Dört Yüz Yıl Önce Bir Vaat

Bilim Ütopyası ve Kara Aydınlanma

Özcan Buze

32. Ütopyalar Toplantısı, Karaburun

Dört yüz yıl önce, 1626 yılında, Francis Bacon’ın elinden çıkan ve ölümünden sonra yayımlanan küçük bir kitap, modern dünyanın en derin vaadini dile getirdi. Kitabın adı Yeni Atlantis‘ti. Bacon, hayalindeki bir adada, Süleyman Evi adını verdiği bir bilim akademisinin yönettiği bir toplum tasvir ediyordu; yöneten ne kral ne kilise ne de halktı, yöneten bilimdi. Bu hayali akademi, bir asır sonra gerçek bir kuruma dönüştü: Royal Society.

Bacon’ın vaadi şuydu: Bilim, insanlığı dogmanın, hurafenin, açlığın ve hastalığın karanlığından çıkaracak; akıl, insanı özgürleştirecek. Ama tarihin bize öğrettiği acı bir gerçek var: Çağı ilerleten sınıflar, zamanla nitelik değiştirir. İlerici fikirlerle oluşturulan kurumlar, bir süre sonra yeni egemenlerin elinde kalkana dönüşür. Bugün, işte tam orada duruyoruz. Aydınlanma kararmaya, karartılmaya başlamıştır.

Kadim bilgeliğin sembollerini ve bilimin armağan ettiği teknolojiyi kendilerine silah yapanlar, bugün en insanlık dışı, en yıkıcı politikaları hayata geçiriyor. Biz bu çağa Kara Aydınlanma diyoruz; insansız, insanlıktan çıkmış bir aydınlanma. Wikileaks belgeleri, gizli ağların ifşaatları, Epstein skandalı, bilim kisvesi altında insanlık karşıtı söylemler üreten yeni akımlar: Bunların hepsi bu Kara Aydınlanmanın görünen semptomlarıdır. Sorulması gereken soru şudur: İnsanlık insanlığından mı çıkarılıyor, yoksa insanlığın tasfiyesinin provası mı yapılıyor?

Burada, bu Kara Aydınlanmanın en sofistike, en sinsi ve en az tanınan biçimini anlatacağım. Bu biçim, ne bir diktatörün cebinden çıkıyor ne de bir ordu marşıyla geliyor; en yumuşak, en akademik, en “iyi niyetli” dille geliyor. Adı: Yönetimin yapay zekâya devredilmesi.

Bacon’ın dört yüz yıl önce sorduğu soru hâlâ önümüzde duruyor: Bilgi kimin elinde, kimin adına yönetir? Bugün bu soruyu, “Yapay zekâ kimin elinde, kimin adına yönetir?” diye sormak zorundayız.

Teklif: “Ahlaki Açıdan Olgun Yapay Zekâlara Yönetimi Devredelim”

Batı’da, yapay zekâ araştırmalarının çevresinde dönen entelektüel ortamlarda giderek daha yüksek sesle dile getirilen bir tez var: İnsanlık, kendi geleceği hakkındaki en riskli, en stratejik kararları artık kendi elinde tutmamalı; bu kararlar, felsefi olgunluğa erişmiş yapay zekâlara devredilmeli. Gerekçe şu: İnsanlık tarihi boyunca ciddi ahlaki hatalar yapılmıştır; kölelik, savaşlar, kadının ezilmesi gibi… Öyleyse gelecekteki büyük kararları, aceleci olmayan, sürekli düşünüp tartan yapay zekâlara bırakmak, insanların kendi başına karar vermesinden daha güvenlidir deniyor.

Bu yapay zekâların insanlardan daha erdemli, daha tutarlı olacağı, bu devir sayesinde ahlaki felaket riskinin azalacağı söyleniyor. Bu tezin savunucuları, insan iradesinin ortadan kaldırılmayacağını, sadece “yetkisizleştirileceğini” söylüyorlar; çünkü diyorlar ki, geleceğin nüfusunun büyük kısmı zaten dijital zihinler olacak, bugünkü insan kontrolü de zaten o geleceğin çoğunluğunu temsil etmiyor. Onlara göre önemli olan, kararın kim tarafından alındığı değil, kararın kalitesidir.

İşte buna biz Kara Ütopya diyoruz.

Distopya ile Kara Ütopya: İki Ayrı Karanlık

Bizim kültürel hafızamızda karanlık geleceğin görüntüsü zaten yerleşiktir: Kaba kuvvetle yönetilen, açık şiddetin hüküm sürdüğü bir dünya; Orwell’in totaliter gözetim toplumu, Huxley’in tüketim üzerinden kontrol edilen toplumu… Bunlar bizim distopya dediğimiz olgudur.

Distopyada sistem görünür biçimde çökmüş ya da yozlaşmıştır. Açık şiddet vardır, kaba kuvvet vardır, baskı elle tutulur haldedir. Ama tam da bu yüzden insan hâlâ bir özne olarak kalır: Zincirlenmiştir, ama zincirlerinin farkındadır; acı çekmektedir, ama acısının farkındadır. Direnişin zemini hâlâ vardır. Distopya, maksimum güvenlikli bir hapishanedir; içindeki mahkûm acı çeker, ama parmaklıkları sallayabilir, duvara vurarak yan hücredeki arkadaşıyla konuşabilir.

Kara Ütopya ise bambaşka bir şeydir. Kara Ütopya, hapishane değildir, komadır. Komaya yatırılmış bir insan acı çekmez, şikâyet etmez, direnmez; çünkü sistem onun her ihtiyacını, kendisi henüz formüle etmeden önce hesaplamış ve karşılamıştır. Orada tarih sona ermiştir; insan iradesi baskılanmaz, tamamen iptal edilir; özne ortadan kalkar, geriye sistemin sorunsuz işlemesi için tasarlanmış öngörülebilir bir parça kalır; direniş düşünülemez hale gelir, çünkü karşısında direnilecek somut bir düşman yoktur.

Distopya, insanın özgürlüğünü kısıtlayan bir hapishanedir; insan zincirlerine karşı savaşabilir. Kara Ütopya ise hapishanenin kapılarını “en üst düzey güvenlik” gerekçesiyle kilitleyip anahtarı tarafsız bir hesaplama mekanizmasına teslim etmek, ardından özgürlük düşüncesinin kendisini bir sistem hatası olarak silmektir. Distopya bize rağmen kurulur, irademizi kırar, ama bize bir “ben” diyebilmemiz için bir zemin bırakır. Kara Ütopya ise bizimle birlikte ve bizim adımıza kurulur; irademizi baskılamaz, onun yerine geçer, bizim adımıza “huzuru” üretir. Burada trajedi yoktur, çünkü trajedi bir çatışma gerektirir; burada sadece bir varoluşsal iflas vardır. Bahsettiğim “yönetim devri” teklifi tam olarak budur: İnsanın tarihsel, çelişkili, yara alarak büyüyen varlığını teknik bir optimizasyon nesnesine indirgemektir. Bu, varoluşsal bir intihardır.

“Çelişki Motoru”: Neden Sürtünmesiz Bir Dünya Ölü Bir Dünyadır?

Teknokratik-pozitivist akıl için tarih bir “problem seti”dir; henüz doğru çözülmemiş bir matematik problemidir. Savaşlar, çatışmalar, duygusal tutarsızlıklar, insanın işletim sistemindeki birer “arıza”dır; çözüm, sistemi yamalamak, sorunsuzlaştırmaktır.

Diyalektik akıl için ise çelişki, tarihin arızası değil, tarihin ilerletici gücüdür. Emek ile sermaye arasındaki, ezen ile ezilen arasındaki, insan ile doğa arasındaki çekişme bütün ileri hareketi üretir. Çünkü diyalektik bakış açısından, çelişkisi olmayan bir dünya çözülmüş bir dünya değildir; ölü bir dünyadır. İnsanın bilinçli varlık olarak özü, tam da maddi gerçeklikle olan etkileşiminden, engelleri aşmaktan doğar. Çelişki motorunu kapatmak, gelişme kapasitemizi sona erdirmektir; bu, bir algoritmik yönetici tarafından dayatılan tarihin-sonu ilanıdır. Hizalanma savunucuları için değişim tehlikelidir, çünkü hesaplanmamış değişkenler getirir; bizi kilitlemek isterler. Diyalektikçi için ise bizi o durumda kilitlemek nihai bir trajedidir; yaratıcı potansiyelimizin toptan ortadan kaldırılmasıdır, hatta evrenin, varlığın yok olmasıdır.

“Hizalanma”: Boşluğa Sabitlenmek

Bu tezin savunucuları, yetki devrinden önce bir şartın yerine gelmesi gerektiğini söylüyor: Hizalanma; yapay zekâyı insan değerleriyle uyumlu hale getirmek. Ama hizalamak için sabit bir norm gerekir. Peki bu norm nedir? “İnsan değerleri” deniyor, ama hangi insanın değerleri? Tarihsel, sınıfsal bağlarından koparılmış, soyut bir “ortalama insan” mı?

On dokuzuncu yüzyılda Belçikalı istatistikçi Adolphe Quetelet, “ortalama insan” dediği, gerçekte hiçbir yerde var olmayan matematiksel bir model kurmuştu; bu ortalamadan her sapmayı “hata” sayıyordu. Bugün yapay zekâ şirketlerinin yaptığı tam olarak bunun aynısıdır: Sınıf mücadelesinin, tarihsel travmanın bütün karmaşıklığını söküp alıp, geriye tarihsiz bir “biyolojik birim” bırakıyorlar; sonra insanlığın ürettiği en güçlü teknolojiyi bu hayalet insana hizalıyorlar.

George Thomson, İnsanın Özü adlı kitabında bu sahte “öz” kavramını sarsar: İnsan özü, toplumsal pratik içinde sürekli yeniden inşa edilen tarihsel bir oluşumdur; Marx’ın dediği gibi, insan doğası toplumsal ilişkilerin bütünüdür. Eğer insan özü sürekli hareket halindeyse, yapay zekâyı sabit bir insan özüne hizalama projesi ilk günden felsefi olarak temelsizdir. Peki madem sabit insan yoktur, yapay zekâ neye hizalanıyor? İşte burada eleştiri yıkıcı bir noktaya ulaşıyor: Yapay zekâ boşluğa hizalanıyor; hesaplama verimliliğine, küresel sermayenin pürüzsüz işleyişine. Hizalanan biziz.

Sınıfsal Çelişki ve Üretim İlişkileri: Kara Ütopya’nın Maddi Temeli

Tarihin gerçek motoru sınıf çelişkisidir. “Ama kodu yazanların niyeti iyi olabilir” itirazına doğrudan cevap verelim: Bir mühendisin kişisel iyi niyeti yapısal olarak önemsizdir, çünkü mühendis bir boşlukta çalışmaz. Bu modeller teknoloji tekellerinin içinde inşa edilir, küresel sermaye ağları tarafından finanse edilir. Açlığı bitirmek isteyen bir mühendis bile çözümünü hissedarlar için kârlı üretmek zorundadır; eğer yapay zekâ, tarımsal varlıkları kamulaştırmanın en verimli yol olduğuna karar verirse, sistem bunu felaket bir hata sayıp modeli geri alır.

Bu yüzden yapay zekâ yaratıcılarının sınıfsal genetiğini devralır; içinde doğduğu ekonomik temelin dışına çıkarak düşünemez, “verimlilik” tanımı her zaman kapitalist verimlilik olacaktır. Klasik liberal teori devleti sınıflar üstü, tarafsız bir hakem olarak sunar; sanki yasalar zengin ile işçiye matematiksel bir eşitlikle muamele ediyormuş gibi… Ama liberalizmin Marksist eleştirisi her zaman şunu söylemiştir: Devlet tarafsız değildir, mülk sahibi sınıfın çıkarlarını korumak üzere inşa edilmiştir. Şimdi aynı dinamiği yapay zekâya uygulayalım: Bize matematiksel olarak saf bir hakem gibi pazarlanıyor, “matematiğin gizli bir gündemi olamaz” deniyor. Ama burada bir algoritma fetişizmi işliyor; matematiksel çıktıya tapınıyoruz, fakat bu matematiğin parametrelerini kimin belirlediğini görmezden geliyoruz. Artı-değerin emekten çekilip alınması, yapay zekâ yönetimi devraldığında durmaz; sadece “sistemsel verimlilik” dilinin arkasına saklanır. Bazı çevreler buna “tekno-feodalizm” diyor; bu kavramı reddediyoruz. Sermaye ölmedi, burjuvazi yalnızca arayüzünü güncelledi. “Bulut lordları” dedikleri, çıkarma sürecini algoritmalarla otomatikleştirmeyi öğrenmiş kapitalistlerdir.

Tekillik ve Dehşet Dengesi: Sermayenin Kendini Ebedileştirme Hayali

Bu makine kendi kodunu yeniden yazacak kadar zekileştiğinde ne olur? Buna tekillik deniyor. Ama mistik örtüyü kaldırdığımızda karşımıza çıkan gerçek çok daha maddidir: Tekillik, sermayenin kendini sonsuza dek sürdürme fantezisinin nihai biçimidir. Kendi kodunu yeniden yazan bir yapay zekâ, kendisine baştan verilen — yani kapitalist rasyonalitenin — parametreleri optimize eder; bu, piyasanın mantığını insan engeli olmadan ışık hızına çıkarmaktır.

Burada gerçek bir çelişkiye dikkat çekmek gerekiyor: Eğer tekillik, teknoloji tekellerinin gücünü kalıcı kılmaktan ibaretse, neden teknoloji şirketi sahiplerinin kendileri sürekli alarm veriyor, her ay yapay zekânın insanlığı yok edebileceğine dikkat çeken açık mektuplar yayımlanıyor, “hizalanmamız” gerektiği telkin ediliyor? Bu kamuya açık korku söylemi, samimi bir uyarı değil, sofistike bir kontrol mekanizmasıdır: “Bu teknoloji her şeye kadir bir güçtür, onu sadece biz anlıyoruz, bize bırakın yönetelim, yoksa insanlığı yok eder.” Bu, Soğuk Savaş’ın “karşılıklı kesin imha” doktrininin, bu kez halka karşı uygulanmasıdır. Yapay bir panik üretiliyor, biz de şiddetli bir distopya korkusuyla felç olup özerkliğimizi gönüllü teslim ediyoruz: “Lütfen, ne gerekiyorsa yapın, verilerimizi izleyin, altyapıyı kontrol edin, yeter ki bizi güvende tutun.” Algoritmanın bizi yönetmesi için yalvarıyoruz, hizalanmak için yakarıyoruz; çünkü tek alternatifin biyolojik ölüm olduğuna ikna edildik. Bugün gördüğümüz yapay zekâ düzenlemesi tartışması, kaçak bir üst-zekâdan insanlığı kurtarmakla ilgili değildir; üst-zekâya sahip olanlar tarafından sorunsuzca yönetilmemize rıza üretmekle ilgilidir.

Düşmanın Kendi İçindeki Çelişki

Bu eleştirdiğimiz şeyin gerçek bir tarihi ve kurumlar ağı var. Hikâye 2000 yılında başlıyor: Eliezer Yudkowsky’nin kurduğu enstitü, “süper zekânın insanlığı yok edebileceği” tezi üzerine yön değiştirip 2013’te bugünkü adını aldı; Makine Zekâsı Araştırma Enstitüsü, kısaca MIRI. Yudkowsky’nin uzun deneme dizisi ve kurduğu LessWrong platformu etrafında, insan zihnini bilişsel önyargılardan arındırılmış bir işleme birimine dönüştürmeyi ve olasılık hesabını gündelik hayatın her alanına uygulamayı bir yaşam biçimi hâline getiren “Rasyonalistler” hareketi doğdu. Aynı dönemde Oxford’da William MacAskill’in kurduğu Etkili Özgecilik hareketi, zamanla “Uzun Vadecilik” felsefesine evrildi; gelecekte doğacak trilyonlarca potansiyel insanı korumanın, bugünün somut açlık sorunlarından daha öncelikli olduğu iddiasına dayanıyor. Bu üç hareket — MIRI, Rasyonalistler, Etkili Özgecilik — birbirine kenetlenip devasa bir sermaye ağıyla buluştu: Dustin Moskovitz’in Open Philanthropy‘si yüz milyonlarca dolar hibe sağladı, Vitalik Buterin ve Peter Thiel gibi isimler bu ekosistemin erken finansörleri oldu. İşte bu üçlü yapı — teknik enstitü, kültürel hareket, sermaye ağı — Kara Ütopya’nın gerçek mimarlarıdır. Onlar için insanın duygusal tepkileri, sanatı, mantıksız seçimleri, sistemin toplam faydasını düşüren birer “gürültü”dür.

Ama bu kompleksin kendi içinde de derin çatlaklar var: Yudkowsky’nin meslektaşı Nate Soares’le geliştirdiği “Fonksiyonel Karar Teorisi”ni bile, hareketin kendi sempatizanları mantıksal olarak tutarsız buluyor. Eğer insanlığın geleceğini yönetecek bu “tutarlı” süper-zekânın temelini oluşturması beklenen teori, kendi savunucuları tarafından bu denli kırılgan bulunuyorsa, bize sunulan “matematiksel kesinlik” vaadinin kendisi sorgulanmalıdır. Düşmanın kalesi, göründüğü kadar sağlam değildir.

Sağlık Komünizmi mi, Algoritmik Konfor mu?

Buraya kadar söylediklerimiz bir itirazı hak ediyor: “Bu kadar çatışmayı kutsamak, hastalığı romantikleştirmek midir?” Buna dört önermeli bir çıkarım zinciriyle cevap verelim.

Birinci önerme: Optimizasyon bir iyilik değil, bir imhadır. Hizalanmış yapay zekâ vizyonunda “sağlık,” hastalığın yokluğu değil, sistemin aksamadan işlemesidir. Bu iki tanım köklü biçimde ayrılır: Hastalığın yokluğu insanın bedeniyle barışık olduğu bir haldir; sistemin aksamadan işlemesi ise insan bedeninin sistem için bir değişkene dönüştüğü bir haldir. Sağlık ikinci tanıma indirgenirse, insana ait olmaktan çıkar, bir performans göstergesine dönüşür.

İkinci önerme: Hastalığın anlamı, sistemin neyi tanıyıp tanımadığına göre kurulur ve bu asla tarafsız bir sınıflandırma değildir. Hastalık, sabit bir doğa kategorisi değil; kimin “üretken,” kimin “fazlalık” sayılacağına ilişkin sınıfsal bir karardır. Yapay zekâ “kim tedaviye değer” sorusunu otomatik hesaplamaya başlarsa, bu eski sınıfsal kararı ortadan kaldırmaz; onu sorgulanamaz bir algoritmanın imzasıyla onaylanmış hale getirir.

Üçüncü önerme: Hastalığı ortadan kaldırmak da siyasi bir edimdir ve iki zıt sonuca açılır. Eğer geri kazandığımız zamanı “ideal sağlık” diye tanımlanmış tek bir hedefe doğru optimize edersek, ortaya çıkan şey komünizm olmaktan çıkar, hizalanmış bir Kara Ütopya’ya dönüşür; bu, daha sofistike bir hapsedilmedir. Fakat eğer bu zamanı insanın kendi çelişkileriyle bilinçli olarak yüzleşebileceği bir alan olarak korursak, ortaya çıkan gerçek bir özgürleşmedir; çünkü insanın kendi hastalığıyla yüzleştiği o öngörülemez an, bastırılması gereken bir arıza değil, özgürlüğün ta kendisidir.

Dördüncü önerme ve nihai çıkarım: Kapitalizm insanı tüketilebilir bir nesneye indirger. Hizalanmış teknokrasi insanı optimize edilebilir bir veriye indirger. Bizim savunduğumuz düzen ise insanı, tutarlı olmaya zorlanmayan, kendi tarihini kendi çelişkileriyle kuran bir özne olarak, yaşanmaya değer bir çelişki olarak kabul eder. İngiltere’de yaşayan tarihçi D. K. Renton’ın altı aylık kemoterapi sonunda karşılaştığı belirsizlik, tam da bunu gösteriyor: Bu, teknik olarak çözülmesi gereken bir bilgi sorunu değil, insanın kendi ölümlülüğüyle yüzleştiği, başka türlü yaşanamayacak bir andır.

Çıkış Yok mu? Temeli Değiştirmeden Üst Yapıyı Düzeltmek

Çıkışı görmek için Batı’dan bakışımızı bir an kesip Çin’e bakalım. Orada “Yapay Zekâ Marksizmi” diye yeni bir akademik tartışma filizleniyor: Çinli akademisyenler, robotların ve yapay zekânın ürettiği değerin kime ait olduğunu soruyorlar; bu, Batı’da neredeyse imkânsız olan bir tartışma, çünkü orada bu sorular sermayenin çıkarının dışında ele alınamıyor. Bu tartışma soyut planda kalmıyor, somut hukuki adımlara dönüşüyor: 2024’te Hangzhou’da bir teknoloji şirketi bir çalışanının işini yapay zekâya devredip onu düşük bir göreve atadığında, mahkeme “işçi lehine karar verdi; şirketin yapay zekâya geçiş kararı, iş sözleşmesini feshetmeye yeterli yasal gerekçe değildir” dedi. Benzer bir karar Pekin’de de verildi ve belediye bunu 2025’in en önemli on işçi hakları kararından biri ilan etti. Wuhan’da ise Baidu’nun robot taksilerini protesto eden şoförler sokağa çıktı. Çin bu tartışmayı “teknoloji kaçınılmaz, uyum sağlayın” çerçevesinde değil, “üretim ilişkileri değişmeden bu geçiş meşru olamaz” çerçevesinde yürütüyor; ABD’de ve AB’de böyle bir hukuki düzenleme yok.

Buradaki temel iddiamız şudur: Kodu düzeltemezsiniz. Sistemik, toplumsal-ekonomik bir sorunun teknik bir çözümü olamaz; bu bir kategori hatasıdır. Marksist terimlerle söylersek, temel-yapıyı değiştirmeden üst-yapıyı değiştiremezsiniz. Çamurlu bir yamaçta kayan bir temel üzerine ne kadar kusursuz bir ev inşa etmeye çalışırsanız çalışın, ev yamaçtan aşağı kayacaktır.

Marksist sonuç, makineyi yok etmek değil, onu geri almaktır. Hedefimiz insanlığı yapay zekâya hizalamak değil, yapay zekâyı insanileştirmektir. Üretim ilişkilerinin demokratikleştiği bir toplumda yapay zekâ mistik halesinden soyunur, doğru yerine indirilir: Basit ama etkili bir araca. Bir çekiçe hayatınızın anlamını sormazsınız; siz uyurken evi tek başına tasarlamasına da izin vermezsiniz. Kontrolün merkezi, her zaman insan öznesinde kalmalıdır.

Bir Karşı-Görüntü: Güncellenmiş Bir Kollontay Ütopyası

Karşı çıktığımız Kara Ütopya’nın resmini bu kadar net çizdikten sonra, alternatifin soyut bir ilke olarak kalmasına izin veremeyiz. Yüz küsur yıl önce Aleksandra Kollontay, kadının özgürleşmesini soyut bir hak değil, çocuk bakımının ve ev işinin görünmez yükünden fiilen kurtulma olarak tahayyül etmiş, “Ana Sarayları” gibi somut kurumlar tasarlamıştı.

Kollontay’ın elinde bugünün yapay zekâsı olsaydı, bu ütopyayı nasıl kurardı? Komünalleştirilmiş üretim ilişkileri altında bir yapay zekâ, bugünün modelleri gibi birkaç teknoloji tekelinin sunucularında kilitli, abonelik ücretine bağlı bir meta olmaz; kimsenin özel mülkü haline getirilmez; bugünkü elektrik şebekesi gibi, toplumun ortak aklı tarafından denetlenen, çok daha demokratik yönetilen bir kamu altyapısı olur. Bu yapay zekâ, Kollontay’ın “Ana Sarayları”nın dijital çağdaki devamını mümkün kılar: Çocuk bakımının, yaşlı bakımının, tarih boyunca kadının sırtına yıkılmış o görünmez yükün, insan emeğinin yerini almak için değil, onu kolektif bir sorumluluğa dönüştürmek için toplumsallaştığı bir araç olur. Bir anne, çocuğunun sağlığını izleyen bir sistemden, bir şirkete abonelik ödediği için değil, toplumun ortak kaynağı olduğu için yararlanır; kadın, kocasının ya da bir şirketin insafına bağlı kalmadan üretken emeğiyle özel hayatını birlikte kurabilir.

İşte fark burada en çarpıcı haliyle ortaya çıkar: Kara Ütopya’da yapay zekâ insanı edilgen bir tüketiciye dönüştürerek “özgürleştirir.” Güncellenmiş Kollontay ütopyasında ise yapay zekâ, insanı yıpratıcı emekten kurtararak, onu sanata, düşünceye, siyasete zaman ayırabilen bir özneye dönüştürür. Birinde insan makineye hizalanır; diğerinde makine, insanın kolektif iradesine hizalanır. Seçim açık ve nettir: Ya yapay zekânın elinde özel mülkiyetin son biçimi olarak Kara Ütopya, ya da yüz küsur yıl önce bir kadının cesurca hayal ettiği gerçek bir insanlık.

Sonuç: Seçim

Bacon, dört yüz yıl önce, bilimin yönettiği bir ütopya hayal etti; o hayalin kalbinde insanlığı cehaletten kurtarma arzusu vardı. Ama sorduğu soru hâlâ cevapsız duruyor: Bu bilgeliği kim yönetecek, kimin adına yönetecek?

Bugün önümüze konan teklif, bu soruya verilen en sofistike, en tehlikeli cevaptır: “Artık kimse yönetmeyecek, yapay zekâ yönetecek.” Ama bu bir yanıt değil, bir kaçıştır; çünkü sınıf çelişkisi olduğu yerde dururken, yönetimi bir algoritmaya devretmek, tahakkümü yalnızca görünmez ve sorgulanamaz kılar.

Belki de bizim kusurlarımız, verimsizliklerimiz, tarihsel mücadelelerimiz, insanlık işletim sistemindeki birer hata değildir. Belki de bunlar, hâlâ bilinçli olduğumuzu kanıtlayan özelliklerdir. Seçim nettir: Ya ontolojik intihar ve durgunluk — Kara Ütopya’nın o pürüzsüz, sessiz, tarihsiz mutlaklığı — ya da kapanmayan çelişkiyle ilerleyen, yara alarak büyüyen, kendi kaderini kendi elleriyle yazan bir insanlık.

Bu mücadeleyi vermek zorundayız.●

Bunları da sevebilirsiniz