Mustafa Kemal Atatürk’ün Dış Politika İlkeleri

Atatürk’ün dış politikasındaki temel ilkeleri şu şekilde sıralanabilir: Gerçekçilik, Tam Bağımsızlık, Barışçılık, Barışın Korunması Amacıyla Güç Dengelerinin Gözetilmesi, Çağdaş Uygarlık Ölçütlerinin ve Evrensel Medeniyet Değerlerinin Rehber Alınması, Akılcılık. 1

Mustafa Kemal Atatürk, dış politikayı belirlerken yukarıda sayılan ilkeleri dönemin şartlarını da dikkate alarak belirlemiş; devletin geleceğinde de bu politika anlayışının benimsenmesini ve esas alınmasını temenni etmiştir.

İlk ilke olan gerçekçilik, sadece dış politikada değil Atatürk’ün askeri harekâtlarında ve Kuvâ-yi Milliye ile Cumhuriyet dönemindeki icraatında da belirgin bir biçimde gözlemlenmektedir. Esasen Gerçekçilik, temel olarak akıl ve bilim temelleri üzerine kurulan bir ölçüttür. Bu bağlamda Atatürk’ün “Hayatta en hakikî mürşit ilimdir” sözü yalnızca milletine verdiği bir öğüt değil aynı zamanda onun düşünce yapısını ve anlayışını yansıtmaktadır. Bu yaklaşım, Cumhuriyet’in inşa sürecinde ortaya konan politikaların ve hedeflerin de temel belirleyici unsuru olmuştur.

Afet İnan’ın Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler kitabında da Mustafa Kemal Atatürk’ün hayalci olmadığını ve olaylara gerçekçi yaklaştığını şu sözlerle ifade eder; ‘’Bozulmuş kurumları yıkarken,onların tarihte geçirmiş oldukları evrelerin bilinmesiyle,ömürlerinin tamam olduğuna inanıyor.Onun için kendisi, bir devlet başkanı olmuştur,fakat asla bir ‘halife’ olmak istememiştir.Çünkü tarihte ve uygulamalarda, siyasi hayat için, halifeliğin büyük bir rolü olmadığını biliyordu.O, yalnız Türklüğün birliğini temin ederek bu devleti kurdu.Panislamcılığın, Pantürkçülüğün birer hayal olduğunu ve tarihte asla gerçekleşmemiş olduğunu anlamıştı. Hayaller ve imparatorluklar peşinde gitmeyi asla istememiştir ve böyle hayalleri milletine telkin etmemiştir. Atatürk, bütün devrimlerinde olduğu gibi, bunda da yapılabilecek işlerin sınırını aşmamıştır.’’ 2

Mustafa Kemal Atatürk göründüğü üzere her zaman devletin, milli çıkarları gerçekleştirmek için uğraşırken hiçbir zaman hayal âleminde dolaşan, maceraperest girişimlerin peşinden giden bir tutum sergilememiş. Aksine bu tür yaklaşımların mili çıkarlara zarar vermesini önlemeyi amaçlamıştır.

Osmanlı Devleti’nin özellikle XIX. yüzyıldan itibaren izlediği dış politika anlayışı, büyük ölçüde büyük güçler arasında varlığını sürdürmeye yönelik bir denge arayışı üzerine inşa edilmiştir. Ancak bu denge siyaseti, çoğu zaman güç ilişkilerinin nesnel ve yapısal sınırları yeterince dikkate alınmaksızın, büyük devletlerle kurulan ittifak ve ilişkiler aracılığıyla güvenliğin temin edilebileceği bir dış politika pratiğine dönüşmüştür. Bu durum, denge siyasetinin aktif ve yönlendirici bir strateji olmaktan uzaklaşmasına ve Osmanlı Devleti’nin büyük güçlerin siyasal ve askerî tercihlerine giderek daha bağımlı hâle gelmesine yol açmıştır. Bu bağlamda, XIX. yüzyılda kapitülasyonların kapsamının genişletilmesi, Kırım Savaşı sonrasında İngiltere ve Fransa ile kurulan ittifak ilişkileri ile XX. yüzyıl başında Almanya eksenli dış politika tercihi, Osmanlı dış politikasında büyük güçlere bağımlılığı derinleştiren başlıca örnekler olarak öne çıkmaktadır. Söz konusu uygulamalar, kısa vadede imparatorluğun siyasal varlığını sürdürmesine katkı sağlamış olmakla birlikte, uzun vadede Osmanlı Devleti’nin diplomatik hareket alanını daraltmış ve temel siyasal çıkarlarını zedelemiştir.

Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı Devleti’nin son dönem dış politika anlayışına ilişkin değerlendirmesinde, geçmişte izlenen hayalci ve gerçeklikten uzak politikaların devleti zor duruma soktuğunu kendi tanıklığı ve yorumu çerçevesinde şu sözlerle ifade etmiştir. ‘’ Büyük hayali işler yapmadan yapmış gibi görünmek yüzünden dünyanın düşmanlığını, kötü niyetini, kinini bu milletin ve memleketin üzerine çektik… Biz böyle yapmadığımız ve yapamadığımız kavramlar üzerinde koşarak düşmanlarımızın sayısını ve üzerimize olan baskılarını arttırmaktan ise, tabii duruma meşru duruma dönelim. Haddimizi bilelim.’’ 3

Gerçekçilik ve farkında olmak ile ilgili Doç. Dr. Mustafa Yılmaz, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi adlı eserinde ifade ettiği şu sözlerini aynen metne yerleştirmek ve işaret etmek isterim. ‘’Sonuçta Türk milletinin gücünü ve imkânlarını bilmek kadar karşısındaki devletlerin ne yapacaklarını veya ne yapamayacaklarını gerçek ve doğru bir şekilde değerlendirmiş olan bir uygulama görülür. ‘’ hakikaten de gerçekçi olmak sadece bizim neler yapabileceğimizin dışında dış parametrelerin de neler olduğunu ve dışardakilerin de neler yapabileceğini bilmekten geçiyor.

Doç. Mustafa Yılmaz’ın aynı eserindeki ‘’Şüphesiz bu gerçekçilik beraberinde şartlar ne olursa olsun sonuna kadar direnmeyi öngören cesur ve onurlu bir gerçekçiliktir. Burada teslimiyetçilik ve yılgınlık yoktur.’’ İfadesi son derece yerinde bir tespittir. Hakikaten gerçekçi olmak asla bir küçülme, yılgınlık, teslimiyetçi veya zorluklar karşısında vazgeçmek demek değildir. Bilhassa Atatürk’ün gerçekçilik ilkesinin beraberinde ne olursa olsun direnmeyi ve mücadele etmeyi öngören cesur ve onurlu bir yaklaşım vardır.

Atatürk dış politikada gerçekçi olmakla beraber kararlı ve mücadeleci bir zihniyeti de savunmuş ve bu bilinçle hareket etmiştir. Bu duruşunu onun verdiği demeç ve söylevlerde görmek de mümkündür. Bunu ifade eden en belirgin sözleri şunlardır¸

‘’Efendiler; memleketimizin ellide biri değil, heyet-i umumiyesi tahrip edilse, heyet-i umumiyesi ateşler içinde bırakılsa, biz bu toprakların üstünde bir tepeye çıkacağız ve oradan müdafaa ile meşgul olacağız’’4

‘’Ya istiklâl ya ölüm!’’5

Bu mücadeleci tavrın bir tezahürü dış politikadaki bir diğer ilke olan bağımsızlık ilkesini işaret eder. Mustafa Kemal Atatürk ‘Hürriyet ve bağımsızlık benim karakterimdir.6 der. Burada vurguladığı ‘’ben’’ aslında öncülük ettiği milletin olmasını istediği ve karakteristik özelliğidir. Nitekim diğer söylevlerinde de bu ifadesinin farklı biçimlerde kendisini göstermiştir. Hatta bunu destekleyecek bir diğer tarihi olay Atatürk’ün önderliğinde gerçekleşen Sivas Kongresinde alınan kararların arasında Manda ve himaye kabul edilemez olduğudur.

Osmanlı imparatorluğu döneminde devlet, iktisadi, siyasi ve mai açıdan dışa bağımlı hale gelmiş. Bunu vahim sonuçlarını Kurtuluş Savaşı vermek mecburiyetinde kalarak varlık meselesini yine kendi mücadelesiyle ortaya koymuştur.

Yeni Kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin evveli olan Osmanlı İmparatorluğunun yaptığı hatalardan ders çıkarmalı ve tekrar aynı noktaya gelmemek için yeni politikalar geliştirmeye mecburdur. Mustafa Kemal Atatürk siyasi, iktisadi, mali ve kültürel bağımsızlığa önem vererek bunlardan taviz verilmesini asla istememiş ve bağımsızlığın devamlılığı için adımlar atmıştır.

Atatürk’ün Bağımsızlıktan ne kastettiğini kendisini şu sözleri ile anlatır; ‘’Bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasî, mâlî, iktisadî, adlî, askerî, harsî her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımdan herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek manasında bütün bağımsızlından mahrumiyet demektir. ‘’

Doç. Dr. Mustafa Yılmaz’ın da dediği gibi Lozan Barış Görüşmeleri bu temelde gerçekleşmiş ve Türkiye Cumhuriyeti dış devletlerin zorlamaları veya dayatmalarıyla değil kendi özgür iradesi ile kurduğu ittifaklara ve yükümlülüklere girmiştir. 7

Lozan Antlaşması bu bağlamda yalnızca bir barış belgesi değil; Türkiye Cumhuriyeti’nin tam bağımsızlık iradesinin uluslararası alanda tescil edilmesi anlamına geldiği de bir gerçektir. Antlaşma sürecinde sergilenen dirençli siyasi duruş, yeni devletin dış politikada himaye ve vesayet anlayışını kesin biçimde reddettiğini göstermiştir. Böylece Türkiye Cumhuriyeti, bağımsızlığı yalnızca bir hedef değil, korunması gereken sürekli bir ilke olarak benimsemiş; dış politikasını bu ilke doğrultusunda şekillendirmiştir.

Dış politikadaki bağımsızlık ilkesinin korunması ve daha sıhhatli ilişkiler kurulmasının bir yolu olan barışçılık Atatürk’ün fevkalade önem verdiği bir husustur. Mustafa Kemal Atatürk, kin gütmeyen bir politika sergileyerek dünya devletlerine tehdit oluşturmayan bir tavır sergilemiş ve bağımsızlığını muhafaza etmiştir.

Kin gütmeyen tavrına bir örnek olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık mücadelesinde çarpıştığı Anzak askerlerin annelerine olan hitabı verilebilir.

‘’Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız.

Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yanyana, koyun koyunasınız.

Uzak diyarlardan evlâtlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlâtlarınız bizim bağrımızdadır.

Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır.

Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlâtlarımız olmuşlardır.’’

Bu ifadeler, bir taraftan da Atatürk’ün dış politikada barışçılığı yalnızca bir çıkar hesabı olarak değil, aynı zamanda ahlaki ve insani bir ilke olarak benimsediğini göstermektedir.

Turhan Feyzioğlu’nun da Atatürk Dönemini şu biçimde ifade etmiştir; ‘’Atatürk dönemi dış politikası barışçıllık gereği saldırgan olmayan ve diğer ülke ve toplumlarla uyum içinde dünya barışının korunması doğrultusunda politikaların uygulandığı bir dönem olmuştur.’’8

Hatta Atatürk’ün ‘’Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’’ sözü onun Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikası ve desturu haline gelmiştir.

Savaşın meşru sebebini Atatürk ‘’Harp zaruri ve hayati olmalı… Öldüreceğiz diyenlere karşı, ölmeyeceğiz diye harbe girebiliriz. Lakin millet hayatı tehlikeye uğramadıkça harp bir cinayettir’’5 sözü ile ifade etmiştir. Mustafa Kemal Atatürk, dünya harbi sonrasındaki mevcut keyfiyette yayılmacı ve saldırgan bir tavırdan öte dünya barışını korunması üzerine politikalar geliştirmiştir. Bu politikaların barış yanlısı olmasının yanı sıra gerçekçi ve bağımsızlık ilkeleri ile uyumludur. Hayali veya bağımlı hale getirecek eylemlerden kaçınmaya yaramıştır.

Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin barış ve bağımsızlık politika gütmesini destekleyebilecek ve mevcut durumunu da koruyabilmesi için bir güvenlik politikasına ve ittifaklar sistemine ihtiyacı vardır. Mustafa Kemal Atatürk bu hususu koruyabilmek için milletin kendi gücüne dayalı askeri ve ekonomik açıdan yapılanmasına ihtiyaç olduğunu bilmektedir. Ülkenin kendisini savunması her durumda elzem ve gereklidir. Bu ihtiyaç göz ardı edilirse devletin bağımsızlığı tehlikeye girecek ve milli çıkarlar zarar görecektir. Bağımsızlığı tehlikeye atmamak için askeri ve ekonomik yapılanma vakit kaybedilmeden eş zamanlı yapılmalıdır. Atatürk ülkenin kendini savunmasının elzemliğini şu şekilde ifade etmiştir; ‘’Bugün vardığımız barışın ebedi olacağına inanmak safdillik olur. Bu o kadar önemli bir gerçektir ki, ondan bir an bile gaflet, milletin hayatını tehlikeye sokar. Şüphesiz hukukumuza, şeref ve haysiyetimize saygı gösterildikçe mukabil saygıda asla kusur etmeyeceğiz. Fakat ne çare ki zayıf olanların hukukuna saygının noksan olduğunu veya hiç saygı gösterilmediği çok acı tecrübelerle öğrendik. Onun için her türlü ihtimallerin gerektireceği hazırlıklar yapmakta asla gecikmeyeceğiz.’’9

Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin bu askeri ve ekonomik yapılanma esnasında korunması için kendisine ittifaklar seçmesi veya kurması onun bağımsızlığını etkilemeyecek hatta devletlerle olan diplomatik ilişkilerine de katkı sağlayacaktır.

Bu hususta Türk milleti bağımsızlık savaşında batılı devletlere karşı mücadele etse bile bilimsel ve kültürel gelişmelerden geride kalmamak, medeniyeti ve çağdaşlığı yakalamak maksadıyla batı ile her fırsatta yakınlaşmaya çalışmış ve bu doğrultuda reformlar geçirmiştir. Böylece dış politikada batıcılık olarak adlandırabileceğimiz bir ilke daha gün yüzüne çıkmıştır. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti en gelişmiş toplumlar arasına girmeyi ve hatta onları geçmeyi hedeflemiştir. Hedefi sebebiyle batının gelişmelerini yakalamak için batı politikasını gütmüştür.

Mustafa Kemal Atatürk’ün dış politikasını her zaman tek bir şeyin üstüne kurmuştur. Akılcılık ilkesi. Önyargılardan ırak, saplantılı veya hayalperest yani olmayacak işlere girişmeyen her daim milli çıkarın nasıl sağlanacağını bilimsel ve aklı esas alarak temellendiren yaklaşımı Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenilirliğini ve barışa olan yaklaşımını da tanımlar.

Atatürk’ün dış politikadaki akılcılığı, aynı zamanda bağımsızlık ve egemenlik fikriyle bütünleşmiştir. Atatürk’ün yukarıda da yer alan “Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasî, malî, iktisadî, adlî, askerî ve kültürel her hususta tam bağımsızlık anlaşılır” ifadesi, dış politikada hiçbir alanda irade devrini kabul etmeyen rasyonel bir devlet anlayışının açık bir göstergesidir. Bu yaklaşım, romantik yayılmacı hedefler yerine, mevcut imkânlar çerçevesinde devletin güvenliğini ve saygınlığını korumayı esas almıştır. Nitekim Atatürk, dış politikanın maceracı bir alan değil, milletin geleceğini doğrudan ilgilendiren hesaplı bir faaliyet olduğunu vurgulamış ve “Harici siyaset, dâhili teşkilat ve idareyle sıkı sıkıya bağlıdır” diyerek dış politikanın içyapının gücüyle uyumlu olması gerektiğini belirtmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün dış politika anlayışı; gerçekçilik, tam bağımsızlık, barışçılık, güvenlik ve ittifak dengesi, batıcılık ve akılcılık ilkeleri etrafında şekillenen bütüncül bir devlet aklını yansıtmaktadır. Bu ilkeler, Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası alandaki varlığını duygusal tepkilerden ve maceracı yaklaşımlardan uzak, millî çıkarları esas alan rasyonel bir zemine oturtmuştur. Atatürk’ün benimsediği bu dış politika çizgisi, bağımsızlığı yalnızca elde edilmesi gereken bir hedef olarak değil, her koşulda korunması gereken süreklilik arz eden bir ilke olarak ele almış; barışı ise zayıflık değil, güçlü ve hazırlıklı bir devletin bilinçli tercihi olarak tanımlamıştır. Bu yönüyle Atatürk dönemi dış politikası, yalnızca kendi döneminin şartlarına cevap veren bir yaklaşım değil, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin sonraki dönemlerine de rehberlik edebilecek kalıcı ve akılcı bir dış politika mirası bırakmıştır.

Kaynakça

1- Aytepe, Oğuz; Doğustan, Adil; Yılmaz, Mustafa; Sarınay, Yusuf; Kılınçoğlu, M. Devri; Sezer, Ayten; Akta, Ayşe.
Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi. Ankara: Siyasal Kitabevi, 1999, s. 184–189.

2 – İnan Afet.
Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 2009, s.136.

3-Karal, Enver Ziya.
Atatürk’ten Düşünceler. Ankara, 1956, s. 123–124.

4- Atatürk, Mustafa Kemal.
Atatürk’ün söylev ve Demeçleri, Atatürk Araştırma Merkezi Yay. Cı. Ankara 1989, S.82

Geniş Bilgi İçin Bkz. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 8 Temmuz 1336 (1920) tarihli konuşma.

5- Atatürk, Mustafa Kemal.
Nutuk C.II İstanbul, 1982, s 624

6- Atatürk, M. K. (1981). Söylev ve demeçler (Cilt III). Ankara: T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları.

7- Aytepe, Oğuz; Doğustan, Adil; Yılmaz, Mustafa; Sarınay, Yusuf; Kılınçoğlu, M. Devri; Sezer, Ayten; Akta, Ayşe.
Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi. Ankara: Siyasal Kitabevi, 1999, s. 185.

8- Feyzioğlu, Turhan.
“Atatürk’ün Dış Politikasının İlke ve Amaçları.”
Atatürk Türkiyesinde Dış Politika Sempozyumu içinde. İstanbul, 1984, s. 5.

9- Gönlübol, Mehmet.
“Atatürk’ün Dış Politikası, Amaçlar ve İlkleri”
Atatürk Yolu. Ankara, 1987, s. 276.

10- Armaoğlu, Fahir.
“Atatürk’ün Dış Politika Prensipleri.”
Atatürk’ün Milliyetçilik ve Devletçilik Anlayışı içinde. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1992, s. 61.

11- Akşin, Abdülahat.
Atatürk’ün Dış Politika İlkeleri ve Diplomasisi. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1991, s. 123–145.

Bunları da sevebilirsiniz