hazretleri, beyana gerek olmadığı üzere, beygir hamallarının cuma günleri tatil eylemeleri ve beygir sahiplerinin beygirlerin boş olduğu halde, üzerine binmemek halde semerleri üzerine demir çubuklar mıhlattırılmaları eski âdettendir. Fakat bir müddetten beri bu usule riayet edilmeyerek cuma günleri tatil edilmemekte ve sahipleri beygirleri yüklü olmadığı halde üzerlerine binerek birtakım çoluk çocuğa çiğnettirmektedirler. Bu hal layıksız bir şeydir ve asla caiz değildir. Bundan böyle bunların cuma günleri tatil ederek semerleri üzerine dahi çivi mıhlattırmaları kati olarak sağlanmalıdır. Ayrıca bu hususta beygir hamalları ile bu tür iş yapan sebze taşıyan esnafın kethudalarına gerekli tebligatın yapılması, esnafın devamlı kontrol altında bulundurulması… “ İstanbul’da Sadaret Kaymakamı olan Koca Mehmet Paşa, şehri teftiş ederken bir ağaca bağlı sırtında odun yükü taşıyan bir at görür ve sahibinin nerede olduğunu sorar. Lokantada karnını doyurduğunu öğrenince çok kızar ve adamı yaka paça getirtir, atın sırtındaki küfeleri adamın sırtına yükletip ibret-i alem olsun diye adamı aynı ağaca bağlatır. Ata bir akçelik kuru ot aldırır. At bu otu yiyene kadar adam sırtında ağır odun yükü ile ayakta bekler. Top arabası çeken büyükbaş hayvanlar yaşlanınca kasaplara satılmaz, ölene kadar iyi bakımları sağlanırdı. Yine aynı dönemlerde mezbahanelerde hayvanların en acısız şekilde kesilmeleri, bıçakların keskin olması, kasapların usta olmaları, hayvanların gözlerine bağlanması konusunda düzenlemeler getirilmiştir. Sultan II. Osman (Genç Osman), çok sevdiği Sisli Kır adlı atı öldüğünde, Üsküdar’daki Kavak sarayının avlusuna defnettirmiş, başına da mezar taşı diktirmiştir. 1587 yılında 3. Murat hazırladığı fermanda: Yük hayvanlarına taşıyabileceklerinden daha fazla yük yüklenmesin getirilmiştir. (Daha sonraki yıllarda bu hayvanların cuma günleri çalıştırılmayıp dinlendirilmesi, hatta sahiplerinin dahi binememesi için semerlerine çivi mıhlanması da karara bağlanmıştır. Bu kararlara uymayanlar dönemin zabıtaları tarafından yakalanıp cezalandırılmıştır.
KUŞ EVLERİ
Merhamet, yardımlaşma, din ve mimarinin harmanlanarak karşımıza çıktığı, tarihimizin önemli inceliklerinden biri de kuş evleri ya da diğer değişle kuş saraylarıdır. Selçuklulardan ve Osmanlılardan itibaren kültürel mirasımızın önemli öğelerinden biri olmuş olan kuş sarayları; Kırlangıç, saka, serçe ve güvercinlerin yağmurdan, kardan, soğuktan korunması ve barınmaları için yapılmıştır. 13. Yüzyıla dayanan bu mimari eserler, Türklerin hayvanlara karşılık beklemeden yaptıkları önemli yardımseverlik örneklerindendir. Ağaç dallarına, evlere, yalılara ve şehrin muhtelif yerlerine ve binalara yapılan bu kuş yuvaları ekmek, su ve yem konularak kuşların beslenmeleri ve açlıktan ölmemeleri için ayrı önem taşımaktadır. İlk kuş evleri Selçuklular Dönemi’nde yapılmıştır. Sivas’taki İzzettin Keykavus Şifahanesi’ndeki kuş evleri bunun ilk örneklerindendir. Daha sonra Osmanlıda yaygınlaşmış olan zarif ve sanat harikası bu kuş yuvaları Yeni cami, Balipaşa, Doğancılar, Nuruosmaniye, Fatih Camii, Eyüp Sultan Cami, Laleli Taşhan, Feyzullah Efendi Kütüphanesi, III. Selim ve III. Mustafa Türbesi gibi yapılarda kendini göstermiştir. Sultan Ahmet Camisi’nde kuşların beslenmesi ve bakılması için özel yerler yapılmıştır. 15. yüzyılda klasik Osmanlı mimarisiyle paralel şekilde sayıları artan bu minik evlerin örneklerine Osmanlı öncesi dönemlerde de az da olsa rastlanıyordu. 19. ve 20. Yüzyılda artık kuş evleri neredeyse her yalıda hatta bazı sokak lambalarında bile vardı. Kuş evleri artık o kadar modernleşmişti ki tapınaklar şeklinde bile yapılabiliyordu. 18.yüzyılda Castellan eserinde “Bir Türk meskenini inşa ederken güvercinlerin ve diğer kuşların susuz kalmamaları için münasip yerlere yalaklar yapardı” demiştir. Osmanlıda canlı kuşları kafesleri ile satın alarak azat etmek bir gelenek haline gelmişti. 1732’de Lebruyn, 1836’da Dr. Brayner de gezi notlarında Osmanlıda kuşların azat edilmesi geleneğinden bahsetmişlerdir. Evliya Çelebi ise Seyahatnamesinde; “Tatil günleri baylar, bayanlar İstanbul’da kurulan büyük kuş pazarlarına gider, parayla aldıkları kuşları salarlardı” diye kuşlara olan yardımseverlikten söz etmektedir. Günümüze en yakın örnek ise; 2012’de ibadete açılan İstanbul’daki Alaşehir Mimar Sinan Camisi’nde görülmektedir. Cami’nin hemen her köşesinde kuş evi bulunmaktadır. Ancak yeni dönemlerde yapılan kuş evlerinde, Osmanlı dönemindeki işçilik ve görkem, modern mimaride uygulanamamıştır. Ayrıca var olan kuş evleri koruma altına alınmadığından bu yapılar yok olmayla tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlardır.
OSMANLI’DA KURULAN HAYVAN VAKIFLARI
Osmanlı’da hayvan severliğin bir başka yansıması da vakıflar olarak karşımıza çıkmaktadır. Hayvanlara yapılan yardımların resmiyette vücut bulması, kurumsallaşması ve sistemleşmesi adına daha bir önem taşıyan vakıflara örnek vermek gerekirse; İzmir Ödemiş’te Mürselli İbrahim Ağa, Yeni Cami etrafında, hastalanarak sürülerinden geri kalan leyleklerin bakılması ve beslenmesi için ciğer ve işkembe alınmasını şart koşan bir vakıf kurmuştur. 1889’da kurulan bu vakıf kayıtlarında; “… Yeni Camii şerifi meskurda mücair kalan leyleklerin ekilleri (yemeleri) için seneyi yüz kuruş virile…” denilmektedir. Neredeyse tüm Osmanlı şehirlerinde sahipsiz sokak hayvanları için pek çok vakıf kurulmuştur. Örneğin İstanbul’da Koca Mustafa Paşa, Şeyh Evhaddeddin Tekkesi ’ne kediler için günde iki sırık ciğer vakfetmiştir. Mahalle köpekleri için sokak başlarına taştan su kapları yapılmış ve belirli vakitlerde su kovaları bırakılmıştır. Mimar Sinan Kayseri de ki vakfiyesinde: ”Ağırnas köyünde yaptırdığım çeşme ile etrafındaki geniş arazi, hayvanların yemesi, su içmesi ve dinlenmeleri içindir.” demiştir. Ayrıca Osmanlıda göç esnasında hastalanıp, yaralanıp düşen kuşların tedavi edilmeleri için göçmen kuşlar vakfı, kış aylarında sokaklarda yem bulamayan kuşları beslemek için darı vakfı, hayvan ve tohum ıslah eden vakıflar, hayvanlara mera açan vakıflar, güvercin hane yaptıran vakıflar, sokak hayvanlarına ekmek veren vakıflar (Hacı Mustafa Vakfı- İstanbul. 1778- “Her gün taze ekmek alınacak, sokak hayvanlarına yedirilecek” denilmektedir) yanı sıra, kar yağdığında ve soğuklar bastırdığında şehirlere ve kasabalara inen aç kurtların ve kuşların beslenmesi için belirli yerlere düzenli şekilde et, ciğer, sakatat, darı, buğday ve ot koyan vakıflar kurmuşlardır.
SEYYAHLARIN GÖZÜNDEN OSMANLI’DA HAYVAN SEVGİSİ
Avrupalı gezginlerin yazdıkları seyahatnamelerde Türklerin kuşlara, sokakta yaşayan kedi-köpeklere, yük hayvanlarına besledikleri sevgi; onların bakımları için kurdukları vakıflar ve tedavi merkezleri, hayvanları korumaya yönelik çıkarttıkları kanunlardan sık sık bahsedilmesine karşın aynı dönemde Avrupa ülkelerinde hayvan haklarıyla ilgili hiçbir kanun olmaması seyyahların da dikkatlerinden kaçmamıştır. Fransız seyyah Thévenot’un 1656’da İstanbul’da gördüğü, tanıştığı ve sohbet ettiği Türklerin hayvan sevgisiyle ilgili kendisini hayrette bırakan izlenimleri, Batı’nın ve modern dünyanın bu konuda Osmanlı’nın neresinde olduğunun göstergelerinden biridir: “Türklerin bazıları ölürken haftada şu kadar defa şu kadar köpeğe ve şu kadar kediye yiyecek verilmek üzere birçok iratlar (miras, nafaka) bırakırlar yahut bu hayrın işlenmesini temin için fırıncılarla kasaplara para verirler ve onlar da bu gibi vasiyetleri büyük bir sadakatle ve hatta dindarane bir riayetle yerine getirirler. Onun için her gün et taşıyan birtakım kimselerin şart-ı vâkıfa göre ya köpekleri veya kedileri çağırıp etraflarına toplanan hayvanlara et parçaları atışları görülecek şeydir. Bunlar bizim nazarımızda çok gülünç olmakla beraber onlarca öyle değildir’’ der. Fransız şair Lamartine’nin tespitleri de Thévenot’la hemen hemen aynı çerçevededir ama Lamartine şu noktaya özellikle dikkat çekmiştir: “Türkler kuşlara, köpeklere, velhâsıl Allâh’ın yarattığı herşeye hürmet ederler; bizim memleketlerde başıboş bırakılan veya eziyet edilen bu zavallı hayvan cinslerinin hepsine şefkat ve merhametlerini teşmil ederler” der. 1660’lı yıllarda İngilizlerin İstanbul’daki elçilik görevlilerinden olan Paul Ricaut, Guer’in sözünü ettiği hayvanlara özel vakıfların yanı sıra Osmanlıların hayvan haklarına riâyet etme noktasında da ne denli büyük bir hassasiyet, gayret ve hizmet ortaya koydukları hakkında şu ilginç bilgi ve tespitleri aktarmıştır: “Fakir insanlar için kurulan aşevlerinde insanlardan başka kedi ve köpek gibi hayvanlar da doyurulduğu gibi, sırf kedi ve köpek gibi hayvanlar için özel vakıflar da kurmak adetti. Bazı şehirlerde kediler için yapılmış binalar bulunuyordu. Gıdaları için vakıflar kurulmuş; kedilere hizmet için vekilharçlar ve uşaklar tahsis edilmiştir.” 17.yy’da gezgin Jean du Mont, seyahatnamesine; “Türklerin hayırları hayvanlar için bile geçerlidir. Özellikle köpeklere karşı çok müşfiktirler. Türklerde kedi-köpek, at gibi eti için beslenmeyen hayvanları öldürmek suçtur” diye yazmıştır. Alphonse de La Martine 1833 yılında İstanbul’daki izlenimlerinden bahsederken Türklerin tabiata bakışını şöyle ifade eder: “Türkler canlı cansız bütün yaratıklarla barış içinde yaşıyor. İster kuşlar ister ağaçlar ya da köpekler olsun. Tanrı’nın yarattığı her şeye saygı duyuyorlar. Hayırseverlikleri bizde terk edilen ya da zulüm gören bu zavallı türleri de kucaklıyor”. 19.yy. Alman Mareşali Moltke de anılarında “Üsküdar’da hizmet veren kedi hastanesinden” bahsetmiştir. Yıllarca İstanbul’da yaşayan Busbecq; ‘’Bizdeki Hıristiyan seyisler atlarına var güçleriyle bağırmadıkça ve sopa ya da kırbaçlarını atların yan tarafından eksik etmedikçe atın yeterince terbiye edilmiş olduğunu düşünmezken, Türkler atlarını o kadar uysalca seviyorlar ki, atlar sahiplerinin bir sözüyle dizleri üzerine çöküyor ve binicileri atlara o şekilde biniyor’’ diye yazıyordu. Fransız yazar Claude Farere’ın İstanbul’daki hatırasında anlattığı gibi; ‘’Müslüman mahallerinde yaşayan Türk kedileri kendilerine iyi davranıldığı için rahatça dolaşırken, Rum yahut Ermeni mahallerinde yaşayanlar, zalimce davranışlardan dolayı insan görünce selameti kaçmakta bulur’’ der ve Osmanlı’daki hayvan sevgisinin ne boyutta olduğuna dikkat çeker. Sadri Sema, Eski İstanbul Hatıraları adlı eserinde insanların hayvanlarla ilişkisini şöyle anlatır; ‘’Eskiden hayvanlarla insanlar akraba gibi yaşarlardı. Köpekler İslam dininin hükümleri gereğince evlere sokulmazdı. Fakat sokakta bunlara ekmek doğranır, hatta adaklar adanırdı.’’
DÜŞKÜN LEYLEKLER YUVASI: GUREBAHANE-İ LAKLAKAN
NASIL KURULDU?
Göç yolları üzerinde yer alması nedeniyle leyleklerin sıkça görülmesi bu hastanenin Bursa’da kurulmasındaki temel neden olmakla birlikte, Müslümanlar için kutsal olan toprakları ziyaret ettikleri için bu kuşlar bereketli, uğurlu olarak adlandırılmış, hatta ’’hacı baba’’ lakabıyla da anılmıştır. Osmanlıda diğer hayvanlara olduğu gibi leyleklere de bu sebeple zarar verilmemiş aksine koruma altına alınmıştır. Bu hayvanlar, korunmakla kalmamış o dönem için bir ilk olarak tarihte yerini alacak olan Dünya’nın ilk hayvan hastanesinin de kurulmasına vesile olmuşlar, bu hastanenin tarih boyunca seyahatnamelerde, tarihi belgelerde ve edebi eserlerde yerini almasını sağlamışlardır.
Gurebâhâne-i Laklakân olarak adlandırılan bina aslında Osmanlı mimarisi tarzında yapılan ve Fransız Konsolosluğu olarak kullanılan bir binadır. “Düşkün – yaralı leylekler evi” olarak adlandırılmasına karşın, Ahmet Haşim,1921’de Dergâh Dergisi’nde yayınladığı makalesinde bu evi “Çene çalan gariplerin yeri” olarak anlamlandırılmıştır. İlk olarak Setbaşı’nda Hamam sokağında yer alan evinin birkaç odası bu amaca hizmet etmeye başlamıştır. Fransız Konsolosluğu olarak kullanılan bu ev Grégorie Baille’ye aittir. Bursa’da varlıklı bir Osmanlı Ermeni ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelen Grégorie Baille’ye İpek tüccarı olan babası tarafından 1866 yılında şirketi temsil etmek üzere Fransa’ya gönderilir. Dönüşünde 1878 yılında Bursa’daki Fransız konsolosluğunda “drogman” olarak göreve başlar. 1900 yılında konsolos yardımcısı ve daha sonra başkonsolos olur. 1911 yılında emekli olan Grégorie Baille 1914 yılında vefat eder. Söz konusu bina Gurebâhâne-i Laklakân ismini aslında Ahmet Haşim’in 16 Mayıs 1337(1921) tarihli Dergah Dergisi’nde yayınlanan makalesi sonrasında almıştır. Ahmet Haşim’in daha sonra da Gurebâhâne-i Laklakân adını verdiği kitabı 1928 yılında yayınlanır. Bursa hakkında çok önemli bir makale olması nedeniyle bu yazı, Yeni Mecmua’nın 1 Mayıs 1923 tarihinde yayınlanan Bursa özel sayısına da alınır. Bu yazılar sonrasında aslında Fransız Konsolosluğu olarak kullanılan binanın adı Gurebâhâne-i Laklakân olarak kalmış olmasından dolayı Ahmet Haşim aslında bu yapının isim babası sayılır. Ahmet Haşim Bursa’ya mimari akım hakkında bilgi toplamak üzere geldiğinde kentte o zamanki Fransız Konsolos Yardımcısı Grégorie Baille (Bay) ile tanışır. Yazısında da anlattığı gibi Grégorie Baille, Ahmet Haşim’e konsolosluğu gezdirir. Bu arada bahçede beslediği ve bakımını yaptığı iki yaralı leyleği gösterir. Baille bu leylekler için küçük bir de kulübe yapmış, Ahmet Haşim bu insani davranıştan etkilenerek makalesinin adını “Gurebâhâne-i Laklakân” (düşkün leylekler evi) koymuştur. Fazıl Yenisey’in “Edebiyatımızda Bursa” kitabında söz ettiğine göre, adı geçen konut, Hacı Tabak Mustafa isimli bir kişi tarafından Grégorie Baille’dan satın alınmış, ondan Hacı Muharrem’e, ondan da Kebapçı Nurettin İskenderoğlu’na satılmıştır. (Evin o zaman kapı numarası 4’tür). Tabakgil ailesi tarafından kullanımı sırasında tamir görmüş, bir süre Feyha Duraner’in ailesi tarafından da kullanılmıştır. 1950’li yıllarda Rıfat Çelpeşlioğlu tarafından tütün deposu olarak kullanılan bina zaman içinde birçok değişim geçirmiş, 1985 yılında apartmana dönüştürülmüş, 2008 yılında Osmangazi Belediyesi tarafından kamulaştırılmış restorasyon projesi tamamlandıktan sonra da Bufsad’a tahsis edilmiştir.
GÜNÜMÜZDE GUREBAHANE-İ LAKLAKAN NASIL GÖREV YAPIYOR?
Günümüzde bu hastane Bursa Osmangazi Belediyesi tarafından yeniden açılmış ve gelecek nesillerin de bu hastaneden haberdar olması için önemli bir adım atılmıştır. Orijinalliğini yitirmiş olan binanın, fotoğraf sanatçısı Auguste Léon tarafından 1913 yılında çekilen fotoğrafları nedeniyle binayı daha iyi tanıma şansı bulunabiliniyor.
Albert Kahn Koleksiyonunda bulunan bu fotoğraflar 2001 yılında Neslihan Türkün Dostoğlu’nun kitabında yayınlandı. Sonuç olarak, çok güzel bir “hayvan hastanesi” idealini edebileştiren Ahmet Haşim’in Gurebâhâne-i Laklakân makalesi ile Fransız Konsolosluğu binasını “hayvan hastanesi” olarak bir şöhrete kavuşturmuş fakat bu fikrin babası ve ilk uygulama alanı olan Bursa Kavaflar Çarşısı’na maalesef hak ettiği önem verilmemiştir. Neyse ki yıllar sonra Osmangazi Belediyesi tarafından 2007 yılında kamulaştırılarak yeniden hayata geçirilmek istenen Gurabahane-i Laklakan binasının restorasyon maliyeti bir inşaat firması tarafından karşılanmıştır. Toplam kullanım alanı 350 metrekareden oluşan bina üç katlıdır. Hayvan sağlığı ve rehabilitasyonu konusunda binanın giriş katında veterinerler tarafından hizmet verilmesi planlanmıştır. Binanın arka tarafında 50 metrekarelik bir de bahçe bulunmaktadır. Hastanenin açılış haberi, 15 Ocak 2010 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde şu haberle gündemde yer almıştır; Bursa’da 19. yüzyılda göçmen kuşların tedavisinin yapılması için kurulan ve dünyanın ilk hayvan hastanesi olduğu söylenen Osmanlılar zamanında ‘Gurabahane-i Laklakan’ olarak adlandırılan Düşkün Leylekler Evi, merkez Osmangazi Belediyesi’nce restore ettirilmiştir. Osmanlı Devleti tarafından sakatlanmış ve yaralı leylekler başta olmak üzere göçmen kuşların bakımının yapılması amacıyla kurulan hastane, belediyenin veteriner işleri müdürlüğüne bağlı olarak kedi, köpek, kuş gibi hayvanlara sivil mimari örneği yeni binasında yıllardır hizmet veriyor. Aşı, enjeksiyon, pansuman gibi tedaviye yardımcı hizmetlerin verildiği merkezde, ciddi vakalar ise sahipsiz Hayvanlar Doğal Yaşam ve Tedavi Merkezi’ne sevk ediliyor.
HAYVAN HAKLARI VE TARİHSEL GELİŞİMİ
Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan tarihimizde önemli bir yere sahip olmalarına, hemen hemen her dönemde ayrı bir önem verilmesine rağmen hayvanlarla ilgili kanun ve düzenlemeler çok uzun yıllar sonra yapılmaya başlamıştır. Osmanlı döneminde ve onun öncesindeki dönemlerde hayvanları korumaya yönelik düzenlemeleri padişah fermanlarında, belediye kanunlarında ve yabancıların, kaleme aldıkları seyahatnamelerde görmek mümkündür. Osmanlı’da hayvan haklarına yönelik ilk düzenleme Sultan III. Murad zamanından 1587 yılında yapılmıştır. III. Murad tarafından 19 Mart 1587’de İstanbul Kadısı’na gönderilen fermanla, hamalların taşımacılıkta kullandıkları at, katır vb. hayvanlara tahammüllerinin üzerinde yük taşıtmalarının yasaklandığı; hayvanların bakım ve beslenmesine ihtimam gösterilmesi gerektiği ve fermandaki ikaz ve hükümlere uymayanların cezalandırılacağı bildirilmiştir. Bu ferman aynı zamanda “Dünyada hayvan haklarına dair ilk düzenleme” olma özelliğine de sâhiptir. 9 Şubat 1829 tarihli Osmanlı arşiv belgesinde ise odun, kömür, kereste gibi yükleri taşıyan atlar ve genel anlamda yük hayvanlarıyla ilgili şu ikazlar Osmanlı’nın hayvan haklarını korumak için gösterilen önemin ispatıdır diyebiliriz : “Hamalların Cuma günleri hayvanları tatil etmeleri (çalıştırmamaları), hayvanlara güzelce bakmaları, yüklerini boşalttıktan sonra hayvanlara binmemeleri eskiden beri uyulan bir usuldür. Ancak son zamanlarda buna uyulmadığı görülmüş olup, gerekli tedbirler alınacaktır.” 2 Ekim 1856 tarihli belgede, yük taşıyan hayvanlara iyi davranılması için öteden beri uygulanan kurallar hayvan sâhiplerine yeniden hatırlatılmıştır. Hayvanları koruma amacıyla ilk sistemli adımlar Robert Koleji’nin öğretmen ve öğrencileri tarafından oluşturulan “Şefkat Kolları” aracılığı ile atılarak, 1912 yılında Türk tarihinin ilk hayvanları koruma derneği olan” İstanbul Himaye-i Hayvanat Cemiyeti” kurulmuştur. Birinci Dünya Savaşı nedeniyle faaliyetleri durdurulan dernek, Cumhuriyet’in ilanından sonra, Atatürk’ün direktifleri ile 1923 yılında “Türkiye Hayvanları Koruma Derneği” olarak faaliyetlerini sürdürülmüştür. 1955’te ise Ankara’da Celal Bayar’ın öncülüğünde Hayvanları Koruma Derneği kurulmuştur. 1980’li yıllara geldiğimizde henüz Türkiye’de hayvanları koruma altına alan bir kanun bulunmamaktaydı. Bununla ilgili ilk çalışma İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Öğretim üyesi olan Prof. Dr. İsmet Sungurbey tarafından başlatılmıştır. Hayvanların korunmasına ilişkin tüm bu çabalara rağmen, sokak hayvanlarının korunmasına yönelik ilk kapsamlı kanun 2004 yılından önce çıkarılamamıştır. Hayvanları Koruma Kanunu 24 Haziran 2004’te “Hayvanları Koruma Kanunu’nun kabul edilmesiyle hayvan hakları resmi olarak güvence altına alınmış oldu. 5199 numaralı Hayvanları Koruma Kanunu’nun 4. maddesiyle hayvanlara resmi olarak yaşama hakkı verildi. Hayvanlara işkence edilmesi ve öldürülmesi yasaklandı, cezai müeyyideler getirildi. Ancak yıllar içinde beliren eksiklikler yeni bir yasanın gerekliliğini ortaya çıkardı.
SONUÇ
Tarihimiz boyunca insanımızın doğaya ve hayvanlara ne kadar önem verdiğini ve bu değerlerle iç içe yaşayarak kendini onların bir parçası olarak gördüğünü söyleyebiliriz. Hayvan haklarına karşı tarihimizdeki ile günümüz Türkiye’sindeki yaklaşımlar arasında hatırı sayılır derecede farklılıklar olduğunu ve toplumumuzun ne yazık ki bu konuya eskisi kadar hassasiyetle bakmadığını görüyoruz. Bu konuda öncelikle insanlarda farkındalık yaratmak için küçük yaşlardan itibaren verilen eğitim önemlidir. Böylece daha duyarlı bireyler yetiştirilecektir.
YARARLANILAN YAZI VE KAYNAKLAR
Erol Göka- Türk Grup Davranışı- Aşina Kitaplar- Ankara.2006- S.108
Türklerde Hayvanın Önemi-Necdet Bayraktaroğlu-sf1http://www.necdetbayraktaroglu.com/turklerde-hayvanin-önemi
Ahmet Akgündüz- İslam ve Osmanlı Çevre Hukuku-Osmanlı Arş. Vakfı Y.-İst.2009-sf54
Osmanlı Devlet Teşkilatı- Türkiye Gazetesi Yay.-İst.2006-S.376.377-sf55
Osmanlı Devlet Teşkilatı- Türkiye Gazetesi Yay.-İst.2006-S.376.377-sf 56
Murat Bardakçı- Hayvan Soykırımı- Habertürk-7 Ekim 2012
Osmanlıda Hayvan Sevgisi ve Hayvan Hakları-Yeni Dünya dergisi-İsmail Çolak-sf1-2
https://listelist.com/osmanli-kus-evleri
https://www.dunyabulteni.net/genel/turklerde-hayvan-sevgisi-h235271.html
Yeni Dünya Dergisi-İsmail Çolak – Tarihçi-Yazar- sf 3
Tarihte İlginç Vakıflar-Vakıflar Gn. Md. Yay.-İst.2012-S.117.26.84.14
Jean de Thévenot, 1655-1656’da Türkiye, Çeviren: Nuran Yıldız, İstanbul, 1978
2014 Mart Derin Tarih dergisinden alıntı –Sayı 24
Raif Kaplanoğlu, Bursa Hakimiyet, 14-5-2007
Kaynakça Dergâh. 16 Mayıs 1337(1921).Ic. No:3 Dostoğlu, Neslihan Türkün
Haber: Ahmet Şahin https://www.trthaber.com/haber/yasam/gecmisten-gunumuze-turk-toplumunda-hayvan-haklari-370350.html
