İsrail’in Şiddet Gündemi İçinde Komploculuk Merakı ve Yahudi Kimliğini Yeniden Düşünmek

Gerçekliğin kaybolmaya yüz tuttuğu ve sözde bilim adına inşa edilen anlatıların iktidarı çağında komplo teorileri hepimizin ilgisini daha fazla kazanmaya başladı. Sınıf çatışması temelli Marksist ekonomi politiğin emperyalizm söylemindeki gerçekliğin yerini kimliği belli olmayan ve mutlaka arkasında dini amaçlar aranmak zorunda olan, sonucunda da dar bir grubun iktisadi gücünü pekiştiren çeşitli mitolojik hikayelerin muğlaklığı almıştır. Komplo teorilerine inanmanın anti-entelektüalizmin yükselişi ile doğrudan ilgili olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir. Bunun en önemli sebebi her şeyin “kolayca” algılanıp “hızlıca” tüketildiği bir çağda uzun ve derinlikli emek gerektiren entelektüel faaliyetin güncel ihtiyaçlarla uyumsuz olmasıdır.

Günümüz “aydın”larının yeri geldiğinde ziyadesiyle komploculuktan beslenerek elle tutulur, gözle görülür somut hegemonya mücadelelerini bilinmeye kimliklere ve kesinliğinden şüphe duyulan teolojik projelere indirgemesi ise bir yandan hayal kırıklığı yaratmakta öte yandan sözde mücadele ettiği şeye karşı toplumu daha fazla edilgen bir pozisyona sokmaktadır. Bu çerçevenin çizilmesinin nedeni bu meseleyi soyut bir temelde uzatmak değil İsrail’in gündemi her daim sıcak tutan şiddet sarmalı içinde bu meselelere en çok konu olan Yahudi kimliği üzerinden geliştirilen komplolara dair birkaç söz söyleyebilmek için zemin hazırlamaktır.

Bu bağlamda İsrail devleti ve Yahudi kimliğinin çok fazla ön plana çıktığını hatırlatmamız gerekir. Türkiye’de de İsrail’in ve Yahudi kimliğinin dünyanın yönetimine dair tartışmalarda her zaman üst sıralarda olduğunu görüyoruz. Ancak devlet ve kimlik ile ilgili görüşler belirli dönemlerdeki davranış biçimlerini açıklamak ziyade ağırlıklı olarak bir kimliğin doğuştan gelen özellikleri olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımlamalar da genellikle olumsuz tanımlamalardır. Türkiye özeline bakıldığı zaman Yahudi kimliği ve İsrail ile ilgili imajın özellikle de muhalif çevrelerde oldukça olumsuz olduğu malumdur. Bunun ortaya çıkışında iki önemli husus bulunmaktadır. Bunlardan ilki ve daha gerekçi olanı İsrail Devleti’nin başta Filistin olmak üzere uyguladığı şiddet ve Yahudi kimliğine üstün ayrıcalıklar yükleyen ayrımcı politikalarıdır. Diğeri ise “dünyayı yönetmek” başlığı altında Yahudilere yüklenen ve tarihsel gerçekliği epey aşan kurguyla karışık mitolojik hikayelerdir.

2. Dünya Savaşı sürecinden itibaren Türkiye’de İslamcı-muhafazakâr kanatta karşılık bulan Yahudi kimliği üzerine kurulu komplo teorileri 2000’li yıllara gelindiğinde ulusalcılığı da içine alan çok daha geniş çevrede karşılık bulmaya başlamıştır. Geçmiş dönemde tanıklık ettiğim pek çok toplantıda ve sohbette de yakından gözlemleme fırsatı bulduğum bu durum İsrail’in ve Yahudilerin tarihteki ve dünya politikasındaki yerini soğukkanlı bir biçimde okumaktan uzak, yalnızca tehdit algıları ile bürünmüş ve hiçbir ayrım gözetmeden bir devletin ve kimliğin tümüne yönelik olarak kurgulanmış bir öfkeye bırakmıştır. Her daim büyük projelerin ve küresel yönetimin esas kurgulayıcısı olarak lanse edilen bir devletin yaptıklarından daha çok henüz yapmadıkları ve kesinleşmemiş projeler üzerinden eleştirilmesi, reel bir teorik zeminden metateorik bir tevatüre doğru kayışı beraberinde getirmiştir.

Şimdi buraya kadarki soyut gibi görünen anlatıyı daha somut hale getireceğimiz bazı örnekler verelim ve bazı önyargılara karşı muğlak noktaları biraz gidermeye çalışalım.

Yahudilerle ilgili en yaygın kanılardan biri dünyadaki tüm Yahudilerin para ile güçlü bir ilişki kurması ve bunun da kimlikleri ile ilgili olduğuna dair inançtır. Yahudilerin para ile ilişkisini anlayabilmek için iki büyük sürgün sonrası Avrupa’ya göç eden Yahudilerin yaşam biçimleri ve tarihi üzerine daha ciddi okumalar yapmak gerekmektedir. Pek çok ülkede başta inanç farklılıkları olmak üzere “öteki” pozisyonuna düşmeleri ve tek güvencenin sermaye birikimi olması seçeneğine nasıl sürüklendiğini de idrak etmek gerekir. Diğer pek çok toplum gibi doğuştan zengin olmayan bir toplumun belirli bir bölümünün (özellikle de Batı Avrupa’dakilerin) zenginleşmesi bütün Yahudilere kapsamadığı gibi bunun arkasında teolojik hikayelerden ziyade kapitalizmin dinamiklerini aramak daha yerinde olacaktır. Öte yandan Yahudilerin zenginleşmesinde bir kasıt aranıyorsa Avrupa’da bunu ilk olarak hangi Yahudi olmayan iktidar tarafından fitilin ateşlendiğini de sorgulamak gerekir.

İkincisi ezoterizmin seküler kitleler arasında güçlü bir şekilde yaygınlaşması ile “dinden uzaklaşmanın konforuna” karşılık yeni bir tip din olarak komplo teorileri ve spritüalist yönelimler içiçe geçmiştir. Buradaki “Yahudi” kimliği anlatısının temel özelliği insan dışı varlıklar olmaları ve kıyameti hızlandırarak şeytanın dünyaya hükmetmesini kolaylaştırdıklarına dair faşizan bir söylemin çok güçlü bir yer edinmesidir. Bu akıl dışı söylemlerin seküler kitleler arasında yaygınlaşmasının bütüne dair bilgi eksikliği ile yakından ilişkili olduğunu söylemek gerekir. Zira Yahudi kimliğini mevcut düzene karşı köklü bir karşıtlık içinde gören ve özcü bir kötülük atfeden sözde seküler yönelimlerin dikkat etmediği en önemli detay Yahudi kimliği üzerine inşa edilen tüm bu özcü fikirlerin hiçbir bilimsel temele sahip olmaması ve bunların ilk olarak Katolik kiliselerinde ortaya atılmış olmasıdır. Türkiye’de uzun yıllar yalnızca İslamcı-muhafazakarlar tarafında savunulan “Yahudi komploları” meselesi kimlikçi siyasetin dünya üzerindeki etkisi de gözönüne alınarak ülkede daha geniş bir alıcı kitlesi bulmuştur. Halbuki “kıyametçi” teolojik yaklaşım yalnızca Yahudiliğe ait değildir. Hristiyan Evangelistlerin de bu konuda Evangelist Yahudilerle aynı noktada buluştuğunu unutmamak gerekir.

Üçüncü bir mesele, her taşın altında İsrail arayan tümdengelimci jeopolitik açıklamalardır. İsrail’in sahip olduğu gücü amacının ötesinde kurgulayan bu yaklaşımların dünya analizleri yalnızca ABD ile müttefikliğe indirgenmektedir. Öte yandan da Yahudilerin dünyayı yönetmek istediğine dair varsayımların bir gerçeklik olarak kendini göstermesidir. Reelpolitik dinamikler açısından hiçbir şekilde mümkün olmayan bu yaklaşım özellikle de Büyük Ortadoğu Projesi’nin zorlama bir türevi olan Büyük İsrail Projesi’dir. Dünyanın başat aktörlerinin hegemonya projelerinin gerçekliği ve kritik coğrafyalardaki paylaşım mücadelesi yakıcı bir gerçeklik olarak karşımızda durmasına rağmen üzerinde bir oydaşma olmayan ve bir kısmı ülkelerin dış politika simülasyonlarından ibaret olan ancak sansasyonel gücü yüksek söylemlerin tartışmasız tek gerçek olarak sunulduğu görülmektedir. Burada iki temel sorun ortaya çıkmaktadır. Bunlardan ilki dünyanın diğer devletlerinin ve kimliklerinin siyasetin belirlenmesindeki rolün küçümsenmesi diğeri de belirli bir ülkenin ve kimliğin olduğundan daha büyük ve güçlü gösterilerek tersinden bir reklamının yapılıyor olmasıdır. Tehdit olarak görülen devletin ve kimliğin aşırı bir güç olarak gösterilmesi kitleleri daha edilgen bir noktaya sürüklemekte ve bu tehdide karşı kaderine razı olmaya zorlamaktadır.

Dördüncüsü dünyadaki tüm Yahudilerin Siyonist olduğuna dair içeriksiz ve İsrail’i monolitik bir devlet zanneden argümanlardır. Birincisi, Siyonizm dahi kendi içinde birbirine karşıt yorumlara sahipken bizim bu kavramı yalnızca yayılmacı ve ırkçı yorumları üzerinden tanıyor olmamızdır. Siyonizmin imajını sağ siyasetin belirlemesi ise tarihsel koşulların bir ürünüdür ve diğer yorumları gölgede bırakacak kadar güçlü bir noktadadır. İkinci olarak farklılıklara rağmen Yahudilerin tamamı Siyonist değildir. Dinsel olarak başta Haredi Yahudiler olmak üzere çok sayıda anti-siyonist grup bulunmakta ve dünyanın farklı yerlerindeki Filistin’e destek eylemlerine kefiyeleri ile katılmaktadır. Öte yandan İsrail’in saldırgan politikaları İsrail dışında yaşayan Yahudi gençliğin içindeki anti-siyonist eğilimleri güçlendirmektedir. İsrail içinde de siyasal yaşamın merkez solunda kalan partiler -sonucu etkileyemeseler dahi- ırkçı sağ iktidarın katliamını onaylamamaktadır. Radikal solda tek başına yer alan ve az sayıdaki vekille Knesset’te temsil imkanı bulan Hadaş İttifakı ise İsrail’in emperyalist katliam politikalarına güçlü bir şekilde karşı çıkmayı sürdürmektedir.

İsrail devleti bugün bir terör devletidir. Kitlesel katliamlardan vazgeçmeden arkasına aldığı tüm uluslararası destekle küstahça Filistin’i kana bulamaktadır. Ancak bunun sebeplerini insanların doğuştan tercih etmediği kimliklerde ve parçası olmadığı tarihselliklerde aramak oldukça yanıltıcı noktalara sürükleyebilir. Özcü yaklaşımların önünde sonunda geleceği noktanın ırkçılık olduğu da tecrübe ile sabittir. Eleştiri bağlamını Hristiyan teolojisinin masalları üzerinde değil güncel jeopolitik ve ekonomik denklemler üzerinden aramak bilimin gereğidir. Gri tonlarını kaybeden bir konfor arayışımız varsa ve bu kadar karmaşık konunun kapılarını açan tek bir anahtar istiyorsak o zaman tüm bu hurafelerin peşinden gitmeye devam edebiliriz. Mevcudu soğukkanlı biçimde anlamak yerine çok biliyormuş gibi görünmek için niyet okuyucu bir retrospektif üzerine makro retorikler inşa edildiği takdirde içine düşülecek anti-semitik çukurun yalnızca İsrail’de kanla beslenen ırkçı sağın ve ABD’deki lobinin ekmeğine yağ süreceğini de bir kenara not etmek gerekir.

Bunları da sevebilirsiniz