Cumhuriyet’in İlk Ve Devlet-İ Aliye’nin Son Dönemlerinde Saray Dışında Müzik Eğitimi (Darül Elhan Ve Darül Bedayi)

Eğitim, bireylerin birçok farklı alanda birikim elde etmesini sağlayan, yetiştiren ve geliştiren yaşamın vaz geçilmez bir parçasıdır. Bu temelden yoksun olan toplumlar kendilerini geliştiremez, giderek zayıf düşerler ve her alanda dışa bağımlı duruma düşerler. Böylesine hayati bir öneme sahip bu yapının, bir toplum tarafından benimsenmesi ve uygulamaya konulmasından daha doğal ne olabilir. Ancak doğal olmayan ise bir başka toplumun, kurulmakta olan eğitim sisteminin uygulanmaması yönünde tüm güçlerini kullanarak baskı yapmasıdır. Oysa yaklaşık yüz yıl önce yokluklar içinde büyük güçlere karşı kurtuluş mücadelesi vermiş ve büyük bir zafer kazanmış olan bir toplum, kendi gelişimi için eğitimli kadrolara gerek duymuştur. Üretmeyi temel ilke edinerek, dışa bağımlılıktan kurtulup gelişmiş bir toplum olma yolunda adımlar atmak istemiştir. Bu gelişim, rahatsız edici olarak bulunmuş olmalı ki bu yapılanmanın önüne geçmek için akıl almaz komplo ve uygulamalar ile baskılar yapılmaya başlanmıştır. Bu baskılar sonunda yaşananların, ikinci dünya savaşı sonrasında tüm dünyada olduğu gibi zayıf düşmüş ve gelişimini tamamlamak isteyen genç Türk Cumhuriyeti için de oldukça ağır sonuçlar doğurduğunu söylememiz gerekir. Gelen baskılara boyun eğilerek vaz geçilen ise eğitime yeni başlamış ve kurumlarını yeni oluşturmakta olan Köy Enstitüleri gibi büyük başarılar elde etmiş bir sistem olmuştur. Oysa aynı dönemde başka toplumlar, teknik okullarını kurarak ileri seviyeye geçebilmişlerdir. Sanayi, tarım, sanat gibi alanlarda eğitim verebilen kurumlar, toplumların gelişimini sağlar ve ileri seviyelere taşırlar. Köy Enstitüleri, tüm bu alanlarda eğitim verecek şekilde yapılandırılmış, kitlelere ulaşmış ve çok yararlı çalışmalar yaparak topluma katkı veren bir kurum haline gelmiştir. Böylesine bir eğitim kurumunun, sanki terör örgütü merkezi gibi değerlendirilip kendilerini uygar olarak tanımlayan başka toplumlar tarafından kapatılması yönünde baskı uygulanması ve bu baskı sonunda kapatılması, anlaşılamaz ve sonuçları günümüze kadar yansıyan bu yaklaşım kabul edilemez. Eğitimin önemi ve bir toplum için ne denli gerekli olduğu, yaşananlar ile açıkça görülmüştür. Yakın geçmişte Devlet-i Aliyye’nin son zamanları ve Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında müzik eğitimi alanında yaşanan gelişmeler, oldukça ilginçtir.

Devlet-i Aliyye’nin eğitim sistemi, başlangıçta Türkmen geleneğini sürdürürken zaman içinde Arap ve Acem etkisinin belirlediği kadim şark geleneklerinin güçlenişi ile önemli değişimler yaşamıştır. Dönemin eğitim sisteminin temel öğeleri olan saray ve medrese kültürü, bu değişim sonunda şekillenmiştir. Enderun ve medrese, kültürel yapı üzerinde doğrudan etkili olmuştur. Devlet, kendi sınırları içinde sanatın tüm dallarını destekliyor gibi görünmektedir. Müzik, Osmanlı’dan önce Selçuklu döneminde de önemli görülmekteydi. Sarayın sanata gösterdiği ilgi, müzisyenlerin sarayın belirlediği merkezlerde toplanmalarına neden oluyordu. Saray dışında müzik eğitimi için uygun görülen diğer merkezler ise Mevlevihaneler, tekkeler ve mehterhaneler olmuştur. Müzik eğitimi buralarda verilmiş ve müzisyenlerin yetişmesi sağlanmıştır. Elbette tüm bu müzik kültürünün temelinde, Anadolu toplulukları ile göçebe aşiretlerin müzik anlayışının olduğunu da söylememiz gerekir. Geleneksel yapıdan gelen makam ve usuller, sarayın ve şehrin müziğini oluşturmuştur.

On yedinci yüzyıl saray müziğinde yapısal olarak; türlerinde, müzik uygulamalarında önemli değişimlerin yaşandığı bir dönemdir. Artık özellikle Acem etkisinden kurtulup kendi kimliğini oluşturan bir kent müziği ortaya çıkmıştır. Değerli tarihçi Halil İnalcık’ın “son Osmanlı Rönesans’ı” dediği “Lale Devri”, müzik açısından önemli değişimlere yol açmıştır. Bir gerileme dönemi olarak da bilinen Lale Devri için en önemli atılımın ilk Türkçe matbaanın kurulması olduğu söylenebilir. Ahmet Refik Altınay, İstanbul Tarih Vakfı yayını olan Lale Devri başlıklı kitabında İbrahim Paşa’nın elçilere verdiği yemekte müziğin, oldukça öne çıktığını ve önem verildiğini belirtir. Buna göre yemekte görev alanlar arasında 13 hanende, 8 neyzen, 4 tambur, 2 santur, 3 keman, 1 düdük, 2 nefir, 1 çeng, 2 miskal çalan müzisyen yer almıştır. Yine aynı eserde, bu dönemde müziğin sarayda oldukça saygın bir yeri olduğu da açıklanmaktadır. On sekizinci yüzyılın hemen başlarında bilim ve sanat alanında görülen gelişmeler dikkat çekicidir. Bu dönemde müziği kendilerine özgü ilkeler çerçevesinde yazılı hale getiren ve birçok eserin günümüze kadar ulaşmasını sağlayan Boğdan eyaletinin beyi Rumen asıllı tarihçi ve yazar Dimitri Kantemir ile Polonya asıllı olup yazdığı “Mecmua-i Saz ü Söz” başlıklı eseri ile de müziğe önemli katkı veren Ali Ufki Bey (Woyciech Bobowski), dönemin müzik açısından önemli isimleri arasındadırlar. Lale devri döneminde müzikle ilgili bilgiler veren şair Seyyid Vehbi’nin kaleme aldığı ve Levni’nin minyatürleri hazırladığı “Surname” (Sûr-ı Hümâyûn) başlıklı eseri dönemi anlamamıza katkı verir. Eser, III. Ahmet’in 1720 yılında şehzadeler için Okmeydanı’nda düzenlenen sünnet düğününü anlatmaktadır. Düğünün dördüncü gününde Enfi Hasan ağa yönetiminde seksen kişilik bir saz topluluğu ile bir fasıl düzenlendiği anlaşılmaktadır. Yine aynı kişi tarafından düğünün altıncı ve yedinci günlerinde de bu kez yüz kişilik hanende ve saz topluluğu ile fasıllar düzenlenmiştir. Yaşananlar, on sekizinci yüzyılın başlarında devletin en üst seviyesinde müziğe verilen değerin ne denli önemli olduğunun bir göstergesidir.

SUR-NAME / LEVNİ

Müzik tarihi araştırmacısı ve tasarımları ile birçok esere imza atmış olan Ersu Pekin, şenliklerde müziğin farklı biçimleri, o anda oyun sahnesinde bulunan eğlence türünün gereksinimlerine göre yer almıştır demektedir. Pehlivan güreşlerinde davullar, kösler, borular birlikte çalarken, cambaz ve hokkabazlar gösterilerinde tek bir def ile yetinilmiştir. Ciddi müzik dinlenmek istediğinde devrin üstatları görevi üstlenmişlerdir. Diğer taraftan çok sesli müzik de saray ve yakın çevresinde ilgi görmüştür. Selman Benlioğlu, Saray ve Musiki başlıklı yayınının (İstanbul- Dergâh yayınları, 1918) III. Selim ve II. Mahmut döneminde musikinin himayesi başlıklı bölümünde, III. Selim zamanında sarayda opera izlendiğini açıklamaktadır. 18. yüzyılda müzisyenler, farklı türlerde eserlere de ilgi duymuşlardır. Bir Mevlevi müzisyeni, din dışı eserler de yazabilmiştir. Dede Efendi, yalnızca Mevlevi ayinleri ve ilahiler bestelememiş onların yanı sıra köçekçe, şarkı ve hatta Avrupa’ya öykünerek vals formunda eserler de yazmıştır.

Devlet-i Aliyye’nin batıya yönelişi çeşitli yayınlarda 18. yüzyılın ilk çeyreği olarak belirtilmektedir. 19. yüzyıl ise çok sesli müziğin devlet eliyle başlatıldığı dönemdir. Başlangıçtaki bazı denemelerden sonra İtalyan bando şefi Giuseppe Donizetti, İstanbul’da çok sesli müzik eğitimi ve uygulamalarına başlamıştır. 1834 yılında kurulan Musika-i Hümayun hem çok sesli müzik eğitimi vermiş ve hem de bando yapılanmasını sağlamıştır. Fransız şair, yazar Alphonse de Lamartine, 20 Haziran 1833’te tanık olduğu bir Cuma selamlığında yer alan bandonun padişahın camide bulunduğu 20 dakikalık süre içinde Mozart ve Rossini’den eserler çaldığını belirtmektedir. Franz Liszt, Henry Vieuxtemps gibi birçok Avrupalı müzisyen ve besteciler İstanbul’a gelerek konserler vermişlerdir. Abdülmecid, çok sevdiği opera için Dolmabahçe sarayının bahçesinde bir opera evi yaptırmış ve burada bazı opera eserleri sunulmuştur. Bu opera evi, Abdülmecid’in vefatından sonra bir yangın geçirerek büyük zarar görmüştür. Abdülaziz ise bu saray tiyatrosu ile hiç ilgilenmezken Alman besteci Richard Wagner’in Beyrut Opera binası için açtığı yardım kampanyasına 3000 thalerlik bağış yapmıştır. 1848 yılında gösterilerine başlayan Beyoğlu’ndaki Naum tiyatrosu, yıllarca ünlü operalara sahne olmuştur. İstanbul’un farklı yerlerinde de opera ve senfonik konser sunumları yapılmıştır.

DOLMABAHÇE SARAYI OPERA EVİ (ABDÜLMECİT DÖNEMİ)

Çok sesli müzik, on sekizinci yüzyılın ortalarında özellikle İstanbul’da giderek kabul görmeye başlamıştır. 1868 yılında başlattığı çalışmalar ile Osmanlı döneminde oyuncu-yönetmen olan ve Türk tiyatrosunun kurucuları arasında yer aldığı belirtilen Güllü Agop, Gedikpaşa tiyatrosunda Türk Opereti üzerine sağlam bir temel atmıştır. Aralarında Büyük Benliyan gibi ünlü oyuncuların bulunduğu Agop ekibi ile Çuhacıyan’ın güçlü kadrosunun birleşmesi sonucunda Türk operet sanatının en iyi örneklerinin verildiği bir yapı ortaya çıkmıştır. İlk Türk ve Fransız operetlerinden bazı örnekler, bu tiyatroda seyirci ile buluşmuştur. Güllü Agop, ilk kez Müslüman oyuncuların yer aldığı bir tiyatro topluluğu kurmuş ve Türkçe oyun oynama imtiyazı almıştır. Kurduğu tiyatro topluluğunun, Darülbedayi ve İstanbul Şehir Tiyatrolarının kurulmasına giden yolun temel taşı olduğu yönünde görüş birliği vardır. Dolmabahçe’den ayrılarak Yıldız sarayına taşınan Abdülhamid, buraya küçük bir tiyatro bölümü yaptırmıştır. Çoğunluğu İtalyan olan artistler bu tiyatroda maaşlı olarak kadroya alınmış, düzenli konser ve opera- operet sunumları yapılmıştır.

GÜLLÜ AGOP (1840 – 1902)

Darü’l-bedayi-i Osmani yani Osmanlı Güzellikler Evi anlamına gelen konservatuvar binası ve tiyatro okulu, 27 Ekim 1914 yılında Sultan Reşat’ın emirleri ve İstanbul belediye başkanı Cemil Topuzlu’nun onayı ile Ali Ekrem Bolayır tarafından kurulmuştur. Darülbedayi ismini Ali Ekrem Bolayır ya da doktor-şair Hüseyin Cahit tarafından verildiği yönünde görüşler vardır. Kurum zaman içinde okul kimliğinden çıkarak bir tiyatro topluluğuna dönüşmüş ve 1931 yılından sonra İstanbul Şehir Tiyatroları adını almıştır. Darülbedayinin müzik bölümü 14 Mart 1916 tarihinde kapatılmıştır.

DARÜLBEDAYİ

Darülbedayi, Devlet-i Aliye’de müzik ve tiyatro gibi çeşitli sahne sanatları alanlarında eğitim veren modern bir kurum olarak yapılanmıştır. Orta Oyunu, Meddah, Kavuklu gibi geleneğe dayalı sahne sanatları çalışmalarını yürütmüş ve usta çırak ilişkileri çerçevesinde yeni kadrolar yetiştirmiştir. Ancak kuruluşunda, bünyesinde olması planlanmasına karşın özellikle yaşanan savaş şartları nedeniyle opera ve bale gibi çağdaş sahne sanatları ile ilgili bir eğitim gerçekleştirilememiştir. Diğer taraftan 19. yüzyılın ilk çeyreğinde kurulan Musika-i Hümayun bünyesinde devlet eliyle çağdaş sanatlarla ilgili eğitimlerin verildiğini söylememiz gerekir.

İstanbul belediye başkanı Cemil Paşa, tıp eğitimi için gittiği Paris’te tiyatro konusuna ilgi duymuştur. İstanbul’a modern bir tiyatro binası kazandırmak için yürüttüğü çalışmalar sonuçsuz kalmıştır. Daha sonra Haziran 1914 yılında Cemil Paşa, belediye meclisinde Darülbedayinin kurulmasını teklif etmiş, Sultan Reşat’tın da destek vermesi üzerine tiyatro ve müzik için iki bölümden oluşan okul kurulmuştur. Müzik bölümü, Doğu ve Batı müziği olarak iki daldan oluşmuştur. Müzik ve tiyatronun bir arada olmasıyla zamanın ilgi duyulan opera ve operet gibi müzikli tiyatro alanlarının yapılanması ile ilgili çalışmaların, daha sağlıklı yürütüleceğine inanılmış olmalıdır. Tiyatro bölümünün başına Reşat Rıdvan ve musiki bölümünün başına ise Ali Rıfat Çağatay getirilmiştir. Bu sırada Paris Odeon tiyatrosu müdürü A. Antoine, okulun kuruluş ve örgütlenmesini tamamlamak üzere Genel Müdür olarak davet edilmesi üzerine 28 Haziran 1914 tarihinde İstanbul’a gelmiştir.

DARÜLBEDAYİ İLK OKUMA KURULU ÜYELERİ (1914)

Darülbedayi için geçici olarak Şehzadebaşı’nda yer alan Serasker Rıza Paşa’ya ait Letafet apartmanı onarılarak tahsis edilmiştir. Apartmanın, sahne sanatlarının merkezi konumundaki Direklerarası ’nda bulunması da yer seçimi için önemli görülmüştür. Bu bina, 1914’ten 1917’ye kadar Tatbikat Sahnesi olarak da kullanılmıştır. Darülbedayi ’ye öğretmen ve öğrenci alınmak için 07 Temmuz 1914 tarihli gazetelere ilan verilmiştir. Sekizi kadın 197 kişi başvurmuştur. Sınavları Antoine başkanlığında dönemin ünlü edebiyatçılarından oluşan Abdülhak Hamid, Yakup Kadri, Yahya Kemal, Rıza Tevfik, İzzet Melih, Abdullah Cevdet, Ahmet Haşim’den oluşan kurul yapmıştır. Daha sonra başkanlığa Yahya Kemal, onursal başkanlığa Abdülhak Hamit, sekreterliğe Ahmet Haşim seçilmiştir. Darülbedayinin ilk sınavına, Şehremini (Belediye Başkanı) Cemil Paşa ayrı bir önem vermiş, dönemin maliye bakanı Cavit Bey, edebiyatçı Tevfik Fikret ve Abdülhak Hamid beyler de gözlemci olarak davet edilmiştir. Sınava giren öğrenci adayları arasında erkeklerden Ali Naci (Karacan), Peyami Safa, Halit Fahri, Behzat Haki, Muhsin Ertuğrul, Celal Sahir, Emin Beliğ, Ahmet Muvahhit, İsmail Galip, Fikret Şadi, Raşit Rıza da vardır. Kadınlar arasında Nıvart, Sara Mannik, Eliza Binemeciyan Mineyan, İda, Rosa, Efraz, Beatris, Adriyen Binemeciyan hanımlar yer almıştır. Sınavı ilk elemede altmış üç kişi geçmiştir. Tiyatro bölümünde verilen dersler arasında: Kıraat, Telaffuz, Takrir, Aruz, Tarih, Edebiyat, Dram, Raks, Eskrim ve Mimik ve diğerleri sıralanabilir.

Darülbedayanin müzik bölümünün alafranga kısmına öğretmen olarak Zâti Arca, Osman Zeki Üngör, Âsaf, Şâmil, Cemil beylerle Mösyö Radagliyo, Silvelli, Forlani, Adolyo ve Hege atanmıştır. Alaturka kısmı öğretim kadrosunda ise Zekâi Dedezâde Ahmed, L. Hancıyan, Hafız Yûsuf Efendi, Rauf Yekta, Tamburi Cemil, Suphi, Sadettin, Baha, Sadık ve Abdülkadir beyler yer almışlardır.

Darülbedayinin resmi açılışı için 04 Ağustos 1914 tarihi belirlenmiş ancak Dünya Savaşı’nın başlaması nedeniyle ertelenmiş ve ancak Kasım 1914’te yapılabilmiştir. Savaş ortamı, İstanbul şehremini Cemil Paşa’nın görevinden istifa etmesi ve Fransız A. Antoine da Paris’e geri dönmesi nedeniyle Darülbedayi çok geçmeden kapanmıştır. Daha sonra belediye başkanı olan İsmail Bey (Canpolat) okulu yeniden canlandırma çabası içinde olmuştur. Zaman içinde Darülbedayi, eğitimden uzaklaşıp giderek bir tiyatroya dönüşmüştür. Günümüzde Fatih ilçesi sınırları içinde bulunan Şehzadebaşı ya da tarihi adıyla Direklerarası, İstanbul tiyatrosu için önemli bir merkez konumundadır. Darülbedayinin ilk oyununun, Fransız oyun yazarı Emile Fabre (1869 – 1955) ait olan Çürük Temel (La Maison d’Argile) başlıklı eser olduğu anlaşılmaktadır. İlk yerli oyun olan Baykuş, 1917 yılında başrolünü kendisinin oynadığı Muhsin Ertuğrul tarafından sahnelenmiştir. Belediye meclisi o dönemde yaşanan savaş ortamı ve yaşanan mali problemler nedeniyle topluluğun yalnızca tiyatro yapmasına karar vermiştir. Muhsin Ertuğrul Almanya’dan dönünce kurumun yönetmeni olmuş ancak oyuncuların çoğu ortaya çıkan kaos ortamı sonunda gruptan çıkarılmıştır.

DARÜLELHAN

Devlet-i Aliyye’nin Millî Eğitim Bakanlığı (Maarif Nezareti) bünyesinde ve başkanlığını Yusuf Ziya Paşa’nın yaptığı müzik kurulunun hazırladığı “Darülelhan Talimatname” sinin 09 Aralık 1916 yılında yürürlüğe girmesiyle Darülelhan (nağmeler evi/kapısı), müzik öğretmeni yetiştirmek ve daha çok Türk müziğine ağırlık vermek üzere bir müzik okulu olarak kurulmuştur. Okul, 01 Ocak 1917 yılında çalışmalarına başlamıştır. Bir müzik kurulu tarafından kurulan okul, kızlar ve erkekler olmak üzere iki bölümden oluşmuştur. Darülelhan, Türk müziği eğitimi üzerine geliştirdiği yöntemler, program, icra disiplini ve notasyon çalışmaları ile günümüz konservatuvarlarına örnek olmuş, Avrupa’nın müzik eğitim yöntemlerinin uygulamasına da katkı vermiştir. Okul, cumhuriyet döneminde 1924 ve 1926 yılları arasında Darülelhan Mecmuası başlığıyla bir de dergi çıkarmıştır. Okulun kuruluşuna, yaşanan zorluklar ve savaş ortamına karşın Sultan Mehmet Reşat döneminde 25 bin kuruşluk ödeme yapılmış ve daha sonra sınırlı da olsa bu ödemeler tekrar etmiştir. Okul eğitim çalışmalarına başlamasından yaklaşık bir yıl sonra 1. Dünya savaşı yenilgiyle sonuçlanmıştır. Mütareke yıllarının güçlükleri, İstanbul’un işgali, Kurtuluş savaşının başlaması ile yaşanmış olan olaylar nedeniyle Darülelhan ciddi bir varlık gösterememiştir. Erkekler bölümü 1918 yılında kapatılmış, kadınlar bölümü ise bir süre daha devam etmiştir.

DARÜLELHAN KORO SINIFI (1926)

(Gönül Paçacı Arşivi)

Devlet-i Aliye’nin son dönemlerinde modern ve geleneksel müzik eğitimini yaygınlaştırmak amacıyla Maarif Bakanlığına bağlı Terakki-yi Musiki Mektebi (Müzik İlerleme Okulu) isimli özel bir müzik okulu daha kurulmuştur. Okulun kurucu ve eğitim kadrosunda Ali Salahi Bey, Ali Riza Şengel, Kanuni Nazım Bey ve Fahri Kopuz gibi isimler yer almışlardır. Türk müziği alanında ancak iki yıllık eğitim veren okul, sivil müzik eğitimine katkı yaparken çok sesli müziğe geçişte örnek olduğu söylenebilir. Özel müzik okulları içinde en uzun ömürlü olan ise Darü’t-Talim-i Musiki Mektebidir. 1916 yılında Şehzadebaşı’nda açılan okul, naziriyat eğitimi, nota yayınları, plak çalışmaları, yurt dışı turneleri ve ağırlıklı olarak yürüttüğü konser programları ile Türk müziğine önemli katkı sağlamıştır. Okul 1931 yılında kapanmış ve daha sonra Fahri Kopuz tarafından yeniden açılmıştır. Fahri bey, Ankara radyosuna atandıktan sonra okulun çalışmaları tamamen durmuştur. Bu dönemde Muallim İsmail Hakkı Bey tarafından kurulan Musiki-i Hanımlar Dershanesi de öne çıkmaktadır. Bir belgeye göre 1920 yılında Beyazıt Türk Ocağı konferans salonunda kalabalık bir topluluğa konser verilmiş ve oldukça olumlu yorumlar yapılmıştır. Ancak dershanenin programı, eğitim planları gibi konularda herhangi bir belge elde edilememiştir.

Darülelhan ’da görev alan öğretmenler, dönemin (1916 – 17) önde gelen isimleri arasından seçilmiştir. Bu isimler arasında; Yusuf Ziya Paşa (başkan), Ali Rıfat Çağatay (başkan yardımcısı), İsmail Hakkı Bey (baş öğretmen), Abdülkadir Töre (nazariyat öğretmeni), Rauf Yekta Bey (musiki tarihi öğretmeni), Cemil Bey (tambur öğretmeni), Andon Efendi (lavta öğretmeni), Ahmet Irsoy (dini musiki öğretmeni), Kazım Us (batı müziği öğretmeni), Zati Bey (batı müziği öğretmeni), Levon Efendi (repertuvar öğretmeni), Komidasi Efendi (repertuvar öğretmeni) sıralanabilir. Bunlara zaman içinde başkaları da katılmıştır. Sıradan bir müzik okulu olmayan Darülelhan’ın kurulmasındaki en önemli amacı, Türk musikisinin temsil gücünü arttırmak ve müzik öğretmeni yetiştirmek olmuştur. Aynı zamanda unutulmaya yüz tutmuş̧ eserlerin notaya alınması, öğrenciye sahne ile ilgili görgü kuralları öğretilmesi de ilkeler arasındadır. Batı tarzında bir temsil anlayışının kazandırılması da amaçlanmıştır. Darülelhan heyeti, hedeflerine ulaşabilmek amacıyla sanat konusunda deneyim ve bilgi sahibi uzmanlardan seçilmişlerdir. Sonraki yıllarda heyete yeni isimler katılmıştır. Bazı öğretmenler görevi bırakmış, yerlerine yenileri gelmiştir.

DARÜELHAN KADROSU

Diyanet İslam Ansiklopedisi bilgilerine göre, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra İstanbul Valisi Haydar Bey’in (Yuluğ) yakın ilgisi sonucunda İl Genel Meclisi kararı ile Darülelhan, 14 Eylül 1923 Cuma günü törenle yeniden açılmıştır. Yeni okul, hazırlanan yeni yönetmelik ile Batı ve Türk müziği olarak iki bölümden oluşmuştur. Yeni yönetmeliğe göre ilk öğretimden sonra Darüelhan’a alınacak öğrenciler, hazırlık sınıfında bir yıl okuyacak, ardından bölümlere ayrılacaklardır. Batı müziği bölümünde kompozisyon, şan, piyano, viyolonsel, flüt ve diğer orkestra çalgı sınıfları yer alırken Türk müziği bölümünde ise keman, kemence, santur, ney, tambur, ut, kanun ve şan sınıfları vardı. Ayrıca öğrenciler, müzik nazariyatı, armoni, füg, müzik tarihi dersleriyle orkestra ve koro çalışmalarına da devam etmeye mecbur tutulmuşlardı. Müdürlüğüne bestekar Musa Süreyya Bey’in getirildiği bu yeni dönemin Batı müziği öğretim kadrosunda, Zeki Bey, Ekrem Besim Bey (Tektaş), Cemal Reşit Bey (Rey), Nimet Vâhid, Chevalier Geza de Hegey, Victor Radeglio, Edgar Manas, Henry Fourlani, Sadri Bey, Zatî Bey, Nezihe Hanım, Veli Bey (Kanık), Seyfi ve Sezai (Asal) kardeşler ile Mesut Cemil (Tel) yer alıyordu. Türk müziği bölümündeki öğretmenler arasında, Nuri Bey, ikevser Hanım, Mustafa Bey (Sunar), Sedat Bey (Öztoprak), Hayriye Hanım (Örs), Faika, Muazzez Hanım (Yurcu), Ziya Bey (Santur), Refik Bey, Faize Hanım (Ergin), Emin Bey (Yazıcı), Ruşen Ferit Bey (Kam), Rauf Yekta Bey, İsmail Hakkı Bey, Ziya Bey (Hoca), Zahide Hanım bulunuyordu.

Genel kanıya göre Darülelhan’ın bu dönemi, en verimli yılları olmuştur. Eğitim ve öğretimin yanı sıra özellikle Türk müziği ile ilgili çeşitli yayın ve araştırma çalışmaları başlamış, halk müziği ile ilgili derleme gezileri ve klasik Türk müziği eserlerinin belirlenmesi açısından oldukça önemli çalışmalar yapılmıştır. Ancak batı müziği bölümünde, daha çok Union Française’de verdiği konserlerle Darülelhan mecmuasında yayımlanan makaleler dışında araştırmaya yönelik bir çalışması görülmemektedir. Darülelhan ‘da çalışmalar devam ederken Mustafa Necati beyin Maarif bakanlığı döneminde müzik kültürümüz açısından kabul edilemez bir karara imza atılarak; Talim ve Terbiye Dairesi Sanayi-i Nefise Encümeninin 09 Aralık 1926 yılında aldığı karara göre Türk müziği öğretimi, eğitimi programdan kaldırılmıştır. Ancak Tarihi Türk müziği eserlerinin Rauf Yekta’nın başkanlığındaki bir kurul tarafından sınıflandırma ve düzenlenmesi çalışmaları yapılabilmiştir. Darülelhan, 22 Ocak 1927 tarihinde İstanbul Musiki konservatuvarı adı altında belediyeye bağlanmıştır. Daha sonra da İstanbul Belediye Konservatuvarı olarak çalışmalarını sürdürmüştür.

Darülelhan’ın Yusuf Ziya Demircioğlu müdürlüğündeki bu yeni dönemde sınıflama ve düzenleme çalışmaları ile derlenen eserler, yayım­lanmaya başlamıştır. Eserler, çeşitli konserlerle sunulduğu gibi plak yoluyla da yaygınlaştırılmıştır. Zamanının en kaliteli müzik yayını olarak kabul edilen bu plaklar, Columbia firmasında 25 ve 30 santimetrelik 78 devirli olarak doldurulmuştur. Bu yayınlarda çeşitli şarkı ve türkülere ait değişik formlarda eserler yer almıştır. Ayrıca Rauf Yekta Bey başkanlığında Yusuf Ziya Demirci, Besim Tektaş ve Dürrü Turan’dan oluşan derleme heyetinin yaptığı inceleme gezilerinde notaya alınan eserlerin bir kısmı Anadolu Halk Şarkıları adı altın­da yedi fasikül halinde yayımlanmıştır (1926-1928). Bu yayınlar daha sonra da devam etmiştir.

Cumhuriyet döneminde Muhittin Üstündağ’ın belediye başkanlığı sırasında (1926) Darülbedayiye yeniden destek verilmiş ve Muhsin Ertuğrul yeniden kurumun başına getirilmiştir. 1930 yılına kadar zorlu geçen zaman içinde yerli ve yabancı birçok oyun sahnelenmiştir. 1931 yılında ise Şehir Tiyatrosu adını alan Darülbedayi, günümüzde İstanbul belediyesine bağlı Harbiye, Kadıköy, Üsküdar, Fatih ve Gaziosmanpaşa sahnelerinde çalışmalarını sürdürmektedir.

Devlet-i Aliyye’nin son dönemleri ve Cumhuriyetin ilk yıllarında büyük zorlukla geçen ve yaşam mücadelesi verilen zamanda, ortaya çıkan tüm sorunları aşıp müzik kültürünü, eğitimini öne çıkarıp sevgi ve özveriyle yürütülen tüm çalışmalar, büyük bir saygıyı hak etmektedir. O çalışmaların izleri günümüzün Türk müzik kültürüne önemli katkı sağladığını unutmamak gerekir. Tüm bu birikime katkı veren büyük ustalara, saygılarımızla…

Bunları da sevebilirsiniz