Zamanın Estetiği

İnsan zamanı saatlere, takvimlere, ajandalara sığdırabileceğini sanır. Doğum günleriyle çoğalttığını, yıl dönümleriyle işaretlediğini, yaprakları kopardıkça eskittiğini düşünür. Belki de bu, kendi faniliğimizle girdiğimiz hüzünlü bir iddiadır. Bazı düşünürler zamanın başlı başına bir varlık değil, insan zihninin boşluğu anlamlandırmak için kurduğu düzen olduğunu söyler. Belki de zaman, biraz da dünyayı bölümlere ayırma biçimimizdir. Günü sabaha, öğleye, akşama; ömrü çocukluğa, gençliğe, yaşlılığa, hatıraları dünlere ve artık geri gelmeyecek anlara ayırırız. Estetik de buna benzer. Birinin güzellik dediğine, başkası biçim diyebilir. Çünkü insan gördüğü şeyi kendi geçmişiyle, yarasıyla, özlemiyle ve bekleyişiyle algılar. Zaman algımız da böyledir herkesin içinde başka türlü akar. Ama bütün bu öznel algının ötesinde, evrenin kendi yasalarıyla işleyen nesnel bir düzeni de vardır. İnsan tam da burada, kendi iç zamanı ile evrenin değişmeyen yasaları arasında sıkışır. Bir yanda hatıraları, sezgileri, korkuları ve umutları vardır; diğer yanda kırılan bardağı yeniden birleştirmeyen, sönen ateşi kendiliğinden yakmayan, giden anı geri getirmeyen büyük evren düzeni. Zamanı ölçtüğümüzü zannederken, aslında kendi ömrümüzün kum saatine bakarız. Her düşen kum tanesi, yalnızca bir saniyeyi değil, bizden sessizce ayrılan bir parçayı da taşır. Zaman, geçip giden saniyelerin ötesindedir. Kâğıda çizilmiş rakamları, duvarda yürüyen akreple yelkovanı, telefon ekranında değişen sayıları aşan, insanın içinden sessizce geçen varlık hâlidir. O, varlığımızın içinden usulca geçen büyük bir yontucudur. Bizi biçimlendirir, inceltir, törpüler, bazen kırar, bazen pişirir. Bir gün batımı neden insanın içine işler? Çünkü yalnızca günün bittiğini görmeyiz. Bizden bir parçanın daha karanlığa karıştığını sezeriz aslında. Güneş ufkun ardına çekilirken, içimizde de bir şeyler ağır ağır yer değiştirir. Aynı akşam bir daha olmayacaktır. Aynı ışık, aynı gökyüzü, aynı bakış, aynı insan olmayacaktır. Zamanın acı güzelliği… Bir şeyin kıymeti, çoğu zaman elimizden kayıp gittikten sonra anlaşılır ve geride bıraktığı boşluk gidenin hayatımızda ne kadar yer tuttuğunu gösterir. Zaman bize sevmeyi değil, yitirmeyi öğretir. Yitirdikçe de neyi, ne kadar derinden sevdiğimizi anlarız. Belki de insan, zamanın içinden alıp götürdüğü insanları, sesleri, yüzleri, anları yani zamanın içinden söküp götürdüğü parçaları özler. Evrenin düzenli olandan dağılana, bütünden parçalanana doğru ilerleyen bir yasası vardır. Bilim buna entropi der. Bardak kırılır parçaları kendiliğinden birleşmez. Ateş söner geriye soğuk kül kalır.

Açılan bir koku odaya yayılır ama kendi kendine şişesine dönmez. İnsan ise bu çözülmenin ortasında bütünlük kurmaya çalışan varlıktır. Kalıcı olanı ararız. Taşa kazırız, kâğıda dökeriz, bir çocuğun gülüşüne emanet ederiz, mezar taşına isim oluruz, duanın içine saklanırız. Evren dağılırken insan toplamaya çalışır. Gidenin ardından iz, kaybolanın ardından anlam, eksilenin ardından hikâye bırakmak ister. Dağılmakta olan evrende, anlamdan bir kale inşa etme telaşıdır yaşadığımız. Bu yüzden insan, bana göre, yalnızca yaşayan bir varlık değildir. İnsan anlam arayan yaradır çokça. Zamanın estetiğiyle iyileşmeye çalışan, her kayıptan sonra kendini yeniden kurmaya uğraşan bir yara… Pürüzsüzlükte değil, izde saklıdır güzellik. Yaşadığımız çağ kırışıklığı yenilgi, eskimişliği kusur, yavaşlamayı eksiklik sayıyor. Oysa her çizgi, bedenin zamana tuttuğu tanıklıktır. Gülüşün bıraktığı ince kıvrım, uykusuzluğun göz çevresindeki gölgesi, beklemenin yüze vurduğu durgunluk… Bunlar yalnızca yaş almanın değil, yaşamış olmanın izleridir. Bir arkeolog olarak bilirim zaman maddeye dokunduğunda onu sadece eskitmez. Her çatlağı, aşınmayı, kırığı geçmişin sessiz tanıklığını taşıyan arşive dönüştürür. Yıpranmış bir taş, yepyeni bir mermerden daha derin konuşur bazen. Çünkü o taş yağmuru, rüzgârı, üzerinden geçen ayakları, kapısında bekleyen insanları, sessizce kapanan akşamları saklar. Sararmış bir mektup, dijital bir mesajdan daha çok kalp taşır. Eski bir evin kapı eşiği, oradan girip çıkan hayatların soluk izini tutar. Güzellik, çoğu zaman kaybolmakta olduğu için insanın içine işler. Bir çiçek yalnız açarken güzel gibi gelir ama solarken de hakikati söyler. Açarken umudu anlatır, solarken faniliği… Bir gülün zarafeti renginde değil, o rengin yavaş yavaş dünyadan çekilişindedir. Çünkü insan kalbi, kalacak olandan çok gidecek olanın kıymetini bilir. Zamanın dokunduğu her şey bize hiçbir şeyin sonsuza dek aynı kalmayacağını hatırlatır. Öyleyse her şey daha dikkatli sevilmeli. Büyük Patlama teorisi, evrenin başlangıcına dair kozmolojik eşiği anlatır. Düşünen zihin için bu başlangıcın ötesinde zamanın ve mekânın insan aklını çaresiz bırakan sınırıdır. “Önce ne vardı?” diye sorarız. Oysa “önce” kelimesi bile zamana aittir. Eğer zaman dediğimiz dokunun kendisi evrenle birlikte anlam kazanıyorsa, zamanın olmadığı bir yere zamanın diliyle soru sormaya çalışıyoruz demektir. İnsan öncesizliği kolay kavrayamaz. Fani olan akıl, sonsuzluğu kendi dar odasına almak ister. Her kapının arkasında başka bir kapı, her başlangıcın ardında başka bir başlangıç arar. Oysa bazı hakikatler, dilimizin yetersizliğinden dolayı karanlıkta kalır. Tasavvuf burada bilimin karşısına geçmez. Bilimin sustuğu yerde saygılı bir sükûtla durur. “Sır” der. Sır, aklın haddini bilmesidir. Çünkü her şeyi açıklama hırsı da bir kibirdir. Bazen insanın en büyük idraki, bilmediğini bilmesidir.

Bizler, 13,8 milyar yıllık kozmik tarihin içinden gelen kısa süreli misafirleriz. Yıldızların içinde pişmiş elementlerden, uzak patlamaların küllerinden, evrenin derin geçmişinden yapılmışız. Fakat insanı benzersiz kılan yalnızca yıldız tozundan yapılmış olması değildir. İnsan, yıldız tozunun kendine dönüp “Ben kimim?” diye sormasıdır. Evren genişler, galaksiler uzaklaşır, yıldızlar doğar ve ölür. Bütün hareketin ortasında insan, kendi ömrünü düşünür. Bir fotoğrafa bakar, geçmişin kapısı açılır. Bir koku duyar, çocukluğu geri gelir. Bir ses işitir, yıllar önceki bir an bütün ağırlığıyla içine çöker. Fiziksel zaman ile yaşanmış zaman birbirinden ayrılır. Saatin zamanı herkes için aynıymış gibi görünse de insanın zamanı aynı değildir. Ameliyathane kapısında bekleyen bir baba için on dakika, ömre dönüşebilir. Sevdiğinin yanında oturan bir genç için üç saat, nefes kadar kısa gelebilir. Yas tutan için sabah olmaz. Hapisteki insan için gece uzar. Demek ki zaman, insanın ilmek ilmek dokuduğu korkuyla daralan, sevinçle genişleyen, bekleyişle ağırlaşan, aşkla hafifleyen bir kumaştır. Einstein zamanın mutlak olmadığını gösterdiğinde, belki de insanın yalnızlığına bilimsel bir kapı araladı. Eğer zaman herkes için aynı akmıyorsa, herkes kendi ömrünün içinde biraz yalnızdır çünkü. Fizik bunu hız, kütleçekimi ve gözlemcinin konumuyla açıklar. İnsan ise bekleyişin ağır saniyesinde, aşkın durdurduğu anda, yasın uzattığı gecede yaşar. Kederin zamanı başkadır, aşkın zamanı başka. Bekleyişin zamanı başka, huzurun zamanı başka. Tasavvuf buna hâl der. Aynı yağmur bir gün rahmettir, başka bir gün hüzün. Aynı sessizlik bir gün yalnızlıktır, başka bir gün iç huzuru. Aynı oda bir zamanlar yuva iken, kayıptan sonra boşluğa dönüşebilir. Mekân aynı kalsa da insanın hâli değişir. Hâl değişince zaman da değişir. Belki de bu yüzden Sufiler vaktin evladı olmaktan söz ederler. İnsan çoğu zaman geçmişin pişmanlığıyla geleceğin endişesi arasında kalır. Dün kalbini çeker, yarın zihnini kemirir. Oysa hakikat, çoğu zaman bugünün sessiz kapısından içeri girer. Bu bağlamda “Dem bu demdir” sözü, varlığın uyarısıdır. Çünkü insanın elinde gerçekten sahip olduğu tek şey aldığı nefestir. Nefes… Ne kadar sıradan görünür ne kadar büyük bir emanettir. Varlığın zamana verdiği tek kişilik cevaptır. Geçmiş elimizden kayıp gitmiştir. Gelecek henüz bize verilmemiştir. Ancak nefes, an, bakış, idrak bizdedir. İnsan, nefesin hakkını vererek olgunlaşır. Oysa modern çağ bize zamanı yönetmeyi öğrettiğini iddia ediyor. Daha hızlı ulaşmayı, daha hızlı üretmeyi, daha hızlı tüketmeyi, daha hızlı unutmayı başarı sayıyor. Takvimler dolu, ekranlar açık, bildirimler susmuyor. Herkes bir yere yetişiyor çok az insan kendine varıyor. Zamanı kazandığını sanan modern insan, çoğu zaman hayatı kaçırıyor. Hız, her zaman ilerlemek değildir. Bazen hız, insanın kendi ruhunun yanından geçip gitmesidir. Rutinler içinde yaşayan zihin, zamanı fark etmeden tüketir. Her gün aynı yollardan geçer, aynı cümleleri kurar, aynı telaşlara uyanırız. Yeni bir şey görmediğimizde, yeni bir anlam üretmediğimizde, hayat zihnimizde kısalır. Sonra bir bakarız ki, aylar geçmiş, yıllar geçmiş gerçekten yaşamaktan çok, tekrar etmişiz. Belki yetişkinliğin en büyük hüznü zamanın kısalması yerine farkındalığın azalmasıdır. Çocuklar için yaz tatili sonsuzdur. Çünkü çocuklar anın içindedir. Taşla oynarken yalnızca taşla oynarlar. Bir karıncayı izlerken sadece onu izlerler. Dondurma yerken dünya dondurmadan ibarettir. Çocuklar zamanı kullanmaz, zamanın içine yerleşirler. Yetişkinler ise zamanı böler, planlar, satar, satın alır, erteler, harcarlar. Zamanın efendisi olduğunu sanırken en yorgun işçisine dönüşürler. Oysa zamanı yaşamanın başka bir yolu dikkattir… Çiçeğe bakmak, onun rengini görmekle kısıtlanır mesela. Açtığını ya da solmaya başladığını fark etmeden çiçeğe baktığını düşünenlerle doludur hayat… Bir insanı dinlemek, kelimelerini duymaktan mı ibarettir? Dinlemek, kelimelerin arkasındaki suskunluğu sezebilmektir. Sofrada bulunmak kültürümüzde önemlidir. Çünkü sofra aynı zamanda bir daha belki hiç toplanamayacak insanların kıymetini bilmektir. Farkındalık dediğimiz şey, zamanın içinden uyanık olarak geçmektir. Aydın insan da burada belirir. Aydın olmak çok bilmek anlamına gelmez. Bildiğinin ağırlığıyla daha derin bakabilmektir. Saatin tik taklarına köle olmayan, fakat zamanın fanilik dersinden de kaçmayan kişi aydındır. Ne bir unvan ne bir kibir … Sorumluluktur aydın olmak. Evrenin büyüklüğüne bakıp kendi küçüklüğünü aşağılanma saymadan, o küçüklüğün içinde anlam kurma sorumluluğunu duymaktan bahsediyorum. Zamanın içinde birer toz zerresiyiz. Fakat o toz zerresi, evrenin kendi hikâyesini okuduğu ve unuttuğu her şeyi yeniden hatırladığı, yaşayan bir hafıza hücresidir. Bu yüzden ömrümüz kısa diye değersiz değildir. Aksine, kısa olduğu için ciddidir. Bitecek olması, hayatı hafifletmez ağırlaştırır. Sevdiğimiz insanı sonsuza kadar yanımızda tutamayacağımızı bilmek, sevgiyi azaltmaz sevgiyi daha ahlaklı, daha dikkatli, daha sahici kılar. Zaman, sevginin ciddiyetidir. Birini sevmek, değişeceğini bilerek sevmektir. Bir şehri sevmek, eski hâlinde kalmayacağını bilerek sevmektir. Bir yüzü sevmek, o yüzün yıllar içinde başka bir yüze dönüşeceğini bilerek sevmektir. Zamanın yenemediği sevgi, zamanın içinden geçerken inceliğini kaybetmeyen sevgidir. Zaman bize ne yapıyor ve biz zamanın içinden nasıl geçiyoruz? Çünkü zaman geçer ama herkes zamandan geçemez. Zamandan geçmek, yılların içindeki terbiyeyi duymaktır. Kimi insan yaş aldıkça sertleşir, kimi insan incelir. Kimi yalnız yorgunluk biriktirir, kimi hikmet. Kimi acısını kırgınlığa dönüştürür, kimi merhamete. Aynı zaman herkese aynı dersi vermez. Zamanın öğretmenliği kadar, insanın talebeliği de önemlidir. Tasavvufta “pişmek” diye bir kelime vardır. Hamdım, piştim, yandım…Bu söz zamanın insan üzerindeki estetiğidir.

Ham insan zamanı tüketir. Pişen insan zamanı dinler. Yanan insan, zamanın ardındaki manayı arar. Belki insan, ancak yandığı yerden aydınlanır. Zaman bize dönüşümü de gösterir. Tohum toprağın altında kaybolur ama filize dönüşür. Gençlik gider ama yerini bazen zarafete bırakır. Acı geçmez belki ama biçim değiştirir ve insana başkasının acısını duyma kabiliyeti verir. Kayıp, bazen gereksiz kalabalığı temizler. Zamanın terbiyesi insanı kendi fazlalıklarından arındırmak olabilir. Bunu görebilmek için hayata yalnız tüketilecek bir süre olarak bakmamak gerekir. Ömür, insana emanet edilmiş anlam imkânıdır. Ne kadar yaşayacağımızı bilmeyiz. Fakat nasıl yaşayacağımıza dair her an tercih yaparız. Bir cümleyi kırarak da kurabiliriz, iyileştirerek de. Bir günü öfkeyle de kapatabiliriz, şükürle de. Bir insanın kalbinden hoyratça da geçebiliriz, iz bırakarak da. Zaman bütün bunların şahididir. Zaman akar, bardak kırılır, çiçek solar; evren dağılır. Ama insan, dağılmanın ortasında anlam kurduğu her an, geçip giden değil, tanıklık eden olur. Çünkü zaman bizi bize gösterir.

Saatler ilerliyor sanırız.

Oysa asıl yürüyen, içimizdeki hakikattir…

Bunları da sevebilirsiniz