İstanbul’da kadınların sahneye adım atmaları tango, kanto ve operetler ile olmuştur. Özellikle on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında sahnelerde üne kavuşan ve müzik kültürümüzde iz bırakan kadınlar, zaman içinde kaybolmuşlardır.
İtalyanca şarkı söylemek anlamına gelen “Cantare”den türeyen Kanto, 19. yüzyılın sonlarına doğru İstanbul’da oluşmuştur. Sahnede hareket ederek şarkı söylemeye ve bunun için özel olarak yazılmış olan şarkılara “Kanto” denilmiştir. Kanto önceleri, tiyatroya çeşitlik ve renk katarak yeni bir boyut kazandıran bir biçim olarak işlev görmüş ve ilk kez Güllü Agop Tiyatrosu’nda görüldüğü öne sürülmüştür. Dans edilerek sunulan bu hareketli şarkılar, “baletto, raks, şanson, şansonet” gibi İtalyanca ya da Fransızca kökenli kelimler ile tanımlanmıştır.

DİREKLERARASI –NAŞİT ve ÜNLÜ KANTOCULAR
NAŞİT ÖZCAN, ŞAMRAN, KÜÇÜK VİRJİN, MARİ, AVANTLA, AMELYA, BÜYÜK VİRJİN
Kanto, Güllü Agop tiyatrosundan sonra Galata, Beyoğlu ve Şehzadebaşı-Direklerarası tiyatro ve eğlence merkezlerinde görülmeye başlamıştıt. İstanbul’un Fatih ilçesinde Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın yaptırdığı külliye çevresinde yer alan Şehzadebaşı semtinde Vezneciler ve Şehzadebaşı camii arasında kalan sütunlu/direkli dükkânların bulunduğu yer için de Direklerarası tanımı yapılmıştır. Bu bölge, bir gezinti bölgesi olup geleneksel tiyatroların, Ramazan eğlencelerinin ve sinemanın merkezi konumundadır. Bölge dönemin edebiyat, kültür, sanat ve eğlencenin kalbinin attığı yer olarak da bilinmektedir. İstanbul’da yaşanmakta olan tutucu yapı ile ortaya çıkan kadın mahremiyeti bu tiyatrolarda delinmiş ve her kesimden erkeklerin ilgisini çekmiştir. Kanto yirminci yüzyılın başlarında da ilgi görmeye devam etmiştir.

DİREKLERARASI
S. Zeki Çavdaroğlu “Melez bir müzik-Kanto” başlıklı makalesinde kanto için 1850’lerden sonra İstanbul’da sıklıkla rastlanan İtalyan topluluklarının gösterilerinden alındığı yönünde görüş belirtmektedir. Yine aynı makalede İtalyan topluluklarının seyirciyi çekmek ve perde aralarında salondakileri eğlendirmek için çalıp söyledikleri bağımsız şarkılara cantare yerine Kanto denilmeye başladığını açıklamaktadır. Halk ve bu konuda üretim içinde olanlar oldukça etkilenmiş olmalı ki Kanto, ortama uygun bir biçimde yeniden düzenlenip İstanbul eğlence yaşamında yerini almıştır.
Tiyatronun öncü isimlerinden İsmail Dümbüllü, kanto ile ilgili olarak “Bizim çiftetelli dediğimiz kırık oyun havası ile karıştırılmış, bir tip sahne dansı olan Kanto, bizim tuluat tiyatromuzda da yer almıştır” demektedir. Trompet, davul, keman gibi bir çalgı grubu eşliğinde yorumlanan Kanto için Dümbüllü, “ilk kez Kadıköy Yoğurtçu Parkında bulunan salaş bir tiyatroda gösterime girdiğini belirterek sahneye kimin getirdiği bilinmemesine karşın bu konuda Aranik hanımın adı geçmektedir” açıklamasını yapmıştır. Vasfi Rıza Zobu’nun anılarında ise Kadriye hanımın adı geçmektedir. Bu görüşe göre ilk Müslüman Türk kadın artisti 1889 yılında Papasköprülü Amelya takma ismiyle Nazilli’de sahneye çıkan Kadriye Hanım’dır. Zobu bir söyleminde “Müslüman Türk kadınının sahneye çıkması İstanbul’da Afife Hanım ile başlamış değildir” der. Bu gözlemlerden de anlaşıldığı üzere dönemin Müslüman Türk kadın artistleri sahneye çıkmak için azınlıkların isimlerini kullanmışlardır. Kadriye hanımın ilk Müslüman kadın artist olduğu yönünde Özdemir Nutku ve Ahmet Fehim Beyler de açıklamalar yapmakta ve Zobu ile aynı görüşü paylaşmaktadırlar. Ancak bu konu, halen tartışmalıdır.

KANTOCU PERUZ HANIM
Kantonun en önemli isminin Ermeni asıllı ve 1866 yılı Sivas doğumlu Peruz Terzakyan ile ilgili birçok görüş vardır. 1880 yılında 14 yaşında sahnelerdeki yerini alan Peruz, şarkılarını kendi bestelemiş ve sözlerini yazmıştır. Sahne yaşamı 1912 yılında biten ünlü kantocunun yaşamı 1920 yılında sona ermiştir. Görkemli ve sıkıntılı günler yaşamış olan Perıuz hanımın kantoları besteleyip yakınında bulunan müzisyenlere yazdırdığı söylenmektedir. Onunla ilgili birçok anı vardır. Bunlardan biri ünlü tiyatrocu Adile Naşit ve Selim Naşit Özcan’ın babaları Naşit Özcan’a aittir. Naşit anılarında Peruz’u övmekte, kendisinin ve sesinin çok güzel olduğunu söylemektedir. Tuluat tiyatrosundan yetişen kantocuların en önemlisi olduğunu ve diğerlerine hocalık yaptığını açıklamaktadır. Dilinin çok iyi olduğunu, nota bildiğini, çok titiz ve sinirli olduğunu da belirtmektedir. Ona çalmanın çok zor olduğunu, müzisyenlerin zorlandığını ve bir falso olursa şarkıyı kestiğini, şiddetle uyardığını açıklar. Musahipzade Celal Bey, Peruz’un gençliğinde güzel bir kadın olduğunu ve o dönemin adeta “Peruz Devri” olduğunu söyler. Ancak son günlerinin çok zor geçtiğini ve sefalet içinde öldüğünü de belirtmektedir.

KANTOCU KÜÇÜK VİRJİN
(NAŞİT’İN KARISI AMELİA’NIN ANNESİ)
Kantonun ünlü ve öncü isimlerinden Amelya Hanım da daha birçok kantocu hanım gibi dönemin yıldız isimleri arasındadır. Şehzadebaşının tiyatrolarında sahneye çıkan küçük ve büyük Virjin’ler, yine küçük, büyük Emilye’ler (Amelya’lar) kanto dünyasının önde gelen isimleri arasındadır. Ayrıca kantonun yanı sıra Türkçe şarkılar da söyleyen Mme Victoria, Mme Eugenie, Kamelia ve Minyon Virgin, Nassip, Gülfidan ve Şevkidil hanımlar diğer yıldızlardır.

DENİZKIZI EFTELYA
Kantocu olduğu yönünde görüşler de olan dönemin bir diğer önemli ismi ise İstanbul Rumlarından Denizkızı Eftelya’dır. Eftelya, Türk müziği üzerine yaptığı çalışmalar ve yorumlar ile de öne çıkmaktadır. Bir subay olup müziksever olan babası Yorgaki Efendi ile şarkılar söyleyerek müzik hayatına başlamıştır. İlk döneminde Galata çalgılı kahvehanelerinde şarkılar ve türküler yorumladığı için kantocular arasında pek ismi geçmez. Eftelya çevresini öylesine etkilemiştir ki müzisyen Aleko Bacanos onun için “Gel ey denizin kızı nuş-i şarap et” şarkısını besteler. Daha sonra ünlü keman müzisyeni ve besteci Sadi Işılay ile evlenir. Mübadele yıllarını eşiyle birlikte Paris’te geçirir ve çeşitli konserler verir. 1927 yılında yeniden İstanbul’a döner ve Columbia plak şirketi ile Anadolu’dan derlenen halk ezgilerinden oluşan 100 plaklık bir anlaşma yapar. Atatürk’ün beğenisini de kazanan Eftelya, “küçükken mehtaplı gecelerde oturduğumuz Büyükdere’de sandal gezisi yapar ve şarkı söylerdim. Arkamıza 20-30 sandal da takılır ve beni dinlerlerdi. İsmimi bilmedikleri için bana Denizkızı dediler” açıklamasını yapmıştır. Böylece Denizkızı Eftelya olarak anılmıştır.

MARYAM ASTĞİK (KANTACIYAN)
Kanto sahnelerinde öne çıkan diğer isimler arasında Maryam Astğik (Kantarcıyan), Mari Ferha, Zarife Hanım, Sıdıka Hanım, Garibe Hanım sıralanabilir. 1852-1884 yılları arasında yaşamış olan Kantarcıyan, 1870-71 sezonunda Güllü Agop tiyatrosuna girmiş ve sonra Mınakyan tiyatrosuna geçmiştir. 1881 yılında ise Bengliyan Operet topluluğunda görev almış olan şarkıcının sesi, kontraltodur. 1884 yılında geçirdiği ağır bir hastalık sonunda genç yaşta ölmüştür. Mari Ferha, komik Şevki kumpanyasında kanto söylemiş, Şevki Bey ile evlenmiş, gözlerinin güzelliği de ünlenmiştir. İzleyenler gözlerin kör olsun emi derlermiş. Ne yazık ki bu istek gerçeğe dönüşmüş, gözleri görmez olmuş ve bu acıya dayanamayıp intihar etmiştir. Direklerarası geleneğinin son büyük kantocularından Zarife Hanım, uzaktan akrabası Peruz hanımın yönlendirmesi ile sahneye çıkmıştır. Kanto modası yavaş yavaş sona ererken bir ilaç fabrikasında çalışmış ve diğerleri gibi o da unutulmuştur. Sıdıka Hanım ve kızı Garibe Hanım, ünlü kantocular arasında yer aldılar. Viyanalı sirk yıldızı Sidonya, İstanbul’a geldi, Sıdıka ismini aldı ve önce Müslüman sonra da evlendi. Kızı Garibe Cumhuriyet’in kurulma aşamasında dünyaya geldi. Garibe, kantoyu müzikli dans gösterilerine dönüştürdü. Sahneyi bıraktıktan sonra da yeni öğrenciler yetiştirmeye devam etti.
Kanto, eski İstanbul ramazan eğlencelerinin en önemli renklerinden birisi olmuştur. Naşit bey, ramazan gecelerinde Millet tiyatrosunun perdesini Hamiyet Hanım ile açıyor, Şamran, Hermine ve Ayten hanımlar ise Kantoya çıkıyorlardı.

NURHAN DAMCIOĞLU
Kantonun son dönem temsilcisi olarak Nurhan Damcıoğlu’nu (1941-2023) görmemiz gerekir. Tiyatro, sinema gibi alanlarda da deneyimi olan Nurhan hanıma kadar kantoyu deneyen bazı popüler isimler olmuş olabilir ancak onun bu konudaki çalışmaları hepsinin önüne geçmiştir. Önceleri bir taklit gibi algılansa da daha sonraları kendine özgü yorumları, onu zirveye taşımıştır. Ancak Nurhan hanımın yorumları Kantonun yaşandığı dönemden çok sonra sahnelendiği ve eski dönemdeki şartlar ortadan kalktığı için toplumda çok büyük beğeni kazanmasına karşın kabul görmesi ya da kalıcı olması mümkün olamamıştır. Damcıoğlu’nun muhteşem gösterilerinin farklı artistler tarafından devam ettirilmesi de söz konusu olmamıştır.
Kanto, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında devletin tepesinde başlayan batılılaşma sürecine uyum sağlayabilmek amacıyla toplumun verdiği bir tepkiden doğan sonuç olarak da değerlendirilebilir. Bu süreç, öncelikle Beyoğlu semtinde kabul görmüş ve gelişmiştir. Buradan Şehzadebaşı-Direklerarası bölgesinde belki biraz daha yerel kültürle uyum sağlayarak etkili olmuştur. Tüm bu oluşumda Kanto için yeni olan tanımını yapabiliriz. Söyleyen de dinleyen de bunun bilincindedir. Gülmek, eğlenmek öne çıkarırken bir yandan da ironik yaklaşımlar, sosyokültürel eleştiriler yapılabilmektedir.
Tepemizde firmaman (gökyüzü)
Yıldızlar etensölen (sonsuza kadar)
Sen Margörit, ben Arman
Fezon lamur güzelim (aşk yapalım güzelim)
Gel kırlarda gezelim
Elimde olsun elin
Olmazsak da çok entim (mahrem)
Fezon lamur güzelim (aşk yapalım güzelim)
Kantonun batılılaşma ile gelen bir yorum olduğu söylenebilir. Bu türün toplumda kabul görmesinde, yaşamda farklı ya da yeni olanı temel alıp onları eğlenceli bir dille aktarmış olması önemli bir etkendir. Ulaşılamayan ya da az bilinen ancak toplumda kabul görmüş olguları biraz da küçümseyerek anlatmak izleyicinin eğlenmesini sağlamış olmalıdır. Yapılan sunumlar, yaşamlarında var olan gerilimi yumuşatıp rahatlatabilir. Tüm bunlar toplumda büyük ilgi uyandırmış ve bize özgü biçimde moda haline gelmiştir diyebiliriz. Yeni iş kolları, ofisler ve dönemin teknolojik ürünleri dikkat çekmiş olmalı ki onlarla eğlenmekten de geri durmamışlardır.
Daktilo, daktilo
Şen şakrak daktilo
Telefon başındayım
Alo!
Sahnede yapılan şakaları yaratanlar, yeni ve farklı bir popüler kültür ortaya çıkarmıştır. Bu yapı, toplum tarafından beğeni kazanmış olmalı ki izleyici bulabilmiş ve oluşan kaynaklar ile giderek kendini kabul ettirmiştir. Aslında Kanto üreticileri arasında dönemin müzik alanındaki Saadettin kaynak, Kaptanzade Ali Rıza Bey, Refik Fersan ve Rakım Elkutlu gibi büyük ustalar da yer almıştır. Böylesine uzman bir kadronun desteğinin gerekçesi için maddi olanakları öngörebiliriz. Gelişmeler, kanto gibi popüler bir yapının uzun yıllar etkili olmasını sağlamıştır.
Dönemin şartları içinden ortaya çıkmış olan kanto, kendini yenileyememiş ve giderek eskiyerek zaman içinde yok olmuştur. Kantonun bir önemli açmazı da kendini uluslararası alanda kabul görecek bir yapıya dönüştürememesidir.

KANTO SAHNESİ
Kanto Sahneleri:
Kantonun oluştuğu süreçte özellikle kafes arkası çağının ve kadın mahremliğinin yaşandığı dönemde, gizliliğinin ve vücut estetiğinin ortaya çıktığı, aşk motifleri ile dolu ve izleyenleri büyük heyecanlara sürükleyen sahne sunumları “Ballet Pantomime” olarak da tanımlanmıştır. “Kanto” adı verilen bu sahne sunumlarının yapıldığı yerlerde sahneye yakın yerler tamamen dolar, sahne kenarlarında ise localar yer alırdı. Bu dönemlerden kalan bazı çizimlerde, locaların iki katlı olduğunu görülmektedir. Osmanlı burjuvası olarak da tanımlayabileceğimiz zengin kesimin, bu localarda yer aldığı anlaşılmaktadır.
Daha çok kırmızı rengin yoğun olduğu perde, sahneyi kaplamakta ve görevli bir “perdeci” tarafından yerine göre açılıp kapatılırdı. Kantonun konusu gereği dekora gereksinim duyulmuyor ise Kanto, bu perdenin önünde, “Gemici”, “Bisiklet” gibi dekor gerektiriyor ise perde arkası da kullanılarak yorumlanıyordu. Perde arkası, ağaçlar, çiçekler ve diğer unsurları ile doğayı yansıtmaya çalışan bir renk karmaşası içindeydi.
Kantonun sunulduğu önemli tiyatrolar arasında, Anadolu yakasında “Apollon Tiyatrosu”, günümüzdeki Salı pazarının bulunduğu yerdeki “Kuşdili Tiyatrosu” söylenebilir. Apollon tiyatrosu 1870 yılında açılmış ve 1832 yılında Hale Sinemasına dönüşmüştür. Yaygınlaşan salon ve bahçelere kurulan açık hava tiyatroları, oyunun seyircinin ayağına kadar gitmesi, programların zenginliği, oyunlar ve oyuncular büyük ilgi görüyordu. Diğer taraftan Avrupa’nın yansıtıldığı yayınlar, izleyiciye farklı bir bakış açısı getirmişti. Bu gelişim tiyatrolara da yansımış ve giderek sunumların kalitesi artarak daha sanatsal gösterilere yer verilmeye başlamıştır. Bu dönem sunumları ile ilgili anlatımlarda sahnede ve sahne arkasında yaşananlar, oldukça samimi bir dille aktarılmıştır. Buna göre “Sahnedeki hanımlar, kısa etekli, kol ve bir dereceye kadar göğüsleri açık, allı pullu fistanlar giyerdi. Perde arkasındaki çalgı sesleri ile karışık gürültüsü birinci çıngırak sesi ile birdenbire kesilir, sabırsızlanmaya başlayan izleyici, oturdukları iskemleleri ve feslerini düzeltir, bıyıklarını burar, satıcılar yerlerine çekilir, sonra gürültü olur diye birkaç kez öksürülürdü. İkinci çıngırağın birçok kalpte heyecan uyandıran sesi çalgı ile kesilir, perde yavaş yavaş kalkardı.

APOOLON TİYATROSU- SİNEMA HALE
Dans eden kantocunun sesini ikinci planda düşünmesi çoğu zaman kantodaki dili bozumuştur. Bu nedenle kantolar, dil ve anlatım açısından büyük yanlışlıklarla doludur. Çoğunluğu Rum ya da Ermeni olan danscı hanımlar, biraz da Avrupalı olmaya özenerek oyunlarının başına şarkı ekleyerek çengilikten şarkıcılığa yani kantoculuğa terfi etmişlerdir.
Böylesine bozuk anlatımlı bir kanto:
“Jardenlerde gezerim (bahçelerde gezerim)
Muzikayı dinlerim
Eteymi şık tutarak
Ben promenad ederim (ben öylesine (aylak) gezerim)
Matmazeller, mösyöler
Kolkola gezinirler
Aşku sevdadan bahsedip
Ezilip büzülürler”
Bu örnekte de görüldüğü gibi kantonun dili, Türkçe ile birlikte “Frenkçe” özentisi kelimler ile doludur. Böylece son derece bozuk bir anlatım ortaya çıkar.

Kantocu şarkıyı, makama uydurmaya çalışır ama şarkıcının asıl sorunu şarkının bedeniyle olan uyumudur. Böylece ortaya bir tür “bedensel makam” çıkar. Bu makamın ne olduğu da o kadar önemli değildir. Bu durumu Musahip zade Celal’in “halk için Peruz’un kıvrak oyunlarını görmek, Şamran’ın şarkılarını izlemek büyük bir zevkti” yorumunda daha açık olarak görebiliriz. Bir diğer yorumda Salah Birsel, “kantocu kızların kantolarını söylerken zıplayıp hopladıklarını, sahneyi dört dönerken bedenlerini anafora kapılmışçasına titrettiklerini anımsıyorum” der.
Kantolar, sahnenin yanı sıra taş plaklar ve çeşitli yayınlar ile kitlelere ulaşıyordu. Bu yayınlar arasında özellikle “Şarkı Mecmuaları” önemliydi.
1910 da Direkler arasının tarihi direkleri yıkıldı. Yol eski güzelliğini ve mimarisini yitirdi. Buna karşın eskisi kadar olmasa da bu bölgeye olan ilgi devam etti. Ancak giderek bu eğlence bölgesine duyulan ilgi azaldı. Özellikle 1919 yılından sonra İstanbul’a gelen mavi gözlü sarışın güzel Rus hanımların farklı yerlerde yaptıkları çeşitli gösteriler, büyük ilgi çekti ve kantonun önemi azalmaya başladı. İstanbul’un aristokratları artık Direkler arasına veda etmiş başka yerlerde yapılan bu eğlence dünyasına kapılmışlardı. Dönemin ustalarından Meddah Sururi de Direkler arasından ayrılarak Divan Yolu’ndaki Diyaribekir Kıraathanesi’nin yolunu tutmuştu.
Zaman içinde toplumsal değerler değişiyor ve değerini yitirmeye başlayan Direklerarası ise giderek ortadan kalkıyordu. Gösteri merkezleri ile birlikte kantocular da bu sosyal darbeden büyük yara alıyordu. İşsizlik ilk Müslüman kadın oyuncu olarak kabul edilen Afife Jale’yi de vurdu. Bir zamanlar el üstünde tutulan Afife Jale, akıl hastanesindeki hücresinde duvarları tırnakları ile kazıya kazıya ölürken toplum sesiz kalıyordu.
Sosyal yapıdaki köklü değişimler ve toplum üzerindeki yansımaları sahne performanslarına da yansıyordu. Bu durum eğlence dünyasının gösterilerini de doğrudan etkiliyor yeni düzende kendine yer bulmakta zorlanan Kantonun sahne ışıkları sönüyordu. Yaklaşık yarım yüzyıl özellikle İstanbul sahnelerinde etkili olan kanto, sahneden çekiliyor ancak ışıkları günümüze kadar yansıyordu.
