Avrupa anakara varlığı ve tarihinin ne zamandan başladığı belirgin değildir. Bunun nedeni, Avrupalıların bir anakarada yaşamakta olduklarının bilincinden uzak bulunmalarıydı. Savunulabilir bir alan olarak Avrupa’nın ilk kez 8. yüzyılda düşünce dünyasına girmesi tarihsel bir dönüm noktasıdır. Anakara dışına çıkma isteği, iki yüzyıl sonra, Haçlı Seferleri ile ikinci bin yılda başlamış, Doğu’ya ulaşma hedefiyle Kristof Kolomb’un Atlantik Okyanusuna 1492 yılında açılması ile sürdürülmüştür.
Bu dönem sonrası Avrupalıların ilk küreselleşme dönemi olarak dünyanın sahiplenilme ve yağmalanma çağıdır. Sömürgecileşen Avrupalılar değerli metallerin Kıtaya taşınmasıyla “zenginleştiler” ve aynı zamanda kendi iç atılımlarını yaptılar. Barışçı veya silahsız toplumlara saldırılarıyla özgüven kazandılar, kendilerini üstün ve ayrıcalıklı gördüler. Bunların sonucunda bir “uygarlık” olarak Avrupa yaratıldı.
Bu yaratının bir düşmana ihtiyacı vardı. Çünkü “Avrupa Uygarlığı”, Asya’daki uygarlığın bir devamından başka bir şey değildi.
“Öteki”yi aramak gerekmedi. O Avrupalı olmayandı.
Aslında Avrupalılar medeni olamamışlardı, ama Avrupalıların “medeniyetlerini” savunmaları gerekiyordu, savunmazlarsa “medeniyet”leri olmayacaktı.
Bu ayın yazısını, son çıkan kitabımızdan küçük bir parça alarak ona ayırdık. Maksadımız, sizleri bu konudaki bir çalışmamızla ilgili olarak bilgilendirmektir. Bkz. Almanların Tarihi, s. 50-63.
AVRUPA ORTAYA ÇIKIYOR: TÜRK DÜŞMANLIĞI!
13.-15. yüzyıllarda Avrupa, kaynamakta ve kendini yemektedir. Halk ayaklanmaları, iç savaşlar, dış savaşlar her yere yayılmıştır. Saraylarda komplolar, saray darbeleri, hanedan savaşları, hanedan evlilikleri, hanedanlar arası evliliklerle ilhaklar, hepsi birbirine eklemlenir.
İnsanlık tarihinde idam ve işkencenin seyirlik bir otorite ritüeli haline gelmiş olmasının bu çağda yaşanması, rastlantı değildir. Bunların “… bu çağın birer ‘eğlence‘ şekli olmasının anlamı“, “suçluluk“, “ceza“, “ölüm“ gibi kavramların birlikte ele alınmasındadır.1
Doğu Roma İmparatorluğu, küçülmüş, daralmış, çözümsüz sorunların içine düşmüştür. Yeni kurulmuş Osmanlı devleti, Trakya’yı geçmiş, Tuna Nehrine dayanmış, Doğu Roma “İmparatorluğu“nu adeta çember içine almıştır. Siyasal yönde hızla gerilediği bu dönemde Doğu Roma kültürel bakımdan hem zirvesini yaşamaktadır, hem de Avrupa’da benzeri olmayan bir gelişme göstermiştir.2
Doğu Roma dışındaki Avrupa ülkeleri Doğu Roma’yı hem kıskanırlar, hem ona özenirler, hem de onu kötülerler. Batı Hıristiyanlığı doğu Hıristiyanlığından gittikçe daha fazla nefret eder. Doğu Roma imgesi o kadar olumsuzlaşır (ve olumsuzlaştırılır) ki, Avrupa tümüyle Doğu Roma’ya düşman hale gelir. Akdeniz sahilinin Latin Avrupa’sı Doğu Roma’yla dinsel bakımdan zaten rekabet, karşıtlık ve husumet ilişkisi içindedir. Cermen Avrupa’sı ise, Doğu Roma karşısında geridir ve eziktir. Avrupa’nın bütünü kendini Roma mirasının sahibi saydığı için Doğu Roma’nın “Roma” olmadığını düşünmeye çalışır. Avrupa yazınının Doğu Roma’yı Roma olarak görmemek ve ona Roma dememek istemesi 5. yüzyıldan itibarendir. Onlar kendilerinden değildir, başkadırlar, başka türlüdürler. Giderek daha da başkalaşmakta, kendilerinden tamamen uzaklaşmaktadırlar! Üstelik devlet ve din dili de Latince olmaktan çıkmıştır (6. yüzyıla kadar Latince olan resmi dil değişmiş, değiştirilmiş, Grekçe olmuştur). Sonuçta Avrupalı olmayan Doğu Roma Avrupa’ya “yabancıdır”. En nihayet 1561’de teolog Hieronimus Wolf (1516-1580), Doğu Roma’nın “Roma” ile karıştırılmaması, aynı şey zannedilmemesi için Doğu Roma’nın ayrı ve başka bir devlet ve kültür olduğunu, o yüzden Roma denilmemesi için onu coğrafi bir terimle adlandırmak gerektiğini, ona Bizans denilmesi “gerektiğini” açıkca yazmıştır. “Bizantion”dan gelen kelime, İstanbul’un MÖ 7. yüzyılda ilk yerleşim yeri olduğu zamanki adıdır (bugünkü Sarayburnu yarımadası). “Bizans”, Avrupa söylemine zamanla tam olarak yerleşecektir. Doğu Roma’nın “Romalı”lığının istenmemesi ve kabul edilmemesi Doğu Roma’da da karşılığını bulacaktır. “Bizans” da, 1204’te “Romalıların” İstanbul’u yağmalaması sonrasında kendini “Roma” olarak adlandırmaktan vazgeçer, Doğu Roma o zamandan sonra “Helas”tır. Böylece Doğu Roma da “Roma”dan vazgeçmiştir, ancak Avrupalıların kendisi için “Bizans” demesini de kabullenmemiştir. “Roma” değildir, ama Bizans da değildir.
Latin Hıristiyan dünyası olan Akdeniz Avrupa’sının rekabet dolayısıyla Doğu Roma’ya ve Doğu Hıristiyanlığına düşmanlığına Frank devletleri gönüllü olarak ve hevesle katılmıştır. Oradan bir tehdit gelmemesine rağmen “Bizans”a karşı “politikalar” üretilir. 16. yüzyılda Almanya’da üniversiteler “Bizans” üzerine etraflı araştırmalar yapacak, 17. yüzyılda Bizans konusu en çok Fransa’da öne çıkacaktır.
Konstantinopolis’in Türklerce fethiyle Avrupa’da yer yerinden oynar. Doğu Roma olan “düşman” yok olmuştur ama yeni bir “tehdit” Avrupa’ya dayanmıştır. Yeni gelişen genç merkezi devlete, Osmanlı devletine karşı dağınık, geri ve bunalımlı Avrupa’nın henüz hiç bir şansı yoktur. Osmanlı Balkanlarda ve Akdeniz’de yayılırken Avrupa yalnızca seyretmekte ve iç “düşman“larla, Yahudilerle, büyücülerle ve “sapkın“larla uğraşmaktadır. Bir çağı kapatan ve yeni bir çağ açan Fetih, Avrupalılara üç-dört yüzyıl önceki “büyük düşman“larını, “Türkleri” tekrar göstermiştir. Coğrafi olarak en yakında olmasından olsa gerek, bu düşmanlık, Haçlı Seferlerinde olduğu gibi, en fazla Alman devletlerindedir.
Avrupa’daki en koyu Türk düşmanlığını, Haçlılardan aldığı mirası değerlendiren Saksonyalı Alman felsefe doktoru, din ve dilbilgini Luther 16. yüzyılın başında yapacaktır. Burada Kilisenin bilinçli ve sürekli Türk karşıtı propagandaları çok işe yarayacaktır.
Konstantinopolis’in Türklerin eline geçmesiyle kapandığı varsayılan, olumsuzluğu, karanlığı, geriliği ve ilkelliği ifade eden Orta Çağ, Almanya’da ve kuzey ülkelerinde daha bir süre devam edecektir.
Avrupa’da hayatın kaynağı dine bağlanmış gibidir. Din müdahalesinin gerekmediği bir siyasal, toplumsal, düşünsel, sanatsal, eğitsel bir sorun yoktur. Hıristiyanlığa geçişle birlikte Avrupa, dışarıya kaçışı olmayan bir günahkarlar hapisanesine dönüşmüştür.
Avrupa’da ortaya çıkan düşünsel, bilimsel ve teknik gelişmeler Orta Çağın geriliğinin değişmesine ve karanlığının aydınlanmasına yol açmıştı. Ancak o gerilik ve “karanlığın” büyük bir atılım barındırdığı yolunda görüşler de ileri sürüldüğü gibi, aslında bir gerilik ve karanlık olmadığı bile savlanmıştır. Bu konudaki birbirine yakın, yandaş veya karşıt görüşlerin hepsi Avrupa kaynaklıdır. Özellikle bağnazlığın sonucu olan Orta Çağ geriliği ve gericiliği dönemine “karanlık” sıfatını verenler Avrupalıların kendileridir.
Gerçek her neyse de Avrupa’nın “Batı” olması ve bir uygarlık halini alması, Orta Çağ sonu ve sonrasıdır.
Bu süreç, Avrupa ve Avrupalılık kavramlarının da hatırlanma3 zamanıdır, Batı uygarlığı Avrupa’dır ve Avrupa’dadır. Bir saray şairinin büyük imparator (Şarlman) için kullandığı Pater Europa (Avrupa’nın Babası) yakıştırmasının üzerinden çok zaman geçmiş, Karolenj imparatorluğu çoktan bitmiştir. İmparatorluk, Avrupa adıyla yaratılmıştı (Europa, vel regni Caroli), “Avrupa” adı böyle kullanılma sayesinde bilinir olmuştu. Unutulma, sadece zaman geçmiş olmasından değil, ve hatta ondan daha çok, “Avrupa”nın, imparatorun ölümünden sonra “sona ermiş” olmasındandır!4
Ancak bundan daha önemli ve dikkat edilmesi gereken şey, tehdit olarak düşünülen bir olgunun savunma güdüsüne yol açması ve savunulacak yerin de Avrupa olmasıdır. Türk korkusu, Avrupa’ya sarılmayı getirmiştir.
Bu durumdan tarihsel olarak savunulacak bir Avrupa’nın, Türk düşmanlığıyla eşzamanlı olarak ortaya çıktığı sonucunua varmaktayız ki, rastlantı olmakla en ufak bir ilgisi yoktur.
NOTLAR
1Tolga Ersoy, Tıp Tarih Metafor, Öteki Yayınevi, Ankara 1996, s. 74.
2 Steven Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, I. Cilt, Ankara 1998, s. 17-18.
3 Çünkü “o sıralarda Avrupa olan adını bile unutmuş olan Avrupa, kendini, yalnızca küçük bölgenin, dar vatanın öneminin olduğu kapalı bir dünya olarak kurmaktadır”. Fernand Braudel, Uygarlıkların Grameri, İmge Kitabevi, Ankara 1996, s. 330.
4 Braudel, aynı eser, s. 329.

Asya’dan Bakarak
ALMANLARIN TARİHİ
– Cermenlerin Uluslaşması –
Bu çalışma, Almanların tarihi olmakla birlikte, çok yerde rastlanılan Almanların ya da Batılıların yazdığı tarihlerden farklıdır. Avrupa’yı veya Almanya’yı merkezine alan tarihyazımının ele alış tarzlarının dışında olmayı amaçlamıştır. Avrupa’dan veya Batı’dan bakmanın, Asya’dan ya da Doğu’dan bakmakla aynı şey olmadığı, farklı ve hatta birbirine ters tarihlerin ortaya çıkmasından bellidir.
Avrupamerkezci tarih, sömürgeciliğin ortaya çıkmasından başlayarak geri, gelişmemiş, barbar, vahşi toplumlara Avrupa’nın medeniyet götürdüğünü yazdı. Sömürgecilik döneminin tarihsel küreselleşmesindeki bakış, söylemlerin ötesindeydi, çünkü tarih yazımı da onların tekelindeydi. Bizlerin, Doğuluların, Avrupa dışı dünyanın medeniyetlerinin tarihlerini onlar yazdı, tarihi olmayan toplumların tarihlerini de. Neyse ki bunun sonu gelmiştir, bu dayatma artık kırılmıştır.
Ve dünyada, kendisinin ve Avrupa dışı dünyanın tarihini ilk yazma isteği ve eylemi bizlerden, Türklerden geldi. Cumhuriyet’in Tarih Devrimi, 1930’lu yıllarda Batı’nın tarih bilimindeki uydurmalarını düzeltmeyi ve böylece onların tekelini kırmayı amaçladı. Ve bunu da başardı. Bugün dünyada tarih bilimi, Avrupamerkezci bakışla sürdürülmüyor. Ve hatta Batı’daki dürüst ve bilimci tarihçiler de Avrupamerkezcilik dışı bakışları kullanıyorlar.
Bu yolda yürümeyi biz bugün de görevimiz bilerek Almanya’ya, dolayısıyla Avrupa’ya ülkemizden, Asya’dan bakıyoruz.
Dünyada en çok Türk yurttaşı Almanya’da yaşamaktadır ve bunların ezici çoğunluğu Almanya’ya son altmış-yetmiş yılda gitmiştir. Almanlarla iç içeyiz. Bu bakımdan Almanlar bizler için en çok ve en iyi bilinmesi gereken toplumlar arasındadır.
Bu kitapta, Cermenlerle ilişkilerimizi, yakınlıklarımızı, karşıtlıklarımızı, benzerliklerimizi, birbirinden uzak ve farklı zamanlarda ama neredeyse aynı olan tarihlerimizi, bu tarihlerdeki ortak gelişme özelliklerimizi göreceksiniz.
520 + XXX = 550 sayfa
Kitabı edinmek isteyenler için adres: Yakın Kitabevi, İzmir
(Kıbrıs Şehitleri Cad. 1464 Sokak, 6A, Alsancak)
İsteme adresi: siparis@yakinkitabevi.com.tr
Tel: 0232 421 81 69 ve 0554 87 34 602
