Kara diye baktığımız zaman gözümüzün önüne simsiyah bir renk gelmekte. Sıkıntıyı, depresyona girme rengini, cinayeti ve haksızlığı temsil ettiğini düşünebiliriz. Aydınlanma çağının bilgilerinden ve meraklarından uzaklaştıkça, kara bir dünyaya girmekteyiz. Merak insanlığı aydınlanma felsefesine taşımaya başlamıştı. Ticaret yerini merak içerisindeki insanların keşiflerine doğru bırakmaktaydı, 18. yüzyılda. Şimdi ise bilim değil ticaret, para merakın ve bilginin yerini almış durumda. Madenlere ve paraya yol açılsın diye ormanlar yakılıyor. Her yer karanlık gece gibi.
“Gece” hoyratlığın romanıydı. Bilge Karasu bu hoyratlığı topluma yayılmakta olan duyarsızlığı, arsızlığı yazmıştı herhalde. Karanlık basmaya başladığında korkunun yükselmekte olduğu söylenir. Korku bir “Ne yapsam da kurtulsam?” hissine bağlı kalan bir duyguyla pekişmekte. Bu durum, başkalarını düşünmeden kendi içine kapanmaya başlayan bireyi, artık bir korkunun içinden geçmekte olduğunu farkına varan bir kimse haline sokmakta. Ne kadar dayanabilir bir insan yalnızlığa mahkum olmaya? Korku insanı izole eden duygudan başka birşey değil. Bir salgın sırasında canını kurtarmak için İsviçreli düşünür Jean Jacques Rousseau, bir kırklık alanda kendisini karantina altına alarak garantilediğinde hayatını korkunun içinden geçmekteydi. Korku hayatı karartır.
Başka bir kelimeden de söz edebiliriz. Bugün çok konuşulan kelimelerden birisidir. Gerçek. Gerçek, olgu gerçeği mi yoksa bir başka açıya doğru olguyu çeken yorum gerçeği midir? Yorum her zaman en kolayı gözükmekte bu anlamda. Gerçeği yorumlamak demek, olan ya da olmayan şeyleri yan yana getirerek onlardan bir gerçeklik duygusu yaratmak demektir. Gerçek burada yorum haline geldiğinde olayların akışının değişmeye başladığı bir durum ortaya konulur.
Kara olan karalamayla da alakalı bir olgu haline gelebilecektir. Karalananlar yorumla karalanmaya doğru çekilmektedirler. Olgu ne kadar herkesin gördüğü ve dolayısıyla da gerçek kabul ettiği bir resimse de, yorum da bir o kadar ahlaki olanın arkasına saklanarak işlerlik kazanma yarışına girmektedir.
Gerçek içinde başka bir şeyi daha saklar. Gerçek ile gerçek dışı arasında Nietzsche’nin söylediği gibi “Aşk ve Nefret” girmektedir. Gerçeğin yorumu o halde belki de aşk ile nefret arasındaki ilişkide kendisine bir zemin bulabilmektedir. Kara olan bu iki duygu arasındaki belirsizlikte belli olmaktadır. Kararmaya başlar gerçeğin kendisi, ya aşkla ya da nefretle biriken duygularda.
Dairesel hareket nasıl doğruyu ortaya koymaya çalışıyorsa, nefret de deprem gibi sarsıntılar yaratarak ilerler. Titreşimler yayar, bölmeye, kırmaya uğraşır. Bu mücadele sırasında insanların aşka mı nefrete mi bağlı oldukları belirleyici olmaktadır. Bir oluşum içinde sunulan bu süreç, dünyanın mevcut durumunda bir şeyler için savaşan güçleri analiz eder.
Kara olan bazen nefrete karşıdır, belki hayat mücadelesi veren şiir de karadır. Ama aşk sayesinde şiir de örgütlenerek, kara olanı önce gri bir renge döndürdükten sonra, renkleri açar ve parlaklaştırır.
3-4 Ekim’de Karaburun – Ergin Pansiyon’da düzenlediğimiz 32. Ütopyalar Toplantısı’nın teması “Bilim Ütopyası ve Kara Aydınlanma”. Felsefeden jeopolitiğe, ekonomiden sosyolojiye, tarımdan sağlığa bir çok konunun özellikle de ahlaksal çöküntünün ele alınacağı bu dopdolu söyleşi şölenine tüm okurlarımızı bekliyoruz. Katılım ücretsiz ve herkese açıktır.
Aydınlık bir ay dileğimle.
“Bilgi tek başına dünyayı değiştirmez. Hikayeye dönüşmüş, anlamlandırılmış bilgi değiştirir.”
