1992 yılında başlayan Müzik Müzesi Projesine yolculuk, Anıtlar ve Müzeler genel müdürlüğüne verilen bir dilekçe ile başlamıştır. Duyumlara göre daha önce de yine aynı amaç doğrultusunda bazı çalışmaların olduğu yönünde görüşler vardır. Başlangıçtan sonraki 20 yıl içinde her gelen bakan ile yaptığımız görüşmeler sonunda büyük övgü ve destek alınmasına karşın önümüze konan engeller aşılamamıştır. Projeye yön verecek kamu ya da özel sektörden kuruluşların konuya olan ilgisi, sonuç için oldukça belirleyici olduğunu söylemeliyiz. Ancak her iki sektörün de düşüncede konuya ilgi göstermeleri iyi bir görüntü verirken çalışmalar ciddi bir aşamaya gelince uzaklaşmaları acı vericidir. Herkes çok istedi ama olmadı demek zorunda olmak da aynı şekilde acı verici. Yaşananlar, sanki birilerinin yaşadığımız toprakların kültürel derinliğinin bilimsel olarak tanımlanması ve tanıtılmasını istemediği ve hatta engelleme çabası içinde olduğunu gösteriyor gibi geliyor diyebiliriz. 20 yıl gibi bir süre sonunda varılan bu nokta oldukça düşündürücüdür.

Citè de la Musique Paris
Müzik müzesi, ulusal ve uluslararası alandan müzik kültürü içinde yer alan tüm müzik değerleri ile çalgıların ilk ve asıllarının belgelendirilmesi, binlerce yıllık geçmişten gelen müzikal yapının açığa çıkarılması, örneklenmesi ve bu çalgılar ile müziklerin kendilerine özgü ses kayıtlarıyla birlikte bir müzede uygun koşullarda bir araya getirilmesini tanımlamaktadır. Dünya müzik kültürü içinde anlamlı bir yerde duran, Türkiye toprakları üzerinde yaşamış ve yaşamakta olan müzik kültürlerine ait değerler ile onlara ait çalgıların, otantik yapısı gözetilerek çağdaş bir müze anlayışı içinde bir araya getirilmesi ve yine asıllarına uygun halleriyle ses örneklerinin bilgisayar teknolojisi içinde işlemlerden geçirilerek sesli belgeye dönüştürülmesi bu projenin özünü oluşturmaktadır. Çeşitli araştırmalar ile birçok yönü hakkında bilgi sahibi olunan Türkiye’deki çalgılar, kapsamlı bir şekilde kendi asıl halleriyle aynı mekânda bir araya getirilerek korunma ve sergilenme şansına sahip olmasına karşın, şimdiye kadar asıllarına uygun biçimiyle belgelendirilememiş ve açığa çıkarılarak kendi kimlikleri ile kayıtlandırılamamış, korunarak sergilenememiştir. Bu gerekçe başta olmak üzere, pek çok başka etkene bağlı olarak otantik kimlikleri giderek terkedilmiş olan bu çalgılar (bugüne kadar ilk halleriyle kayıt altına alınmamış olması yüzünden), gerçek kültürel ağırlıklarını ve tarihsel / kültürel değerlerini kaybetmekte, sürekli olarak aslından uzaklaşmış biçimiyle değerlendirilmekte ve bilinmektedir. Oysa topraklarımız bugün yaşanmakta olan canlı kültüre taşınması mümkün pek çok tarihsel değerli mirasa sahiptir. Bu proje için gerekli olan kaynakların, kötü kulanım, sağlıklı ve yeterli koşullarda saklanamaması gibi etkenler yüzünden giderek azalması ve hatta yok olması da projenin ivedi olarak hayata geçirilmesinin en önemli fiziki koşulunu oluşturmaktadır. Gelecek kuşaklara yok olmuş bir kültür yerine, yaşadıkları toprakların değerlerinin bu proje ile geleceğe taşıyabilmesi her şeyden önce bir insanlık görevi olacaktır. Diğer taraftan bu projenin hayata geçirilmesi, özellikle yaşanan kültürel küreselleşme ile oluşan benzeşmeye (asimilasyona) karşı geleneklerin korunması açısından da önemli ölçüde yarar sağlayacaktır. Böyle bir projenin başarılması halinde, topraklarımız üzerinde tarihte yaşanmış kültüre ait önemli bir alanın bilgileri korunacak ve Türkiye Müzik Kültürüne ait müzik ve çalgıların tümü asli anlamını kazanarak kendi yüksek değerleri ile gün ışığına çıkarılacaktır.

Musèe de la Musique Philharmonie de Paris
Günümüzde kendine Müzik Müzesi diyen birkaç adet sergi bulunmaktadır. Belediyeler, bazı vakıf ya da dernekler, iyi niyetli bir çaba içindedirler. Ancak müzik müzesinin birkaç çalgıyı sergileyerek yapılamayacağının bilincinde olmamız gerekir. Bu konuda ICOM’un (dünya müzeler birliği) alt kuruluşu olan Dünya Müzik Müzeleri Birliği (CIMCIM) ile ilişkiye geçilip müze olma standartları öğrenilebilir. Türkiye’de böyle bir standart olmadığı ve kültür bakanlığından bir izin gerekmediği için konu, kişilerin anlayışlarına göre şekillenmektedir. Aslında istense kendilerine müze diyen sergiler, gerçek birer müzeye dönüşebilirler. Ancak henüz böyle bir yönelim içine girilmediği görülmektedir. Her şeye karşın ülkemiz gerçekleri ışığında bu sergiler için, ele geçmiş olan çalgıların korunması açısından önemli bir görevi yerine getiriyorlar diyebiliriz. Uzun yıllar Müzik Müzesi konusunda Kültür Bakanlığı bünyesinde yürütülen çabalar, ne yazık ki olumlu yönde bir sonuca ulaşamamıştır. Müzik müzesi araştırmaları çerçevesinde yapılan çalışmalar ile elde edilen binlerce materyalden oluşan arşiv ile bir Sanal Müzik Müzesi yapılandırılmıştır. Sanal olanın daha da geliştirileceği düşünülürken tam tersi olmuş ve bir süre sonra sitelerden tamamen kaldırılmıştır.
Müzik müzeleri, tüm dünyada büyük ilgi görmekte ve her ülke kendi kültürünü bu kanalla anlatmakta ve tanıtmaktadır. Yalnız Almanya’da 300 civarında, Fransa’da yine aynı oranda ve hatta Paris’te iki tane, İspanya’da 90 civarında, İngiltere ve diğer Avrupa, Afrika, Amerika, Asya ülkelerinde yüzlerce Müzik Müzesi yapılanmıştır. Tüm bu müzeler, bir birliğe bağlıdır ve her yıl yapılan toplantılar ile kendilerini geliştirme çabası içinde olurlar. Zamanında bu toplantılardan bazılarına katılmış ve bunlardan birinde Türkiye’nin müzik temelinde kültürel derinliğini anlatmıştım. Bu yapıyı ilk kez gören 80 civarında ülke ayağa kalkmış ve bir sonra yapılacak olan Barselona ve St. Petersburg toplantılarını reddedip İstanbul’u istemişlerdir. Bunun üzerine CIMCIM yönetim kurulu toplanıp ICOM dan izin istemiştir. ICOM Barcelona’yı iptal edemeyeceklerini ancak St. Petersburg’u iptal edip İstanbul yaptıklarını bildirmiştir. CIMCIM yeniden toplanıp bu konuda bir yazı hazırlamış ve gerekli izinler için bakanlığa verilmek üzere bana bir istek metni vermiştir. Şunu da belirtmeliyim ki CIMCIM toplantıları için gerek duyulan tüm masraflar, kuruluşun kendisi tarafından yapılmakta olup ülkemize hiçbir maliyeti bulunmamaktadır. Bu arada 80 olan ülke sayısı konu Türkiye’ye olunca 130’a kadar çıkmıştır. Bu istek ile ülkemizin, müzik alanının yüzlerce uzman ve bilim insanları tarafından ziyaret edilip çeşitli yayınlar ile tanıtılması olanağı doğmuştur. Kültürel olarak ne denli büyük bir derinliğe sahip olduğumuzu gösterilebilmesi açısından önemli bir fırsat olduğunu da belirtmek gerekir. Ancak bunların hiçbiri önemsenmemiş ve bizim Müzik Müzemiz yok basın yazar gibi sığ bir düşünce ile bu proje de reddedilmiştir.
Zamanın birinde Avrupa’daki bir söyleşi sonrası kendine müzikoloji profesör diyen bir akademisyen, Türk müziği dediğin Arap müziğinin bir türü müdür diye sormuştu. Ben de kendisine çok ciddi bir eğitim problemi olduğunu söyleyince çok üzüldü ve bir yerde bir şey vardı da ben mi atladım dedi. İşte buna verecek bir yanıtımız yok. Çünkü müzik üzerine dünyanın çeşitli yerlerinde daha çok oradaki kendi yurttaşlarımıza dönük verilen konserleri saymazsak ciddi ve özellikle bilimsel temelli bir tanıtım çalışmamız olduğunu söylememiz çok zor. Özellikle Türk müziği ile ilgili ve bilimsel araştırmalara dayalı dünya genelinde ilgi bulmuş yayınlarımız çok sınırlıdır. Altını özellikle çizerek söylemek gerekir ki biz ciddi araştırmalar ve yayınlar yapmadığımız için arkeolojik çağlara ait Anadolu müziği de yakın komşularımıza yakıştırılmıştır. Bu nedenle Anadolu’da oluşmuş müzik kültürü ve çalgıları, başka kültürler altında incelenmektedir. Kültürüne sahip çıkmayan ülkelerin yok olduğu açıktır. Bu bilinçle, kültürümüze sahip çıkmalı ve bu alanda daha çok çalışmak gerektiğini söylememiz gerekir.

Musikinstrumenten Museum Berlin
2-5 Aralık 2002 tarihleri arasında Almaata / Kazakistan’da yapılan “Bolat SARYBAYEV’in mirası ve çağdaş-etnik organoloji” konulu uluslararası konferansa katılmış ve “Türkiye’de Müzik Kültürü” konulu bir sunum yapmıştım. Kongreye Özbekistan, Kırgızistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Rusya vd. de katılmıştır. Bu kongrenin adına düzenlendiği daha önce vefat etmiş olan ünlü müzikolog sayın Sarybayev’in evi ziyaret edilmiş ve oldukça zengin olan çalgı koleksiyonu incelenmiştir. Müzikoloğun eşi bu koleksiyonu İstanbul’da yapılacak olan müzik müzesine bağışladığını beyan etmiştir. Bu bağışı duyan ve kongreye katılmış olan Rusya hariç diğer devletler de Müzik müzesine birer koleksiyon ile katılacaklarını söylemişlerdir. Türk devletleri, İstanbul Müzik Müzesi için bizim dünyaya açılan kapımız olsun dileklerini iletmişlerdir. Yüksek bir motivasyon ile geldiğim Ankara’da bu dileğin, hiçbir karşılık bulunmadığını da üzülerek açıklamam gerekiyor.

Brüksel Müzik Müzesi
Amerika Teksas eyaletinde yapılanmış olan ünlü bir müze, bakanlığa başvurarak her yıl tüm dünyadan milyonlarca insanın ziyaret ettiğini belirttikleri müzelerinde Türkiye için de 1500 metre kare gibi ciddi bir bölüm ayırdıklarını, müzik temelinde bu bölümde daimî olarak sunum yapabileceğimizi ve ülkemizi tanıtabileceğimizi belirtmişlerdir. Ancak yine üzülerek söylemem gerekir ki bu istek te hiçbir ilgi bulmamıştır. Bir ülke kültürel zenginliklerini ve birikimini nasıl anlatmalıdır. Bir başka anlatımla kültürel değerlerinin tanıtımını yapmalı mıdır diye sormak gerekiyor. Bizim gibi yüksek derecede zenginliğe sahip bir ülke için tanıtımın çok önemli olduğu açıktır. Bu muhteşem zenginliğin tanıtılması her yönden ülkemize büyük yarar sağlayacaktır. Yalnız müzik değil çağdaş ve geleneksel sahne sanatları; tiyatro, opera, bale ile geleneksel tiyatro, orta oyunu, Nasreddin Hoca, halk dansları, Karagöz Hacivat, köy seyirlik oyunları vb. üzerine yoğun araştırmalar, ulusal ve uluslararası alanda yayınlar ve tanıtım çalışmaları yapılmalıdır. Muhteşem ülkemizin her bakımdan tüm bunlara yoğun gereksinimi vardır. Ayrıca bu konularda müzeler, araştırma ve tanıtım merkezleri oluşturmamız gerekmektedir. Genellikle araştırma yapmak yanlış anlaşılmakta ve yapılandırılan bu merkezler bütçeden yoksun olmaktadır. Araştırma yapmak oldukça pahalıdır ve bunun için yeterli bütçe ayrılmalıdır. Genellikle kurulan araştırma merkezleri maddi kaynaktan yoksun yapılanması nedeniyle üretim aşamasına geçememişlerdir. Yayın yapmak ise bir başka zorlu süreçtir. Özellikle bilimsel temelli yayın yapmak ancak iyi niyetli çabalar sonunda ortaya çıkmakta ve yeterli kalitede olamamaktadır. Özellikle bu yayınların uluslararası piyasada yer bulması çok güçtür. Bu durum yayının kalitesinden çok uluslararası pazarda yayıncılık çalışmaları ile ilgili yeterli düzeyde çalışma yapmamamızdan da kaynaklanmaktadır. Bazı fuarlara katılmak bu konuya çözüm getirmemektedir. Yayınların farklı ülkelerde kendine yer bulamaması ülke tanıtımını da olumsuz yönde etkilemektedir.

Royal College Of Music Museum Londra
Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanlığı döneminde devlet denetleme kurulu başkanlığından arandım. Üzerimde bir bütçe yönetimi olmadığı için bu aramaya çok şaşırmıştım. Beni arayan yetkili, sayın Cumhurbaşkanımızın kendilerine kültür politikaları ile ilgili olarak geçmişten günümüze yürütülen çalışmaların tanımı ve geleceğe dönük neler yapılması gerektiği konusunda bir rapor istediğini söyledi. Ayrıca 6 aylık çalışma sonunda bir sonuca ulaşamadıklarını da belirtti. Birçok kurum, kuruluş ve özellikle üniversitelerden bir destek bulamadıklarını da açıkladı. Sonuçta bir yerlerden bize ulaşmış olduklarını anladım. Ertesi günü cumhurbaşkanlığında onların ofisinde buluşup yapılan çalışmaları ve neler yapmamız gerektiğini tartıştık. Bir kurul oluşturup bu konuda bir rapor hazırlamam konusunda anlaştık. Birkaç ay çalışma sonunda bir klasör dolusu rapor hazırlandı. Bunun içinde Unesco’nun Türkiye kültür politikaları başlıklı raporun çevirisi de yer aldı. Buraya kadar her şey çok normal olarak gelişti ancak rapor teslim edildikten sonra yaşananlar çok dramatiktir. Teslim ettiğimiz rapor, ilgili komisyon tarafından çok beğenildi ve bir teşekkür mektubu aldık. Bu rapor daha sonra gereği yapılmak üzere Cumhurbaşkanlığından Başbakanlığa gönderildi. Başbakanlıkta gereği yapılmak üzere Kültür Bakanlığına gönderdi. Bakanlıkta ilgisi nedeniyle tarafımızca hazırlanmış raporu bize iade etti. İşte yaşananları, Sonsuz ya da Kısır Döngü (Vicious Circle) şeklinde tanımlayabilir ve ülkemizin gerçeği ile ne denli uyumlu olduğunu söyleyebiliriz. Çok iyi niyetle başlayan çalışmanın geldiği nokta gerçekten çok üzücüdür. Bu çalışma, üzerinde düşünülüp konuşulması gereken bir konu olup sonuç odaklı olamayan hiçbir çalışmanın başarıya ulaşamadığını gösterir.
Türkiye’de müzik ve sahne sanatlarının önde gelen Devlet Opera ve Balesi, Devlet Tiyatroları, Senfoni Orkestraları ve devlete bağlı korolar gibi kurumların uzun yıllar içinde birikmiş olan oldukça ciddi sorunları vardır. Özellikle yapılanma sorunları önde geliyordu. Bu belirlemelerin yapıldığı 90’lı yılların sonlarında, sanat kurumları ile ilgili yasaların yürürlüğe girdiği tarihin üzerinden yaklaşık yarım yüzyıl geçmişti. Bu kurumların alanlarında önemli değişimler olmuş ve ortaya ciddi bir uyum sorunu çıkmıştı. Bazı kurumların ise yasalarının dahi olmadığı anlaşılmıştı. Tüm bu sorunların çözümü için devlete bağlı kurumlarımızın dünyadaki eşdeğerleri ile benzer bir yapıya dönüşerek çağdaşlaşması, zorunlu hale gelmiştir. Sanat kurumlarımızın daha çok sanat üreten, özendiren, ödüllendiren, yaşatan, gelişen ve hiçbir şekilde etkilenmeden özgürce hareket edebilen bir sistem oluşturma çabası içinde olmalıdır. Bu çabalara veri oluşturmak ve birikim sağlayıp değerlendirmeler yapabilmek için dünyadaki benzer kuruluşların görüşlerinden yararlanmak istenmiştir. Bu amaçla öncelikle yaklaşık 208 kişi ve kuruluştan görüş ve öneriler alınmış, 11-14 Ekim 2000 tarihinde ulusal ve uluslararası alandan uzmanların katıldığı bir sempozyum düzenlenmiştir. Elde edilen tüm bilgiler bir kitapta toplanmıştır. Bu veri tabanı, çeşitli uzman komisyonlar tarafından ayrıca değerlendirilmiş ve hukukçu desteği de alınarak bir yasa taslağı hazırlanmıştır. İşte bu çok yoğun geçen ciddi çalışma sonunda da hedeflenen amaçlar doğrultusunda hiçbir sonuca ulaşılamamıştır.

Mamak Belediyesi Çalgı Sergisi (Eski Konservatuvar Binası)
Hepimiz üretimlerimizle; çıkmaz sokakta yol bulmak, karanlıkta ışık olmak zorundayız. Bir kuşun iki kanadından biri bilim ve diğeri sanat ise bu iki kanada tutunup özgürlüğe uçmalıyız. Sanat için bir neden varsa tüm sıkıntıların üstesinden gelindiğini bilmeliyiz. Dünyadaki varlığımızı anlatan iki dili, bilim ve sanatı iyi bilmeliyiz. Konuyu Atatürk’ümüz kısaca özetlemiştir: “sanatsız kalan bir toplumun hayat damarlarından bir kopmuş demektir”!
