Arkeolojik Çağlarda Anadolu Kültüründe “Kadın”

Arkeolojik çağlarda, Anadolu kadınının sosyo-kültürel yapısı, ele geçen belgeler ışığında bu makalede incelenmeye çalışılmıştır. Kendi türüne hayat veren ve insan neslinin devamını sağlayan kadın, eski çağlar boyunca yaratımın ve tanrısallığın izdüşümü olarak görülmüştür. Kadın, yaşama can veren toprak gibi doğanın yaratıcı gücünün yansıması olmuştur. Yazısız dönemler için yorum yapmak kimi zaman karmaşık olmakla birlikte kadına yüklenen kutsallık rolü, Neolitik Çağ içindeki dinamikler bağlamında akla yakın gibi görünmektedir. Tarım ve hayvancılık ile güç bulan ve yaşama tutunan toplulukların; tarımın daha bereketli geçmesi, doğa olaylarından daha az etkilenmek ve yaban hayvanlarının gazabından korunmak için doğaüstü bir güce sığınmak istemeleri olağan görülebilir. Bu anlamda doğum gibi bir yaratımın başrolü olan kadın, insanın bu arayışlarının ilk adresi olmalıdır. Doğurganlığın, tanrısallığın sembolü kadın, en erken dönemlerden itibaren betimlemelerin ağırlıklı konusu olmuştur.

ÇATALHÖYÜK ANATANRIÇA HEYKELCİĞİ

İnsan soyunu sürdüren kadın yüceltilmiş, abartılı hatlara sahip figürinlerle kutsanmıştır. Bazı görüşlere göre bu figürinlerin kutsallık atfından ziyade, günlük kullanıma yönelik çeşitli amaçlar için üretildikleri yönünde açıklamalar yapılmıştır. Figürinlerin anlamını ile ilgili yapılan incelemelerde, Anadolu ile Mezopotamya ve Mısır’da da çok sayıda tanrıçanın kutsandığı dikkat çekicidir. Tunç Çağındaki yaygın ticaret de göz önünde bulundurulduğunda, farklı kültürler arasında etkileşim kaçınılmazdır. Ayrıca Tunç Çağının ardından yazılı dönemlere geçişle birlikte Anadolu yazılı kaynaklarında tanımlanan tanrıçalar, Neolitik Çağdan itibaren kültürel aktarımın gerçekleştiği Anadolu için aniden gelişen bir durum olarak görülmemelidir. Anadolu arkeolojisinde kültürel aktarım birçok bulguda kendini göstermektedir.

Çeşitli materyallerden, farklı büyüklüklerde ama çoğunlukla abartılı vücut hatlarına sahip kadın imgeleri, insanın kadına yüklediği anlamlarla ilintili olmalıdır. Kadın figürinleri insanın en erken sanat üretimlerindendir. Paleolitik Çağdan başlayarak kadın bedeni, anlamlar bütünüyle insanın sanat üretiminde ilham kaynağı olmuştur. Anadolu, yazısız dönemlerden itibaren bir sonraki evrelere kültürel birikimini aktarmış ve birbirine eklenen deneyimler bütünü, eskinin ve yeninin harmanıyla süregelmiştir. Kültür, bir yandan da zamanla ticaret gibi etkenlerle, çevresel ilişkiler ağının getirdiği ögelerle sentezlenerek şekillenmiştir. Tüm bu süreçlere kadın betimlemeleri de dâhildir. Geçmiş yaşam biçimlerini günümüz bakış açısı ile tanımlamak elbette birçoğumuzun sıklıkla düştüğü yanılgılardandır. Tanıdığımız, bildiğimiz ve aktarılan bilgiler, geçmişi yorumlamada bizleri genellikle yönlendirir. Bu aşamada arkeolojik bulgulara zamandan ve değer yargılarından bağımsız bakabilmek önemlidir. Kadın figürinlerini Neolitik Çağ özelinde değerlendirip anlamlandırmaya çalıştığımızda, buluntunun konumlandığı yapının özellikleri, çevresel, yapısal, dönemsel etkenler yönlendirici olmaktadır.

HACILAR HÖYÜĞÜ KADIN FİGÜRÜNLERİ

Göller Bölgesi’nde yer alan ve Anadolu’nun önemli Neolitik merkezlerinden olan Hacılar Höyük’te steatopik kadın figürinleri, yerleşmenin en göze çarpan buluntuları arasındadır. Hacılar 6. katının bazı yapılarının tabanları üzerinde boyları 7 santimetre ile 24 santimetre arasında değişen 45 kadar kadın figürini bulunmuştur. (*)

(*) Müge Savrum – Kortanoğlu (2024), Anadolu’da Neolitik Çağ Kadın Figürinleri ve Anlamları

Arkeolog Edibe Uzunoğlu “Tarih Öncesinden Demir Çağ’a Anadolu’da Kadın” başlıklı makalesinde konuyla ilgili önemli açıklamalar yapmıştır. Küçük insan heykelciklerinin çoğu kadın betimlemeleridir. Erkek heykelciği azdır. Paleolitik Venüsler adı altında tanınan bu kadın heykelciklerinde göğüs, kalça ve cinsel organlar abartılı bir şekilde gösterilmiştir. Kadının doğurganlığını simgeleyen bu betimler, olasılıkla bereket kavramının kadın şeklinde düşünüldüğünün kanıtlarıdır. Avcı – toplayıcı toplulukların yaşamlarında “bereket” hemen her şeyin ifadesidir. Soyun devamında bereket, avda bereket, besinlerde bereket hayati oranda önemlidir. Bu heykelciklerin daha sonraki ana tanrıça kavramının başlangıcı olduğu şeklinde yorum yapılabilir.

Bazı araştırmacılar, ölünün ana rahmindeki cenin duruşunda toprağa verilmesi hali için ölümden sonra diriliş ve tekrar yaşama dönme inancı, ölümle tekrar yaşama dönme inancı arasındaki sürecin ana karnında geçtiği düşüncesi ile gömünün cenin şeklinde oluğunu söylemektedirler. Bereket kavramının yanı sıra tekrar yaşama dönme kavramının ana rahmi olarak düşünülmesinin nedenin kadının yaratıcılığına olan inanç olduğunu söyleyebiliriz.

NEOLİTİK ÇAĞ BOĞA AVI (ÇATALHÖYÜK)

Paleolitik çağın temel besin kaynağı avcılığa bağlıdır. Neolitik çağda yerleşik düzene geçildiği dönemde buğday, arpa gibi bitkiler ile bazı küçük ve büyük baş hayvanların evcilleştirilmesi besin zincirine büyük katkı yapmasına karşın avcılık da devam etmiştir. Erkeklerin av ile yoğun uğraşmaları onları yaşam alanından uzaklaştırırken kadınların ev ve tarla işlerine yoğunlaşmasına neden olmuştur. Bir başka anlatım ile kadın, üretim alanın merkezinde yer almıştır. Bu durum, kadının doğal yapısını da öne alarak bereketin sembolü haline getirilmiş olduğu yönünde yorum yapılabilir.

ÇAYÖNÜ KADIN HEYKELCİĞİ

Çayönü yerleşkesinde taştan ve kilden abartılı bir şekilde tasarlanmış kadın heykelcikleri bulunmuştur. Bunların bereket kavramının kadın şeklinde tasarımları olduğunu söyleyebiliriz. Urfa’da bulunan Nevali Çori höyüğündeki mezar buluntuları arasında yer alan heykelcikler, kadının bereket kültünün ve ritüellerin önemli bir ögesi olduğunun göstergesidir.

GRİTİLLE-HAMİLE KADIN

OTURAN KADIN

Adıyaman yöresinde yer alan Gritille höyüğünde pişmiş toprak kadın heykelcikleri ortaya çıkarılmıştır. Bunlardan birisi hamile kadın heykelciğidir. Karnın hamilelikte şişkin olan göbek deliği, vücuttan ayrı olarak şekillendirilip karına aplike edilmiştir. Bunun, hamile kalabilmek için yapılmış bir büyü ya da adak heykelciği olabileceği düşünülebilir. Bu türden heykelciklere Cafer Höyük, Aşıklı Höyük ve benzer yerleşkelerde rastlanmaktadır.

ÇATALHÖYÜK KADIN (TANRIÇA) HEYKELCİKLERİ

Neolitik yerleşkelerinin en büyüğü Konya’nın Çumra ilçesinde bulunan Çatal Höyüktür. Günümüzden yaklaşık dokuz bin yıl öncesine tarihlenen höyük kadın hakkında önemli bilgiler vermektedir. Oldukça ünlü olan ve Ankara Arkeoloji Müzesinde bulunan pişmiş toprak kadın heykelciği, oldukça önemlidir. Yanlarında iki panterin yer aldığı tahtta oturan şişman kadın, karnı üzerine düşmüş göğüsleri, şişman bacaklarının üstüne kadar sarkmış karnı ile analığın tam bir temsilcisi olmalıdır. Bacakları arasında görülen çocuk başı, onun doğum anında olduğunu vurgulamaktadır. Ormanların vahşi etoburlarından olan bir çift panter, doğum anında bile onun koruması altındandır. Bu heykelcik için dönemin tanrısal gücünün kadın olduğu yönünde yorum yapılabilir. Buradan çıkışla bu heykele Neolitik Çağın Kibele’si denilebilir. Çatalhöyük tanrıçasının taş ve pişmiş topraktan üretilmiş birçok farklı heykelciği bulunmuştur. Oturan çıplak tanrıça heykelciği krem renkli olup üzerinde kahve renkli geometrik desenler yer almaktadır. Eller dizlerinin üzerinde, beş parmağı açıkça görülmekte ve başı eksiktir. İri göğüsleri ve karnı dizler üzerine sarkmıştır. Şişkin bacaklar, yuvarlak dizler çok doğal bir şekilde işlenmiştir. Her iki ayak bileğinde ince şerit kabartmalar halinde halhallar görülmektedir. Heykelcik olağanüstü doğal üslubuyla, döneminin ender örneklerindendir.

Ana tanrıçanın kişiliğinde kadının başat olduğu dönemin kültürel anlayışı içinde sosyal yapının, “Anaerkil” bir düzen içinde olduğunu da kabul etmek gerekir. Çatalhöyük kültür bulguları üzerinde yapılan çalışmalar, bu değerlendirmeyi destekler niteliklerdedir.

BURDUR – HACILAR TANRIÇA HEYKELCİKLERİ

Günümüzden 8 bin yıl önce Burdur yöresi çiftçi ve hayvancılığa dayalı bir yaşama sahip Hacılar höyüğünde de kadının başat olduğunu gösteren heykelcikler bulunmuştur. Burada tek başına bir erkek heykelciği yoktur. Erkek kadının yanında ancak ikincil bir rolde betimlenmiştir. Bu höyükte kadının vahşi hayvanlara olan hakimiyeti vurgulanmaktadır. Bu egemenlik sevgi ve şefkat doludur. Göğsünde bazen çocuğunu bazen de panter yavrusunu kucaklar. Her ikisine de aynı şefkati göstermektedir. Burada bulunan heykelcikler gerçek bir sanat eseri niteliğindedir.

KALKOLİTİK ÇAĞDA KADIN

Neolitik sonrası Kalkolitik çağda taşın yanında metalinde kullanılması ve daha gelişmiş üretime dayalı yaşam düzeninde Anadolu’da köyler büyür, giderek küçük şehirler halini alır. Bu küçük şehirlerin çevresi duvarlar ile koruma altına alınır. Bu yerleşimler arasında olasıdır ki sınır çatışmaları yaşanmış olabilir. Erkekler güçleri ile öne çıkarken kadın, yine yeni bir hayata can vermesiyle bereketi temsil ederek toplumdaki önemini korumaktadır. Ana tanrıça kültü, neolitik çağdaki kadar güçlü olmasa da bu çağ boyunca insanın inanç dünyasındaki yerini korumuş olmalıdır. Ana tanrıça kültünün yanı sıra erkeği ve erkekliği simgeleyen boğa kültü egemenliğini sürdürmektedir. Kadın cinsel organını simgeleyen üçgenler, hamile karnı temsil eden iç içe daireler, bezeme motifleri olarak kullanılmıştır.

OMUZUNDA TESTİ TAŞIYAN KADIN ŞEKLİNDE KAP

KADIN BİÇİMLİ TESTİ

Günümüzden yaklaşık 5200 bin yıl önce Anadolu’da Tunç Çağı başlar. Madenciliğin gelişmesi ile çevredeki toplumlarla maden ticareti yoğunlaşır. Maden sanatı olağanüstü gelişim gösterir. Siyasal örgütlenme başlar ve yaşanan değişimler sonunda giderek erkek egemen bir toplum yapısına geçilir. Yazı öncesi öne geçmiş olan tanrıçalar, zaman içinde yerlerini tanrılara bırakmaya başlamıştır. Ancak Anadolu inanç dünyasında ana tanrıça kültü, etkisini sürdürmeye devam etmiştir. Bereket ve çoğalma inancına bağlı olarak yine hamile kadın biçiminde törensel kaplar yapılmıştır.


KADIN HEYKELCİĞİ ÇOCUĞUNU EMZİREN KADIN

(GÖĞÜS VE BACAKLAR ALTIN)

Tunç çağının sonlarına doğru tunçtan ve değerli madenlerden üretilmiş birçok kadın heykelciği bulunmuştur. Alacahöyük’te bir mezarda bulunmuş olan kadın heykelciğin bacakları ve göğüsleri altın ile kaplanmıştır. Yine Alacahöyük’te bir mezarda ortaya çıkarılan ikiz idoller, altından üretilmiştir. Bunların ikiz tanrıçaları temsil ettiği yönünde görüşler vardır. Horoztepe ’de bir mezardan çıkarılan çocuğunu emziren kadın heykelciği, analığın simgesi olarak yorumlanmaktadır.


KÜLTEPE İDOLLERİ

Kültepe kazılarında çeşitli idollere rastlanmıştır. Bu idollerden tek başlı olanlar ana tanrıçayı, iki başlı olanlar tanrıça ve kocasını, çok başlı olanlar tanrıça, kocası ve çocuklarını temsil ettiği kabul görmüştür. Değerli arkeolog ve akademisyen Tahsin Özgüç, bu dönemde Kültepe’nin bu idoller ile bir kült merkezi olduğunu belirtmektedir. Kültepe tanrıçasının: arslanlar, koyunlar, kuşlar, ağaçlar gibi hayvan ve bitkiler aleminin egemen ve koruyucu tanrıçası olarak görüldüğü anlaşılmaktadır. Tüm bu belgeler, kadının bir tanrıça olarak bu çağda da önemli bir değer olduğunu göstermektedir. Ancak bir önceki çağa oranla bu değerin giderek azaldığını söylemek gerekir.


SAMSUN – İKİZ TEPE KADIN MEZARLARI

Samsun İkiz tepe kadın mezarlarının çoğunda ölü hediyesi olarak silahlar bulunmuştur. Kazı başkanı sayın Bilgi, buradaki mezar armağanlarının ölünün yaşamında kullandığı şahsi eşyaları olduğunu belirtmektedir. Homeros ise İlyada destanında Trioya savaşında erkek gibi savaşan Karadenizli kadınlardan, amazonlardan söz edilmektedir.

KADIN ERKEK YÜZLÜ KAP ALTIN HEYKELCİK

Orta Tunç çağında kadın ve erkek birlikte betimlenmeye başlamıştır. Kabartmalı kaplarda görülen yüzler, dişi-erkek birlikte görülmektedir. Tanrıçanın tek başına olduğu heykelciklerde vardır. Hatti döneminde tanrılar aleminin önde gelen değeri Arinna kentinin güneş tanrıçası, Çatalhöyük’ten sonra binlerce yıldır görünen tanrıçadır. Aynı tanrıça, halen Metropolitan müzesinde sergilenen kurs başlığı ve kucağında çocuğu ile betimlenmiş altın heykelcikte görülmektedir. Bu dönem, erkek egemenliğinin kadınla giderek eşit ve sonrasında öne çıktığının göstergesi olarak görülmeliridir.

Asur ticaret kolonileri çağında kraliçelerin kral kadar yetkili olduğu söylenebilir. Memleketine kaçak mal soktuğu belirlenen bir kişi yakalanıp hapse atılır. Kaniş kraliçesi (rubatum), diğer Karum merkezlerine (Luhuzatti, Hurama, Şalahşua gibi) haber yollayıp yetkililerin bu konuda hazırlık yapmalarını ve tetikte bulunmalarını istemiştir. Kraliçe burada görüldüğü üzere bir kral gibi davranmıştır.

RUBATUM

Kraliçelerin çağlarının çok hareketli ticari etkinlikleri içinde yer aldıkları, yazılı belgelerden anlaşılmaktadır. Puzur-Aşur’un bir mektubunda bizzat iş ortaklarına kraliçeye gümüş ödenmesi ile ilgili bilgi vermektedir. Bir başka belgede ise kral ve annesine ödenen altın miktarı kaydedilmiştir. Bu ödemeler ile ilgili birçok belge vardır. Bütün bu belgeler, günümüzden 4 bin yıl önce saray çevresinin ticaretin içinde ya da denetlemesinde yer aldığını ve kadınların da servet sahibi olduklarını göstermektedir. Bu belgelerin yeterli düzeyde açıklayıcı bilgi içermemesi nedeniyle kraliçe olduğu düşünülen Rubatum’un kralın eşimi yoksa şehir devletini bağımsız olarak yöneten kadın hükümdar mı olduğu açık değildir. Onların hapis cezası vermesi, otoritesi, yetkisini kullanarak Asurlu tüccarların mallarına el koyması gibi kararlar, bu ikilemin önde gelen nedenleridir. Sonuçta üst tabaka kadını temsil eden Rubatum’ların şehirlerin başında, hükümdar bir yaklaşımla ve egemenliğini kabul ettirmiş bir şekilde yönetimler yaptıkları ve aynı zamanda ticari alanda etkin oldukları anlaşılmaktadır.

ASUR TİCARET KOLONİLERİ DÖNEMİNDE TANRIÇA

Asur ticaret kolonileri döneminde evlenme ve boşanmalar hakkında ayrıntılı bilgi olmamasına karşın bir ayrılık yaşandığı zaman eşitlikten söz edilebilir. Sahip oldukları mallar kadın ve erkek arasında eşit olarak paylaşılmaktadır. Asurlu tüccarların Anadolu kadını ile evlilik yaptığı zaman ikinci bir kadın ile evli olamayacağı anlaşmalarda yer almaktadır. Tüccar ancak kendi ülkesine gittiğinde bu hakka sahip olabilmektedir.

Arkeolojik çağlarda kadınların farklı mesleklere sahip olabildikleri anlaşılmaktadır. Bunlar arasında tapınak görevlileri, dokumacılık, süt anneliği, çocuk bakıcılığı, büyücülük, tedavi ediciler, tarlada-bağda çalışanlar, müzisyenler ve dansçılar sıralanabilir.

Türkiye’nin ilk kadın arkeologlarından olan Muhibbe Darga, 1993 yılında Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanan “Çağlar Boyu Anadolu’da Kadın” başlıklı kitapta yayınlanan “Anadolu Tarihi Çağlarında Kadın” metninde Hatti/Hitit döneminde kadın üzerine önemli açıklamalar yapmıştır.

HİTİT ÇAĞINDA KADIN

Sayın Darga, eski Hitit döneminde kral olmak için, kadının soyundan gelen erkek çocukları arasından sırası gelen seçilirdi açıklamasını yapmaktadır. Ayrıca kralın kız kardeşinin oğlunun da yeni kral adayı olduğunu belirtmektedir. Bu gelenek 1. Hattuşili tarafından değiştirilmiş ancak ortaya çıkan karışıklıklar sonunda Kral Telepinu tarafından düzeltilerek eski haline getirilmiştir. Sonuçta günümüzden 4 bin yıl önce Anadolu’da kadınların yönetimdeki etkilerinin ana-erkil yapıya uygun olarak devam ettiği yönünde görüş belirtilmektedir. Bu belirleme, Hitit döneminde yaşanmakta olan ata-erkil yapı ile uyumlu olmamasına karşın bu dönemlerde yaşanan kadın-erkek egemenliğinde yaşanan karmaşık yapıya da ışık tutar. Bir yandan bu dönem için Ata-Erkil bir yapı tanımı yapılırken diğer yandan Ana-Erkil uygulamalar da öne çıkmaktadır. Bu durum, eski ile yeninin sentezlemesi olarak da görülebilir.

Çeşitli belgeler, kraliçelerin ülke işlerinde, politikada, dini törenlerde, bağış, yönetmelik yazdırmak gibi görevlerde zaman zaman bağımsız hareket ettikleri de anlaşılmaktadır. Kraliçelerin kendilerine ait mühürlerinin olması bağımsız hareket edebildiklerinin açık kanıtı olarak görülmektedir. Hitit döneminde kraliçelerin konumu çağının kraliçelerinden farklıdır.

Mısır ve Mezopotamya’da kraliçe, ülkenin mutlak hâkimi olan kralın eşi, karısıdır. Bazı dini görevleri dışında politik yetkisi, ülke yönetimi üzerinde etkisi yoktur. Oysa Hitit kraliçeleri, “Büyük Kraliçe”, “Egemen Kraliçe”, “Tavananna” gibi unvanları ile Hitit kralına eşit, ülke yönetiminde yetkisi olan, dış politikaya doğrudan karışan, devletler arası hukukta söz sahibi, bir kadın olarak krallığın bağımsız temsilcidir. Bütün bu yetkiler, kralın tahtında sağlıkla oturduğu dönemlerde elde ettiği yetkilerdir. Kralın ölümü halinde ilk oğlunun tahta geçmesinden sonra dahi “Büyük Kraliçe” olarak tüm yetkileri ölünceye kadar devam etmiştir.

Büyük kraliçe, egemen kralın yasal eşidir. O, devlet ya da dini törenlerde kralın yanında ve zaman zaman da bağımsız olarak bulunur, yapması gereken görevleri yerine getirir. Ancak büyük kraliçe kralın tek eşi değildir. Hitit kralının haremi vardır ve çeşitli görevlerle harem kadınları tanımlanmaktadır. Büyük kraliçenin çocuğu olmadığı dönemlerde ondan sonra gelen harem kadının erkek çocuğunun tahta geçirildiği anlaşılmaktadır.

PUDUHEPA

Yazılı belgeler, Büyük Kraliçelerin görevleri ile ilgili önemli bilgiler vermektedir. Belgelerden kraliçelerin isimlerini ve bazılarının kişiliklerini öğrenebildiğimiz gibi kraliçelerin; ülke yönetiminde, politikada, dini törenlerde ve buna benzer uygulamalarda yetkili oldukları da anlaşılmaktadır. Kraliçelerin bazen bağımsız olarak hareket ettiği görülmektedir. Tüm bunlar, devletin en üst basamağında kadının oldukça güçlü ve yetkin olduğunu açıkça göstermektedir. Hitit kraliçeleri arasından “Büyük Kraliçe Puduhepa” dikkat çekicidir. M.Ö. 13. yüzyılda Hitit kralı III. Hattuşili’nin eşi kraliçe Puduhepa hakkında oldukça zengin belgeler bulunmaktadır. Bu belgelerden onun, Hitit toplumunda kraliçelere verilen hükümdarlık yetkilerini çok başarılı şeklide uyguladığını anlıyoruz. Yine bu belgelerden çok çeşitli mektuplar yazdığını, politik, yasal ve dini işlerde kralın yanında ve krala eşit bir şekilde, bağımsız olarak onun güçlü kişiliği ve kuvvetli karakteri hakkında bilgiler almaktayız. Mısır kralı II. Ramses ile imzalanan kil tablette kralın mührü yanında onun da mührünün olması ve dünyanın ilk uluslararası antlaşması olarak bilinen bu son derece önemli metinde imzasının yer alması, onun güçlü kişiliğini açıkça yansıtmaktadır. II. Ramses ile Hitit kral ve kraliçesi arasında yapılan yazışmaların içeriğinin kelimesi kelimesine aynı olduğu ve eşit tutulduğu açıkça görülmektedir. Ancak Mısır ile yapılan bu yazışmalarda Mısır kraliçelerinin yeri oldukça küçük ve önemsizdir.

KADEŞ ANTLAŞMA METNİ

Hitit Tavananna ya da büyük kraliçeleri arasında Puduhepa dışında, Taduhepa ve Aşmunikal öne çıkmaktadır. M.Ö. on dördüncü yüzyılda Şapinuva kraliçesi olarak anılan Taduhepa, sarayda üst düzey “Tavananna” unvanı olan güçlü bir kişiliktir. II. Tuthaliya’nın eşi olan Taduhepa, devlet işlerinde aktif rol almıştır. Onun adının geçtiği metinler ve mühürler bulunmuştur. Tavananna unvanı ile yalnızca kralın bir eşi değil devletin en yüksek kadın otoritesi olmuştur. Tavananna Aşmunikal ise Hitit tarihinde kral ile eşit konumda ilk kraliçe olduğu şeklinde değerlendirmeler nedeniyle dikkat çeker. Orta Hitit döneminde yaşayan kraliçeye ait mühürler ve metinler vardır.

Hitit çağında kadının toplumdaki yeri ile ilgili bilgileri kanunlardan öğreniyoruz. Hitit ailesi ataerkil bir yapıyı işaret etmektedir. Koca ailenin reisi olmasına karşın mutlak hâkimi değildir. Kadının hakları ve serveti belli ölçüde kanunlarla korunmuştur. Kanunlara göre, İki genç arasında evlilik söz konusu olduğunda Anadolu geleneğinde olduğu gibi erkek, kız tarafına bir başlık bedeli ödemektedir. Kız ise çeyiz getirmektedir. Kız kaçırmak bu dönemde de suç sayılmaktadır. Hitit toplumunda boşanma da vardır ancak kadının hakları kanunlarla korunmaktadır.

TANRIÇA KUBABA (HİTİT) TANRIÇA KİBELE (FRİG)

Ana tanrıça, Geç Hitit döneminde Karkamış kentinin baş tanrıçası Kubaba olarak görülmektedir. Kubaba, farklı şehirlere de yayılmış, Frigler tarafından da benimsenmiş zaman içinde Kibele ismini alarak Anadolu’da saygı görmüştür. Bu dönemde bazı görüşlere göre kadın-erkek eşitliğinin olduğu sanılmaktadır. Urartu döneminde tanrıçalar, tanrıların eşleri olarak kabul görmektedir. Bu dönemde baş tanrı Haldi’nin eşi tanrıça Aruban, tanrı Teişeba’nın eşi de tanrıça Huba’dır. Tanrı ve tanrıçalar birbirlerinin eşleri olduğu düşünülürse bir denklikten söz edilebilir. Ancak daha sonra gelen Frig çağının Kibele’si, devletin baş tanrıçası olarak kabul edilmektedir. Onun Frig Pessinus (Ballıhisar, Sivrihisar/Eskişehir) kentine bir göktaşı olarak düştüğüne inanıldığı yönünde görüşler de vardır.

KİBELE / APHRODITE / VENUS / NYMPHE (SU PERİSİ) HEYKELİ

(M.S. 2) AMASRA

Anadolu kültür tarihi içinde kadının nasıl algılandığını değerlendirip belgeler ışığında incelemeye ve değerlendirmeye çalıştık. İnsanoğlu ilk dönemlerden başlayarak kadının yaratıcı niteliklerine inanmıştır. Bu inanç, yerleşik düzene geçtikten sonra dinsel bir kavrama dönüşmüştür. Bu yaklaşım, çağlar boyunca Anadolu inanç dünyasında yer almıştır. Sonuç olarak, kadının yaratıcı gücünün temsilcisi Kibele, her dönemde başat ve bir tanrıça olarak etkili olmuştur. Tapınılan kadın ya da tanrıça, sorunların çözümü, toplumsal ya da bireysel hedeflere ulaşmak için aranan bir güçtür. Bu belirleme, farklı değerlendirmeler ya da kültürel bir olgu olarak günümüze kadar ulaşmıştır. Cennet anaların ayaklarının altındadır sözü bu görüşü doğrulamaktadır.

Bunları da sevebilirsiniz