19. yüzyılda kapitalizmde yaşanan gelişme, kapitalizmi yeni bir boyuta taşıdı. Kapitalizmin serbest rekabet sistemiyle yürüyemeyeceği, tekelci bir özellik kazanarak nitelik değiştirmeye başlamasına yol açmıştı. Bu gelişme, emperyalist sistemi doğurdu. İleri kapitalist ülkeler bu yönde değişim geçirdiler.
Kapitalizmin ideolojisi milliyetçilik, yerini emperyalizmin getirdiği başka anlayışlara ve uygulamalara bıraktı. Saldırganlaşan kapitalist ülkeler milliyetçilik dürtüsünü kullanmıyor, birbirleriyle yıkıcı bir rekabetin yoluna giriyorlardı. Dünyanın sömürgeleştirilmesi yüzyılın sonunda aşağı yukarı tamamlandığı, yeni sömürgeleştirilecek alanlar tükendiği için kaçınılmaz olarak hem birbirleriyle savaşmak zorunda kalıyorlardı, hem de dünyadaki bütün devletleri hedefleri haline getiriyorlardı. Dünya savaşları bundan çıktı. Bu bir sistemdi. Savaş ise bunun kaçınılmazıydı.
Sömürgeleştirilmemek için mücadele etmek zorunda kalan devletlerin sarılacağı tek ideoloji ise milliyetçilikti. Böylece kendini savunma ideolojisi olarak milliyetçilik, emperyalizmin bütün saldırı alanlarında ortaya çıkmaya başladı.
Sömürgelerin sömürge olmaktan kurtulmaları mücadelesi de buna eklendi. Sömürgelerin sömürgecilerden ve emperyalistlerden kurtularak bağımsızlaşma mücadelesi, milli devletlerin milliyetçilikleri ile yan yana düştü.
Bu durumda milliyetçilikler, sömürü ve baskı altındaki toplumlara ve devletlere özgü bir biçime girdi. Bunun emperyalist Batı dünyasında siyasal bir karşılığı yoktu. Milliyetçilik kötülendi, lanetlendi ve milliyetçiliğe düşman olundu. Saldıranın, saldırganın kendini savunması için bir ideoloji söz konusu olamazdı. Bu ise emperyalizmin milli devletlere ve bunun önündeki engelllere karşıtlığı yüzünden milliyetçiliğin ezilen dünyanın elinde bir silah olmasına yol açtı.
Bütün milli devletlere savaş açıldı, hepsi güçsüzleştirilmeye ve mümkünse parçalanmaya yönelik söylemler ve siyasetlere itelenmeye çalışıldılar.
Bu arada 20. yüzyıl sonu ve yeni binyılın başında, Avrupa’da “Avrupa Birliği’nin (AB’nin) yapılanmasını görüyoruz. Bu konudaki gelişmeleri ve değerlendirmelerimizi yeni yayınlanan kitabımızdan sergileyeceğiz.
“AVRUPA BİRLEŞTİ“, AVRUPA’NIN ÇEVRESİ DAĞILDI!
20. yüzyılın son on yıllarında iyice hızlanan tarih, insanlığın elinden adeta bütün seçenekleri almış, toplumları seçeneksiz bırakmış gibidir. Bu dönemde dünyanın en hareketli bölgesi Avrupa ve çevresidir. Bu hareketlilikte rol oynayan ideolojik-siyasal etken ise hep ulusçuluk olarak görünmektedir. Avrupa’da “ulusçuluk“ yükselmiştir. Ancak merkez Avrupa ile periferik Avrupa arasında bu etken antagonist bir özellik göstermektedir. “Ulusçuluk“, “merkez“ Avrupa’da “birleşme“ye, Avrupa’nın çevresinde “bölünme“ye yol açmaktadır. Örneğin, Alman “ulusçuluğu“ Avrupa’nın birleşmesine öncülük ederken, perifer ülkelerdeki “ulusçuluk“lar ülkelerin bölünmesine ve çatışmalara yol açmaktadır. “Ulusçuluk“, birbirlerinden çok da uzak olmayan coğrafyalarda “birleşme“yi de, “parçalanma“yı da aynı dönemde gündemlerine getirebilmektedir. “Avrupa“, bütünleşmeyi de, dağılmayı da aynı dönemde yaşayabilmektedir.
Besbellidir ki burada sorumlu olan ideoloji ve siyaset, “ulusçuluk“ değildir. Yapılan şeylerin ulusçuluk gereği yapıldığı, ulusçuluklar sonucu ortaya çıktığı söylenmektedir, ama gerçeğin ulusçulukla uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Avrupa’yı birleştiren emperyalizmdir, aynı bunun gibi, Avrupa çevresini parçalayan da emperyalizmdir. Kıta-içi emperyalizmin bundan önce aranacağı veya bundan önce rastlanabileceği başka bir yer yoktur.
Güçlenmesi gereken Avrupa’nın büyükleridir, birleşmektedirler. Güçsüzleşmesi gerekenler, Avrupa’nın “küçükleri“dir, ama küçük de olsalar, gene küçülmelidirler ve küçülmektedirler. (“Küçükler“, esas olarak, nüfus ve toprakları bakımından değil, ekonomi ve siyasette oynadıkları rolleri bakımından “küçük“tür.)
Çünkü AB, ulusal devletleri yok etmektedir, buna rağmen “gerçek“ Avrupalılar birleşmektedirler, çünkü Almanya gibi devletler (belki de bir tek Almanya?), Avrupa ile “birleştikçe“ “ulusal-emperyalist“ devletini kaybetme tehlikesine yaklaşmamakta, tersine, ekonomileri (özellikle Alman ekonomisi) tavan yapmakta, ağırlıkları artmaktadır.
Avrupa’nın büyükleri için çevrenin “birleşmesi“, birleşenlerin felaketi “olmalıdır“, çevredeki birlikler, birleşenlerin cezalandırılmasını gerektirmektedir! Vaktiyle birleşmiş olanlar, Avrupa’nın birleşmesine uymamaktadır. Çünkü AB için ulusal devletlerin dağılması amaçlanmıştır, Avrupa dışının parçalanması istenmektedir. Avrupa, “büyükler“dir.
Kıta için düşünülen şeyler, ülkeler temelinde ele alındığında gene aynı durum ortaya çıkmaktadır. Kıta ama “merkez“ için hayırlı olan şey, Avrupa’nın büyük devletleri için de geçerli, ancak çevre devletleri ya da küçük devletler için geçerli değildir (tam tersinedir). Örneğin, iki Almanya’nın birleşmesi iyidir, fakat çevreden ya da küçüklerden birilerinin birleşmesi iyi olmayacaktır. Görüldüğü gibi iki ayrı ölçüt vardır. Milli devletler büyükler içindir, çevre ya da küçükler için kötüdür! Onların milli devletleri büyüklerin istemediği şeylerdir.
ALMANYA GÜÇLENDİ, DİĞER AB ÜYELERİ GÜÇSÜZLEŞTİ!
AB üyesi olan merkez dışı ülkeler çökmüştür, çökmektedir, daha da çökeceklerdir. Almanya dışında bütün AB üyeleri eskiden vermedikleri dış ticaret açıkları vermiştir, vermektedir, daha da vereceklerdir.
Portekiz, Yunanistan gibi üretimi önemli olmayan ve üretimle hiç bir rekabet gücü olmayan devletler iflas etmiştir. AB içinde en güçlü, en üretimci ve en zengin olan kazanmakta, bütün diğerleri kaybetmektedir.
Olguları sıralayalım: Duvar yıkılmış, Doğu Bloku dağılmış, Yugoslavya, Sovyetler Birliği, Çekoslovakya parçalanmıştır. Avrupa ise “birleşmiş“tir.
Süreç, Avrupa içi çevre ile sınırlı değildir. Avrupa dışı çevre de saldırı altındadır.
Buna göre gelişmeleri sıralayalım: Saldırıya, müdahaleye ve işgale uğrayan Irak fiilen parçalanmış, ayrı olarak ortaya çıkacak devletlerin haritaları çizilmiştir. Türkiye parçalanmamıştır, ama “parçalandığında“ ortaya çıkacak devletlerin adları konmuş, yerleri belirlenmiş, sınırları çizilmiştir. “Birleşmiş“ Avrupa ise çizilen haritalara göre politikalar üretmektedir.
Olacak diye planlananları sıralayalım: Atlantik kıyısından Hindistan’a kadar 20’nin üstünde ülkenin sınırları değişecek, 15 ülkeden 25 ülke çıkacaktır.
Peki bu tablonun sonucu ne olacaktır? Planlar gerçekleşmekte midir? Projeler gerçekleşecek midir? AB’nin geleceği nedir? AB dışındaki dünyanın geleceği nedir?
Öncelikle, Atlantik ötesinin hesaplarından başlayalım, ABD’nin bölge planları yürümemiştir, projeler (“İkinci İsrail“, “Koridor“, Suriye’nin teslim alınması) gerçekleşmemiştir, gerçekleşememektedir.
Olgular, gelişmeler ve bunlara bağlı olarak olacaklar göstermektedir ki, AB üyeleri ve AB’ye üye olmayan Avrupalılar sürekli zarar görmekte olduğu gibi, AB de (üye sayısı artmasına karşın) daralmakta, küçülmektedir (yeni yüzyılın başında büyüklüğü 20 trilyon Dolar olan AB, 2015 yılında 16 trilyon Dolara kadar inmiştir; buna karşılık Almanya’nın dış ticaretindeki “fazla“, yükselmiştir).
Bunlar göstergelerdir, AB’nin geleceği yoktur. NATO sorunludur, ittifak içi sorunlar büyümüştür.[1] ABD ile Avrupa gerilimler içindedir. Avrupa, AB ve ABD dışındaki dünyanınsa geleceği artık görünür durumdadır. Batı’daki çöküşe karşılık Doğu yükselmektedir. Batı’daki sorunlu yaşama ve dağılma eğilimine karşı Doğu’da birleşme hız kazanmıştır.
Bu olgunun Avrupa’ya gösterdiği ise, daha büyük ölçekte birleşmedir, dünya çapında birleşmedir, ortak çıkarlara dayalı birleşmedir, karşılıklı saygıya dayalı birleşmedir, adil ve eşit bir temelde birleşmedir. Böyle bir birleşme de Avrasya birleşmesi olarak Avrupa’nın karşısındadır.
[…]
Kısaca özetlenecek olursa, Almanya AB’nin kazananıdır, ancak Almanya bin yıla yeni avantajlar ve büyük umutlarla girmiş olmakla birlikte sorunlar ve zorluklar içindedir. Bu sürecin devamında durumunu koruyamayacaktır, ekonomisi gücünün üstündedir; ve ordusu yoktur, yaptırımı ve caydırıcılığı bulunmamaktadır. Almanya’nın yeniden büyük insiyatif kazanması, dünya politikası üzerinde hak talebinde bulunması bugün için hayaldir.
Ancak Almanya birleşmeyle rahatlamıştır, kendine güven gelmiştir, tabularından kurtulmuştur. Örneğin, aşırı sağcılık, ırkçılık, antisemitizm konuşulur hale gelmiş, milliyetçilik saklanır olmaktan çıkmıştır. Bu çeşit çekinirliklerin ortadan kalkmasıyla birlikte yabancı düşmanlığında da belirginleşmiştir. Almanya küresel emperyalizme uyum süreci yaşarken eski rollerine dönüşebileceğinin işaretlerini vermektedir.
Özellikle AB’nin kurulması ve sonrasındaki “küreselleşme“ süreçleri, Almanya ile Batı dünyası arasındaki farkları törpüleme, Almanya’nın Batı dünyası içindeki ayrıksı özelliklerini azaltma yönünde etkiler yapmıştı. 21. yüzyılda Almanya’nın, “tipik bir Batı ülkesi“, Alman siyasal sisteminin, tipik bir “Batı demokrasisi“ olarak görülmesinin şartları oluşmuştur. Küreselleşmenin dünyaya getirdiği birörnekleşmeden Almanya da payını almakta, Batı ülkeleri içinde Almanya gitgide diğerleriyle ortak özelliklerini artırma eğiliminde ilerlemekte, bütün Batı ülkeleri nasıl birbirlerine her gün daha fazla benziyorlarsa, Almanya da her geçen gün onlara daha fazla benzemektedir.
Almanya diğer Batılı ülkelere benzeme yönünde değişim geçirirken, diğer Avrupa ülkeleri de Almanya’nın bazı özelliklerini içselleştirmeye ve kendilerine katmaya çalışıyor gibidir. “Batı‘nın birörnekleşmesi“ne Almanya dışındaki Batı da katkıda bulunmaktadır. Özellikle yabancı düşmanlığı ve Türkiye karşıtlığı paydasındaki ortaklaşma, Batı‘nın eşitlik, demokrasi vb. ortak ve geleneksel değerlerini geriye atarken, Almanya olumsuz anlamda “kendine benzeştirme“ sürecindedir.
Farkedilmeyen Almanya öncülüğü Avrupa’yı yeniden biçimlendirmiştir, ama bunun devam etmesinin garantisi yoktur.
Bu süreçlerde değişmeyen olgulardan biri, Almanya’ya yakıştırılan ve Almanya’nın suçlanmasıyla aynı anlama gelmesi amaçlanan “Almanya’nın milliyetçiliği“ sorunudur. 20. yüzyıl sonunda Almanya’nın güçlenmesi, güven kazanarak insiyatifli davranması, ve bunların doğal sonucu olarak gündeme gelen Almanya yayılmacılığı, tekrar ve ısrarla “milliyetçi Almanya“ söylemini karşımıza çıkarmıştır. Kastedilen emperyalizm ve saldırganlıktır, ancak bunların adı geçmemekte, “milliyetçilik“ten söz edilmektedir. Neredeyse hiç bir söylemde Almanya’nın emperyalist projelerine, yeniden canlandırılmak istenen “Alman emperyalizmi“ne rastlamak mümkün değildir.
19. yüzyılın sonunda sömürgeciliğe soyunduğunda, Almanya’nın “kötülüğünden“ sorumlu tutulan, hiç ilgisi olmadığı halde, “milliyetçilik“ olmuştu. 20. yüzyılda Hitler emperyalist politikalarıyla ve ırkçı uygulamalarıyla ortaya çıktığında, yanılgıya hazırlanmış olanlar, Hitler’in söylemini milliyetçiliği lanetlemek için hemen benimsediler. Hitler’in milliyetçi olduğu yolundaki söylem ve sözlerini, milliyetçiliğe haksızlık edildiği ortadayken bile onu olumsuzlamak amacıyla hemen kabul ettiler. İşin esasını anlamaktan aciz olan siyasetle ilgili olmayanların dışındakiler ise, saldırganlığı milliyetçilik olarak suçlamakla kendi emperyalizmlerini gizlemek, kendi saldırganlıklarını meşrulaştırmak istiyorlardı.
Alman toplumunda ise İkinci Dünya Savaşından sonra, “Alman milliyetçiliği”nin “başarısızlığı” ve “suçluluğu” yüzünden ulusal onur “zayıfladı”. 80’li yıllara kadar devam eden bu süreçte, “Alman olmak”tan gurur duyan Batı Almanların oranı yüzde 20’lerdeydi. Oysa bu oran Avrupa’daki diğer uluslarda yüzde 50 civarında seyretmekteydi. Daha ilginci, “kendi uluslarıyla hiç gurur duymayanlar kategorisi”nde en yüksek rakam Almanya’nındı. Almanların elinde, gurur duymaktan utanmadıkları ve gurur duyduklarını söylemekten kaçınmadıkları az şey kalmıştı; Goethe, Beethoven, Schiller vb. ile toplumlarının düzgün özellikleri ve Almanya’nın güzellikleri.[2] Ekonomi geliştiği ölçüde tekrar güven geliyor, güven geldiği ölçüde de Alman olmak tekrar önem kazanıyordu. Alman ulusçuluğu, ezik Almanya’da kendini göğsünü gere gere gösteremeyecek, ama alttan alta yeniden kendini üretmeye –her zamanki gibi– devam edecekti. Ta ki, 90 yılındaki Almanya’nın Birliği, yeni bin yıldaki AB gelişmeleri yaşanana kadar.
Bütün bunlarla birlikte dünyada başka gelişmeler de bulunuyor. Batı dünyası zaten birlik içinde değildir ama ikinci büyük savaş sonrasında aynı doğrultuda bir bütünlük oluşturmuştu ve “Atlantik Bloku“ olarak somut ama yeni bir “Batı“ meydana getirmişti. “Atlantik toplumu“, emperyalist ülkelerin toplamının toplumudur. Ama bunun bir uygarlık olduğundan, “Atlantik uygarlığı“ndan kimse söz etmiyor. Üstelik bunun ortak bir toplumsallık olduğundan da. Sorun, “Amerikan uygarlığı“nın Avrupa uygarlığı ile birlikte bir “Batı“ oluşturamadığından ileri geliyor. “Atlantik uygarlığı“nın yaratanı da, sahibi de, karşılığı da Amerika’dır ve Atlantik uygarlığı ABD’den ibarettir.
Almanya nasıl Batı uygarlığı içinde, Almanya dışında olarak Avrupa’dan farklıysa, ABD de benzer bir şekilde Amerika dışındaki Batı’dan farklıdır. İkisinde de tarihsel, kültürel, toplumsal alışkanlıklar olarak gruplarıyla uyuşmazlıkları ve benzemezlikleri vardır. Yani Almanya Avrupa Batı uygarlığına ne kadar az benziyorsa, ABD de Avrupa Batı uygarlığına o ölçüde az benzemektedir. Almanya’nınki kıtasal bir kader ortaklığıyla giderilme sürecindedir, ancak Amerika-Avrupa fark ve gerilimi pek giderilecek gibi değildir. Hatta tersine ayrılık uçurumlaşmaya doğru ilerlemektedir ve daha da ilerleyecektir.[3]
Yukarıda alıntıladığımız bölümden son satırlar “Batı“ bütünü içindeki bugünkü sorunu tam karşılamıyor. Buna ABD’nin bütün dünyaya azgın bir saldırıya geçme görüntüsü veren 21. yüzyıl olgularını da eklememiz gerekiyor. Gerileyen ABD ipin ucunu kaçırmış olmalıdır. Bu durumda Ukrayna savaşında ABD’nin peşine katılmış Avrupalıların ABD’den kurtulmalarının siyasetleri ortaya çıkacaktır, çıkmaktadır. İşte günümüzün “Avrupa milliyetçilikleri“, bunun ürünü gibi gözükmektedir.
Alıntımızın devam satırlarıyla noktalayalım;
Kültürel uyumsuzluğun yanına, birlikte olunamayacağının maddi şartları eklenmiştir.
Savaşların tarihi göstermektedir ki, savaşta kaybedenin yanında olunmamaktadır. Kimse kaybedenle birlikte kaybetmek istemez. Avrupa bu yüzden de kaderini ABD’den ayırmak gerektiğini görmeye başlamıştır.
İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılın ilk on yılları, dünyanın yeniden bir şekillenme içinde girdiği dönemdir. Bunu yaşamaktayız.[4]
- Bu konuda geniş bilgi için bkz. Alp Hamuroğlu, “NATO Nedir, Ne Değildir? NATO Ne Örgütü, Kimin Örgütü?”, Teori, sayı 334, Kasım 2017, s. 81-94. ↑
- Harold James, Alman Kimliği / 1770’ten Bugüne, Kızılma Elma Yayıncılık, İstanbul 1999, s. 9-10. ↑
- Alp Hamuroğlu, Asya’dan Bakarak Almanların Tarihi / Cermenlerin Uluslaşması, Dağarcık Türkiye Yayınevi, İzmir 2025, s. 487-492. ↑
- Aynı eser, s. 493. ↑
