Platon Devlet adlı eserinde adaleti “herkesin kendi işini yapması ve başkasının işine karışmaması” şeklinde tanımlar. Aynı eserde ruhun üç bölümünün “kendi işlevlerini yerine getirdiği” durumda bireyin adil olacağını ifade eder. Kendi işlevlerini yerine getirdiği ölçüde bireyin içsel bir uyuma kavuşacağını, bu uyumun da adaletin özünü oluşturduğunu ifade eder. Platon’a göre devlet ile birey arasında yapısal bir benzerlik vardır; bireyin ruhunda adalet nasıl iç düzenin sağlanmasıyla ortaya çıkıyorsa, devletin adaleti de toplumsal yapının var olan fonksiyonlarının kendi işlevini eksiksiz ve uyumlu biçimde yerine getirmesiyle mümkündür.
Bu nedenle “adaletin, ruhun kendi işini yapması olduğu” şekilde yorumlanabilir. O halde, bu noktadan yola çıkarak diyebiliriz ki ‘’ adaleti olmayan bir devletin ruhu da olmaz.’’. Zira devlet, ideal bir bakış açısıyla, içinde yaşayan bireylerin ortalamasının veya en kötü ihtimalle de toplulukta bulunan en güçlünün iradesinin, hâkimiyeti sağladığı için onun iradesinin egemen kılındığı biçimde büyütülmüş hâlidir. Örneğin, Osmanlı İmparatorluğu’nda devletin ruhu, padişahların yönetim tarzı ve politik tercihleriyle doğrudan bağlantılı olarak şekillenmiştir. Fatih Sultan Mehmet döneminde devlet, kültürel ve entelektüel açıdan Batı’ya ve sanata yönelmiştir. Bu hususta, toplumca hoş karşılanmayan ve dinen caiz olmadığı kabul edilen resim alanında kendi portresini yaptırması, dönemin sanatçılarıyla yakın ilişkiler kurması ve Avrupa şehir devletleriyle diplomatik ve ticari bağlar geliştirmesi, Batı’ya yönelimin somut örneklerini oluşturur. Bu gelişmeler sonucunda devlet, sanat faaliyetlerine, bilimsel araştırmalara ve bilgi üretimine açık bir tutum sergilemiştir. Buna karşılık, Yavuz Sultan Selim döneminde devletin ruhu daha merkeziyetçi ve muhafazakâr bir yön kazanmıştır Yönetim anlayışı, dini otorite temeli üzerine yoğunlaşmıştır. Devletin karakteri doğuya yönelerek teokratik olan yapısal kimlik edinmiştir. Bu tarihsel örnekler devletin ruhunun, egemen iradenin karakteri ve yönelimleri doğrultusunda nasıl biçimlenebileceğini ve değişebileceğini açık bir şekilde göstermektedir. Bu bağlamdan hareketle, devletin ruhunu ve karakterini anlamak için, devletin temel yapı taşlarını bilmek önemlidir.
Devlet yapısı, temel üç unsurdan meydana gelir: ülke, insan ve egemenlik. (Günümüzde iklim değişikliğinin etkileri ve uluslararası göç hareketleri, devletin “ülke” unsurunun tanımını tartışmaya açmıştır. Örneğin, 2023 yılından itibaren Tuvalu ile Avustralya arasında yapılan göç anlaşması, iklim krizinin bir sonucu olarak, devletin ülke unsurunun dijital veya fiziksel sınırlar açısından yeniden düşünülmesi ülke unsuru bakımından tartışmalıdır.) Bu üç unsur içinde insan, egemenliği hem kuran hem de devletin ruhu ve karakterini belirleyen unsur olması sebebiyle insan devletin yalnız oluşumu değil varlığını devam ettirebilmesi için gereklidir.
Söz konusu devlet, aynı zamanda kendi sınırları içinde yaşayan insan topluluğunu diğer topluluklar karşısında temsil etmekle yükümlüdür. Bu temsiliyet yalnızca bireylerin menfaatlerini gözetmekle kalmaz, aynı zamanda onların fikirsel ve felsefi birliğine ilişkin bir çerçeve sunar. Ancak devlet, bireylerin farklı kültürel, ahlaki ve eğitsel eğilimlerini birebir yansıtamaz; bunun yerine, yasalar, eğitim politikaları ve kamusal tartışmalar aracılığıyla topluluğun çoğunluğunu ve temel değerlerini dikkate alır. Bu yönüyle devlet, kolektif bir bilinçle hareket ettiği varsayımıyla attığı adımlarda, yurttaşlarının genel eğilimlerinin gösterir ve temel menfaatlerinin somut bir biçimde ifadesini oluşturur.
Sınırları içinde yaşayan bireylerin menfaatini ve sırasıyla taleplerini öncelikle gözetir. Varlığı elzem olan veya olmayan menfaati gerçekleştirmek uğruna faaliyet yürütür. Bu çerçevede devlet, yalnızca hukuksal bir organizma ya da mekanik bir kurumlar bütünü değil; aynı zamanda yurttaşlarının zihin ve vicdan dünyalarının somutlaşmış hâlidir.
Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’nde ortaya koyduğu genel irade kavramı, devletin kolektif yönelimlerini anlamada önemli bir teorik çerçeve sunar. Genel irade, bireysel arzuların toplamından bağımsız olarak topluluğun ortak çıkarlarını ve uzun vadeli refahını gözeten normatif bir ilke olarak değerlendirilir. Rousseau’ya göre, genel irade kamu yararına yönelir; ancak bu yönelimin pratikte tam olarak hayata geçebilmesi, bireylerin bilinçli ve rasyonel kararlar almasına bağlıdır. Bu açıdan genel irade, yalnızca normatif bir ideal değil, aynı zamanda toplumsal yaşamın yönlendirilmesi açısından kritik bir ölçüttür.
Aristoteles, “Devlet, iyi yaşamı mümkün kılmak için vardır; iyi yaşam ise ortak iyinin gerçekleştirilmesiyle mümkündür.” der. Ona göre, iyi yaşam ancak toplumun ortak iyisine hizmet eden bir devlet yapısı aracılığıyla gerçekleşebilir. Bu bağlamda devlet, yalnızca bireylerin hayatta kalmasını sağlamakla kalmaz, onların erdemli ve anlamlı bir yaşam sürmelerine olanak tanıyacak bir çerçeveyi inşa eder.
Bu çerçevede genel irade ve ortak iyi kavramları birbirinden ayrılır. Genel irade, topluluğun normatif yönelimini ifade ederken, ortak iyi bu yönelimin ahlaki ve pratik hedeflerini temsil eder. Yani genel irade, toplumsal kararların hangi yönde şekilleneceğini belirlerken; ortak iyi, bu yönelimin ulaşmayı amaçladığı değerler ve sonuçlar bütünüdür. Her iki kavram da, devletin kolektif yönelimlerinin toplumsal refah ve bireylerin erdemli yaşamı ile doğrudan ilişkili olduğunu gösterir.
Bu nedenle genel iradenin yönetim ve yaşayış için talep ettiği hizmet ve idea ile adalet ve hak anlayışı, devletin karakterini daha doğrusu o devletin yapısını ve işleyişinin genel çerçevesini bizlere gösterir. Örneğin adaletli ve erdemli bir devletin içinde yaşayan bir bireyin güçlü, saygın ve sözü dinlenir bir kimse olması ile tiranlık, diktatörlük ve hukuksuzluğun mevcut olduğu bir devlette güçlü, sözü dinlenir olması aynı değildir.
Güçlü ve adaletli bir toplum; verilecek işlerde liyakate, hukukun üstünlüğüne, eğitime, erdeme ve eşitliğe dayandıkça sağlam temeller üzerine kurulur. Buna karşılık adaletsiz bir toplumda güç; korku, zulûm, kalabalık olmakla (üyelerinin birbirini hukuka karşı dahi korumak zorunda hissettikleri aile, aşiret, teşkilat, örgüt gibi yapılara dâhil olmak) ve mal varlığı ile elde edilir. Machiavelli, insan doğasının iktidar karşısındaki hâlini tüm çıplaklığıyla ortaya koymuş; devletin adalet üzerine değil, iktidarın devamı üzerine kurulduğu toplumlarda nelerin yaşanacağını acı bir gerçeklikle anlatmıştır. Nitekim içinde bulunduğumuz çağda olduğu gibi geçmiş dönemlerde de gücün maddi imkânlar ve korku üzerinden inşa edildiği toplumlarda, Machiavelli’ye göre insanlar, iktidara yaklaşma fırsatı bulduklarında çoğu zaman erdemle değil, arzularıyla hareket ederler.
Güç ve güç arayışı, bireylerin hem zaaflarını hem de tutkularını görünür kılar. Ona göre insan, menfaatini korumak için çoğu zaman sözünü bozar, çıkarı tehlikeye düştüğünde dostluğundan vazgeçer, iktidara yaklaşmak için ise çoğu zaman hem ahlaki hem toplumsal sınırları zorlar. Bu bakış açısı, Platon’un adaleti önceleyen ideal devlet tasarımından oldukça uzaktır; fakat gerçeğe, insan doğasının karanlık yönlerine daha yakındır. Machiavelli, “İnsanlar genel olarak nankördür, değişkendir, çıkarlarını her şeyin üstünde tutarlar.” derken; iktidarın olduğu yerde sadakatten çok korkunun, erdemden çok çıkarın belirleyici olduğunu belirtir. Böyle toplumlarda devletin ruhu adaletle değil, güç ilişkileriyle şekillenir. Gücün çekim alanına giren bireyler çoğu zaman ahlaki değerlerini kaybeder; güç ise bir erdem değil, bir araç hâline gelir. Bu durumun kaçınılmaz sonucu ise devlet düzeninin zayıflaması, hatta zamanla çökmesidir. Bilhassa Devlet organizması bir beden metaforuyla ele alınacak olursa, sağlıklı bir devletin işleyebilmesi için organlarının yani kurumların ve bu kurumlara bağlı yapıların doğru ve uyumlu biçimde çalışması gerekir. Hukuk Devleti de bu işleyi vatandaşları koruyarak çalışmasında bir aksaklık olmamasını sağlar. Adaletin tesisi mümkün değilse bu metafor hastalıklı bir beden niteliği kazanır: Organlar işlevsizleşir, fonksiyonlar yerine getirilemez ve devlet kendini iç çürümesiyle bitirir.
Bu noktada adaletli toplum ile adaletsiz toplum arasındaki fark daha da belirginleşir:
Adaletli toplumda bireyler gücü, bilgiyle, erdemle, ahlakla, liyakatle ve kurumsal akılla sınırlandırılırken; adaletsiz toplumda güç, bireylerin hırslarıyla ölçülür. Böyle bir yapıda iktidar, insanların en zayıf yanlarını besler; korkuyu, ihtirası ve sadakati satın alınabilir bir hâle getirir.
Söze geri dönmek gerekirse: “Adalet, ruhun kendi işini yapmasıdır.” Bu sözün anlamı dünyevi hayattan kopuk değildir. Aksine, adalet kişinin kendi vicdan süzgecinden geçirdiği en doğru kararı, erdemle ve akılla harmanlayarak tatbik etme iradesidir. Ruhun kendi işini yapması, yalnızca bireysel huzurun değil; aynı zamanda devletin ruhunun da ayakta kalmasının tek yoludur. Çünkü devletin ruhu, onun adalet anlayışıdır. Adalet yok veya noksansa ruh da yoktur; ruhun olmadığı yerde devlet meşruiyetini kaba kuvvetten alan kabile gücüdür.
Kaynakça;
Platon. (2017). Devlet (S. Eyüboğlu & M. A. Cimcoz, Çev.). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. (Orijinal eser MÖ 380)
Aristoteles. (2018). Politika (M. Tunçay, Çev.). Remzi Kitabevi. (Orijinal eser MÖ 350)
Rousseau, J.-J. (2019). Toplum sözleşmesi (V. Günyol, Çev.). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. (Orijinal eser 1762)
Machiavelli, N. (2017). Prens (S. Gürses, Çev.). Say Yayınları. (Orijinal eser 1532)
Machiavelli, N. (2022). Hükümdar (Necdet Adabağ, Çev.). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. (Orijinal eser 1532)
Gözler, K. (2016). Devletin genel teorisi. Ekin Kitabevi.
İnalcık, H. (2019). Devlet-i ‘Aliyye: Osmanlı İmparatorluğu üzerine araştırmalar. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Government of Tuvalu & Government of Australia. (2023). Falepili Union Treaty.
