Öğretmeni Köleleştiren Bir Yıkım Süreci

Neresinden tutsan lime lime dökülen bir Türkiye sahnesi söz konusu. Ekonomideki, dış borca dayalı nicel büyüme yani borç parayla ödünç refah politikalarının sonucu gelinen durum, ulusal ekonominin, hiçbir dış dayatmaya karşı ulusal refleks gösteremeyecek denli tasfiyesi, gelir adaletinin hiç olmadığı kadar bozulması, siyasi sağduyunun garantisi orta sınıfın acımasızca yoksullaştırılması, ianeye muhtaç duruma düşürülmesi oldu. Üniversite mezunu gençlerin, çoğu yabancı sermayeli getir-götür şirketlerin acımasız sömürüsü altında ve vahşi bir teslim süresi baskısıyla ölüme gönderildiği motorlu kurye olmak dışında alternatif bulamadığı bir yıkım söz konusu. Üstüne üstlük, siyaset ve bütünüyle siyasetin kontrolüne sokulmuş merkeziyle yereliyle kamu yönetimi bu yıkıma tepki veremeyecek denli yozlaşmış durumda.

Ulusal ekonomide yaşanan bu acımasız tasfiyenin, eş zamanlı uygulamaya konulan ayrılmaz bir diğer boyutu ise geç de olsa herkesin farkına varmaya başladığı kamu hizmetlerinin tasfiyesi oldu. Karayolları dahil neredeyse tüm ulaşım, iletişim ve enerji alt yapısı, bir çoğu yabancı sermayeli şirketin kar alanı haline getirilirken, sular, ormanlar, tarım alanları dahi bu sömürünün dışında kalamadı. Halkını, toprağını koruması gereken devlet, yabancı sermayeli şirketler ve çoğu siyasi bağlantılı yerli ayakçılarının koruyucusu olacak şekilde yeniden yapılandırıldı.

Bir ülkenin geleceğini yapılandırmada diğer hepsinden çok daha önemli kamu hizmetleri olan eğitim ve sağlık da, hedefi Cumhuriyetin kurucu ilkelerini ortadan kaldırmak olan bu organize yok etme operasyonunun en önemli ayaklarından birisi oldu doğal olarak. Eğitim ve sağlıkta Özal’la başlayan süreçte gündeme getirilen, AKP döneminde acımasızca uygulanan piyasalaştırma ve eğitimin ulusal niteliğinin yok edilerek dini ve etnik kimlik esaslı yeniden yapılandırılmasının operasyonunun sonucunda, eğitimde ve sağlıkta nitelik hızla düşerken, Kürt etnik milliyetçiliğinin bayraktarlığını, meslektaşlarının haklarını savunmaktan daha önemli gören Tabipler Odası ve Eğitim-Sen gibi meslek örgütlerinin de katkısıyla, artık kamusallığı neredeyse kalmayan bu “kamu hizmetlerini” verenler yani eğitim ve sağlık çalışanları açısından da durum, sömürünün tavan yaptığı bir kabusa, yaşam savaşına dönüşmüş durumda.

Bu yazının konusu da tam olarak işin bu yani bu işi yapan emekçilerin içine düşürüldüğü, büyük kısmı, iktidarla içli dışlı şirketler eliyle yürütülen, eğitimin geniş kitleler açısından en eşitliksiz ve kapsayıcı olmaktan uzak olduğu ülke olan ABD dışında hiçbir “gelişmiş ülkede” olmayan boyutta bir piyasalaştırma, eğitimin bilimsel ve anti laik niteliğini yok etme ile onlara eşlik eden sömürü operasyonunun geldiği nokta.

Son günlerde iş “açlık grevi noktasına varınca, oldukça kısıtlı da olsa medyanın ve insanların dikkatini çeken, yazılıda en yüksek puanı alsa da, siyasetten referansı olmadığı için kamuda bir göreve atanma olanağı bulamayan, dolayısıyla da mesleğini yapmak için, Özel Okulların acımasız sömürü çarkına katılmak zorunda kalan özel okul çalışanı öğretmenlerin içine düşürüldükleri acımasız çalışma koşulları.

Özel Okul Öğretmenler Sendikası tarafından yürütülen bu mücadelenin amacı, söz konusu Sendikanın sitesinde de ayrıntılı olarak yer alıyor. Sendika tarafından talep edilen haklara baktığınızda, açlık grevi ile seslerini duyurma dışında bir hak arama yolu bırakılmayan bu insanların talebinin, bırakın öğretmen olmanın onurlu ayrıcalığını, en temel insan haklarını, Uluslararası Çalışama Örgütü tarafından tanımlanmış en temel çalışan haklarını dahi görmezden gelen bu koşulların değiştirilmesi. İnsan olma, aile kurma, öğrencilerin karşısına, kendisi ve çocuklarının geleceği kaygısını duymaksızın, sadece daha iyi bir eğitim verme coşkusuyla çıkabilme arzusu. https://ogretmensendikasi.org/2026/01/11/ilo-ogretmen-sendikasi-raporu/

Sendikanın sitesinde yer alan ve en yakıcı görülen dört ana soruna ilişkin oluşturulan talepler şunlar:

  1. 2014 yılında 5580 sayılı Yasa’dan çıkarılan bugün artık “taban maaş yasası” olarak ünlenen hükmün yeniden yasalaştırılarak özelde çalışan tüm öğretmenler için yeniden uygulanmaya başlanması.

  1. Özel öğretim kurumlarında çalışan öğretmenlerin ucuz ve güvencesiz iş gücü haline gelmesinde temel etken olan “belirli süreli sözleşmeler”in özel öğretim kurumlarında uygulamadan kaldırılması.

  1. Özel öğretim kurumlarının çeşitli birimlerinde (kolej, kurs, rehabilitasyon merkezi, vakıf üniversitesi…) çalışan eğitim emekçilerinin sendikal kitle alanı ile ilgisi olmayan ve üye barajı nedeniyle bu alandaki eğitim emekçilerinin TİS ve grev gibi temel sendikal haklarını gasbeden 10 no.lu iş kolundan bir ÇSGB çalışması ile eğitim emekçilerinin ayrılması ve yeni bir “Eğitim, Bilim, Kültür İş Kolu” kurulması.

  1. İşe iade davalarının takibi ve bu hakkın Türkiye’nin de imzacısı olduğu “Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunması” sözleşmesi üzerinden tüm öğretmenler için savunulması.

Bu taleplerle ortalığa serilen gerçekler, eğitimin ve öğretimin olmazsa olmazı, özünde fedakarlık, insan ve vatan sevgisi olmadan yapılması olanaksız olan öğretmenlik mesleğinin gözden çıkarıldığını ortaya koyuyor. Öğretmenin gözden çıkarılmasının, “öğretmenin” öğrencinin başında duran edilgen bir gözetimci durumuna düşürülmesi, eğitimin, öğretimin dini/mezhebi konular ve iktidarın siyasi/ideolojik tercihlerinin benimsetilmesi amacı dışında gözden çıkarılması, cahilliğin ferasetinin egemen olduğu, cumhuriyetin, muasır medeniyeti ve zihni hür vicdanı hür yurttaş yetiştirmeyi hedefleyen amacının terk edilmesi anlamına geleceğini ise bilmem söylemeye gerek var mı.

Böyle bir sürecin sonucu ise eğitimin milli niteliğinin son bulması, tarikatlar eliyle, bilimin değil dinin, ABD ve AB denklik sistemleri reklamı ve yapay zeka güzellemesi ile emperyalizmin kontrolünde şekillenmesi, yani Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ifade ettiği “ulusun geleceğine yalnız ve ancak ulus egemen olacaktır” ilkesinin ilelebet terk edilmesi olacaktır.

Bunları da sevebilirsiniz