Yeni Ekonomik Milliyetçilik: Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Avrupa Birliği’nde Sanayi Politikası ve Ulusal Güvenlik 1

Jostein Hauge , Bruno Houtzager , Alessandro Julian Hormann

Küresel ekonomi önemli bir dönüşümden geçiyor. Sanayi politikası giderek daha fazla ulusal güvenlik stratejileriyle kesişirken jeopolitik gerilimler, tedarik zincirlerindeki kırılganlıklar ve teknolojik rekabetin etkisiyle ortaya çıkan bu yakınsama; Soğuk Savaş sonrası dönemin büyük bölümüne damga vuran serbest piyasa odaklı ekonomi politikalarından belirgin bir kopuşu ifade ediyor. Sanayi politikası tarihsel olarak yeni sayılmazsa da, bugünkü geldiği durum ulusal güvenlik endişeleri tarafından şekilleniyor ve bu da küresel ekonomik ilişkileri temelden biçimlendiriyor.

Bu çalışma, Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Avrupa Birliği olmak üzere üç büyük ekonomik gücün sanayi politikalarını ulusal güvenlik perspektifi üzerinden nasıl uyguladığını incelemektedir. Küresel ekonomide yaşanan mevcut dönüşümün, ekonomik kalkınma ile ulusal güvenliğin birbirinden ayrı değil, iç içe geçtiği neo-merkantilist fikirler ve ekonomik milliyetçiliğe bir geri dönüşü temsil ettiğini ileri sürüyoruz. Çin’in küresel bir üretim gücü olarak yükselişi, COVID-19 pandemisinin yol açtığı tedarik zinciri aksaklıkları ve artan teknolojik rekabet bu süreci beslerken; ülkeleri tedarik zincirlerini güvence altına almaya, stratejik sektörleri koruyup geliştirmeye ve teknolojik üstünlüğü sürdürmeye yönelik politikalara yönlendirmiştir.

Analizimiz, her bölgenin bu tür sanayi politikalarına farklı şekillerde yaklaştığını ortaya koymaktadır. Amerika Birleşik Devletleri giderek daha sert bir tutum benimsemiştir. Özellikle yarı iletkenler ve diğer yükselen teknolojiler başta olmak üzere stratejik sektörlerde kapsamlı ithalat ve ihracat kontrolleri ile büyük ölçekli yerli sübvansiyon politikaları uygulamıştır. Çin ise ulusal güvenlik unsurlarını kalkınma stratejisinin içine entegre edip “Made in China 2025” gibi girişimlerle teknolojik kendine yeterlilik ve küresel teknolojik liderlik hedefini sürdürmektedir. Çin örneğinde sanayi politikasına bağlılık, diğer iki bölgeye kıyasla daha uzun vadeli ve daha istikrarlı bir çizgide ilerlemiştir. Avrupa Birliği ise daha temkinli bir yaklaşım benimseyerek, açık ticaret ile stratejik özerklik arasında hedefli yatırımlar ve düzenleyici çerçeveler aracılığıyla bir denge kurmaya çalışmıştır. Birliğin sanayi politikasına daha ihtiyatlı yaklaşımı, bazı kritik sektörlerde diğer iki rakibine kıyasla geride kalmasını kısmen açıklamaktadır. Bununla birlikte, özellikle ikinci Trump yönetimiyle belirginleşen artan jeopolitik gerilimlerin ardından Avrupa Birliği de yön değişikliğine gitmiştir. Özellikle savunma harcamaları üzerinden sanayi politikasına daha güçlü bir bağlılık sergilemektedir.

Bu paralel ancak birbirinden farklı yaklaşımlar küresel ekonomi açısından önemli sonuçlar doğurmaktadır. Sanayi politikaları inovasyonu ve kalkınmayı teşvik edebilse de, bir ülkenin sanayi alanındaki büyümesi başka bir ülkede sanayinin durgunlaşmasına yol açabilmektedir. Mevcut ekonomik ortamda, büyük ekonomilerde gözlenen sanayi politikası yeniden canlanması özellikle düşük gelirli ülkelerin sanayileşme beklentilerini etkilemektedir. Bu ülkeler rekabetçi sanayi politikaları uygulayacak aynı ekonomik kapasiteye sahip olmadıkları için sanayi kapasiteleri ya zayıflayabilir ya da yeterince gelişemeyebilir. Bununla birlikte, konuyu uluslararası kalkınma perspektifinden ele aldığımızda belirli bir iyimserlik alanı da bulunmaktadır. Öncelikle Çin’in ekonomik başarısını ve küresel yoksulluğun azaltılmasına yaptığı içsel katkıyı takdir etmek gerekir ki bu ülke çok da uzak olmayan bir geçmişte düşük gelirli ülkeler arasında yer almaktaydı. İkinci olarak, Çin’in yükselişi, küresel Kuzey’in hiyerarşinin en üstünde yer aldığı yerleşik uluslararası ekonomik düzende önemli bir değişimi temsil etmektedir. Çin’in yükselişi, genellikle Kuzey-Güney ilişkileriyle karakterize edilen mevcut “emperyal” düzenleri aşabilecek Güney-Güney kalkınma işbirliği için de bir umut sunmaktadır.

Makale şu şekilde ilerlemektedir: İlk olarak sanayi politikası ile ulusal güvenlik arasındaki bağlantıyı açıklayan teorik temeller incelenmekte ve ekonomik milliyetçiliğin tarihsel evrimi ile günümüzdeki geçerliliği ele alınmaktadır. Ardından bu ilişkinin Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Avrupa Birliği’ndeki yansımaları analiz edilmekte, temel politikalar ve bunların gerekçeleri değerlendirilmektedir. Her bir vaka için zaman aralıkları büyük ölçüde örtüşmekle birlikte başlangıç noktaları farklılık göstermektedir. Çünkü her bölgede ekonomik milliyetçiliğe yöneliş farklı zamanlarda başlamıştır. Üç vaka analizi, her bölgenin ekonomik kalkınma ile ulusal güvenlik zarureti arasında nasıl bir denge kurduğuna dair hem benzerlikleri hem de farklılıkları ortaya koymaktadır. Son olarak, bu yeni ekonomik milliyetçilik dalgasının küresel ekonomi üzerindeki etkileri, özellikle uluslararası kalkınma perspektifinden doğurduğu sonuçlar ele alınmaktadır.

Bir Ulusal Güvenlik Stratejisi Olarak Sanayi Politikası

Sanayi politikası ile ulusal güvenlik stratejisi birçok ortak özelliğe sahiptir. En temel düzeyde sanayi politikası, genellikle yenilikçi, üretken ve yüksek katma değerli faaliyetleri geliştirmek amacıyla, yerli ekonomiyi güçlendirmeye yönelik stratejik devlet müdahalesi olarak tanımlanabilir. Sanayi politikası; ulusal ekonomik kalkınmayı teşvik etmeyi, yerli firmaların ve sektörlerin uluslararası düzeyde rekabetçi hâle gelmesini sağlamayı ve ekonomik egemenlik ile bağımsızlığı güvence altına almayı amaçlar. Bu anlamda sanayi politikası, tanımı gereği kısmen ulusal güvenlikle ilişkilidir.

Sanayi politikası ile ulusal güvenlik stratejisi arasındaki kesişim özellikle neo-merkantilist düşünceler üzerinden şekillenmektedir. On beşinci ile on sekizinci yüzyıllar arasındaki merkantilist fikirlerden beslenen neo-merkantilizm, sanayileşme ve modern dünya ekonomisi bağlamında ortaya çıkmıştır. Bu yaklaşım, ülkelerin servetlerini artırmak, ekonomik bağımsızlıklarını sağlamak ve sanayi rekabet güçlerini yükseltmek istemeleri durumunda, aktif sanayi ve ticaret politikaları yoluyla dış ticaret fazlası yaratmaları gerektiğini savunur.

Neo-merkantilizm ve ekonomik milliyetçilik özellikle Alexander Hamilton, Henry Carey ve Friedrich List gibi isimler ve “Amerikan ekolü” olarak bilinen düşünce geleneği tarafından şekillendirilmiştir . Bu düşünce okulu serbest ticaretin öğretilerini hedefe alır. Özellikle imalat sanayisinde korumacı politikaların ulusal ekonomik refahın oluşması için gerekli olduğunu savunur. Ayrıca ulusal ekonomik refah, ulusal güvenlik ve ulusal bağımsızlığın birbirinden ayrılmaz biçimde bağlı olduğunu ileri sürer.

Alexander Hamilton’ın ifadesiyle: “Bir ülkenin yalnızca zenginliği değil; aynı zamanda bağımsızlığı ve güvenliği de imalat sanayisinin refahıyla yakından ilişkilidir”. Hamilton’ın 18. yüzyılın sonlarındaki yazıları ve politik faaliyetleri, 19. yüzyıl boyunca Amerika Birleşik Devletleri’nde ekonomik milliyetçi stratejinin temelini oluşturmuştur. Sanayi politikasının bir ulusal güvenlik stratejisi olarak görülmesi, ABD’nin ekonomik olarak Büyük Britanya’ya yetişme ve daha bağımsız bir ekonomik yapı kurma sürecinde kritik bir rol oynamıştır.

Bu fikirlerin kökeni yalnızca Amerikan ekolü ile sınırlı değildir. Doğu Asya’da, Japon eğitimci ve yazar Fukuzawa Yukichi, Meiji Restorasyonu döneminde Japonya’da korumacı politikaların stratejik kullanımında önemli bir etkiye sahip olmuştur. Onun fikirleri, 1900’lerin sonlarında devlet öncülüğünde kalkınma stratejisi izleyen Güney Kore lideri Park Chung-hee tarafından da benimsenmiştir. Afrika’da ise Gana’nın ilk başbakanı ve cumhurbaşkanı Kwame Nkrumah, ekonomik kalkınma ve sanayileşmenin yalnızca ulusal serveti artırmaya yönelik değil, aynı zamanda ulusal özgürlük, ekonomik güvenlik ve sömürgeci güçlerden ekonomik bağımsızlık için maddi temeli oluşturan bir strateji olarak görülmesi gerektiğini açıkça savunmuştur. Nkrumah özellikle Afrika halkları arasında dayanışmayı güçlendirmeyi ve Afrika’daki Avrupa emperyalizmine karşı çıkmayı amaçlayan Pan-Afrikan hareketinden etkilenmiştir.

Sanayi politikasının ulusal güvenlik ve ulusal ekonomik özgürlüğü güçlendiren bir strateji olarak görülmesi, Latin Amerika’daki bağımlılık teorisi ve yapısalcı düşünceyle de güçlü bağlara sahiptir. Bu yaklaşımlar, dünya ekonomisinin küresel Kuzey’in (merkez) ekonomik gelişim lehine, Küresel Güney’in (çevre) aleyhine işleyen bir uluslararası ticaret sistemiyle karakterize edildiğini ortaya koyar. Bağımlılık teorisine göre çevre ülkeler için stratejik sanayi politikaları, ulusal ekonomik özgürlük ve güvenliğe ulaşmada kritik bir araçtır.

Böylelikle sanayi politikasının bir ulusal güvenlik stratejisi olarak yüzyıllardır var olduğunu görmekteyiz. Ancak son yıllarda devlet müdahalesinin merkeziyeti dalgalı bir seyir izlemiştir. 1980’lerde başlayan neoliberal dönem ve Ronald Reagan ile Margaret Thatcher gibi siyasetçilerin küresel etkisi, sanayi politikalarının dünya genelinde gerilemesine yol açmıştır. Hatta uluslararası kuruluşlar, serbest ticaret anlaşmaları ve yapısal uyum programları aracılığıyla sanayi politikalarını fiilen sınırlandırmıştır.

Ancak 2010’lu yıllardan itibaren sanayi politikası güçlü bir şekilde geri dönmüştür. Bunun birbiriyle bağlantılı birkaç nedeni vardır:

1-) 2008 finansal krizinin ardından serbest piyasa anlayışı popülerliğini kaybetmiştir,

2) yüksek gelirli ülkelerde sanayisizleşme nedeniyle iş kayıpları ve bölgesel eşitsizlik artmıştır,

3) iklim değişikliği birçok hükümeti daha aktif yeşil sanayi politikalarına yöneltmiştir,

4) COVID-19 pandemisi sonrası tedarik zinciri kırılganlıkları daha görünür hâle gelmiştir,

5) jeopolitik gerilimler ve ekonomik milliyetçilik güçlenmiştir.

Son iki unsur özellikle daha fazla dikkat gerektirmektedir çünkü diğer faktörleri de kısmen içermekte ve doğrudan ulusal güvenlik kaygılarıyla bağlantılıdır. Bu nedenle bu iki faktörün bu makalenin odağı doğrultusunda ayrıca incelenmesi önemlidir.

COVID-19 pandemisi, karmaşık küresel tedarik zincirlerinin kırılganlığını ortaya çıkararak küreselleşmeyi önemli ölçüde sarsmıştır. Dünya genelinde uygulanan karantina ve güvenlik önlemleri sırasında işletmelerin kapanması ve tüketim alışkanlıklarının değişmesi, modern üretimin ne kadar birbirine bağlı hâle geldiğini göstermiştir. Şöyle ki tek bir ürünün üretimi çoğu zaman dünya genelinde onlarca firmanın katkısını gerektirmektedir. Pandeminin küresel ekonomi üzerindeki etkisi oldukça ağır olmuş, 2020 yılında mal ticareti %10 azalırken doğrudan yabancı yatırımlar %35 düşmüştür.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ise bu kırılganlıkları daha da görünür kılmıştır. Fiziksel ablukalar, Ukrayna’nın üretim kapasitesinin tahrip edilmesi ve Rusya’ya uygulanan ekonomik yaptırımlar; petrol, doğal gaz, buğday ve gübre gibi temel emtialarda küresel fiyat artışlarına yol açmıştır. Bu durum özellikle her iki ülkeden yapılan ithalata bağımlı olan ekonomileri ciddi biçimde etkilemiştir.

Mal ticareti toparlanmış olsa da, yaşanan bu küresel şoklar küreselleşmenin geleceğine ilişkin tartışmaları hızlandırmıştır. Uzmanlar ve uluslararası kuruluşlar, bu tür kesintilerin üretimin firmaların kendi ülkelerine geri taşınması ve bölgeselleşme eğilimlerini güçlendireceğini belirtmektedir. Tedarik zincirlerinde daha fazla dayanıklılık sağlama çabaları kapsamında sanayi politikası halihazırda dünya genelinde aktif bir araç olarak kullanılmaktadır.

Benzer şekilde, jeopolitik gerilimler ve ekonomik milliyetçilik de sanayi politikasının daha aktif biçimde kullanılmasına yönelik küresel eğilimi güçlendirmektedir. Bunun bir kısmı yukarıda bahsedilen tedarik zinciri şoklarından kaynaklanırken, bir kısmı da artan siyasi ve ekonomik rekabetten beslenmektedir. Çin’in küresel bir süper güç olarak yükselişi bu sürecin önemli itici güçlerinden biridir. Çin birçok küresel sektörde pazar payını artırmakta, önemli bir küresel yatırımcı hâline gelmekte ve Küresel Güney genelinde ekonomik ve siyasi ortaklıklar kurmaktadır. Hatta bazı sektörlerde Çin çok kısa süre içinde yüksek düzeyde bir hakimiyet elde etmiştir. Örneğin 2000 yılında küresel imalatın yalnızca %6’sını oluşturan Çin’in payı 2022’de %31’e yükselmiştir. Bu oranın 2030’a kadar %45’e çıkması ve diğer tüm ülkeleri geride bırakması beklenmektedir (UNIDO STAT, 2024). Çin’in küresel yükselişi aynı zamanda bilinçli bir siyasi tercih olup, Xi Jinping’in 2013’te devlet başkanı olmasından itibaren ülke daha iddialı bir küresel güç olma stratejisini benimsemiştir. Ayrıca Çin’in uzun dönemli devlet kapitalizmi ve sanayi politikası başarısı, ekonomik kalkınmada devletin belirleyici rolüne ilişkin inancı güçlendirmiş ve dünya genelinde sanayi politikasının yeniden değer kazanmasına katkı sağlamıştır.

Çin’in yükseliş hızının mevcut küresel güçlerle gerilim yaratması özellikle Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri’nde hissedilmektedir. Bu iki bölge, Çin’in yükselişine yanıt olarak sanayi politikalarını ve ulusal güvenlik politikalarını belirgin biçimde artırmaktadır. Avrupa Birliği, ABD’ye kıyasla daha dengeli bir yaklaşım benimseyerek açık ticaret ile stratejik özerklik arasında bir denge kurmaya çalışmaktadır. ABD’nin Çin’e yönelik ekonomik rekabet yaklaşımı ise daha sert bir nitelik taşımaktadır. Bu farklılıkta hem ekonomik rekabet hem de ideolojik ayrışmalar rol oynamaktadır. Ekonomik alanda ticaret dengesizlikleri, teknoloji rekabeti ve yabancı yatırım çekişmeleri iki ülke arasında temel gerilim alanlarıdır. Siyasi alanda ise küresel yönetişim rekabeti, bölgesel güvenlik sorunları (Tayvan gibi) ve askeri rekabet bu gerilimi artırmaktadır. Schindler, iki ülke arasındaki rekabetin altyapı, dijital, üretim ve finans gibi çeşitli “ağlar” üzerinden yoğunlaştığını vurgulamaktadır. Bu çok boyutlu rekabet nedeniyle bazı araştırmacılar ABD-Çin ilişkilerini “Yeni Soğuk Savaş” ya da “İkinci Soğuk Savaş” olarak nitelendirmektedir. Günümüzde ABD siyasetinde Çin karşıtı söylemin iki parti tarafından da paylaşılan bir uzlaşı hâline geldiği genel kabul görmektedir.

Dünya genelinde yeni bir ekonomik milliyetçilik biçimi açık biçimde şekillenmektedir. Devlet müdahalesi ve sanayi politikalarının tarihsel olarak güçlü örnekleri olsa da (daha önce tartışıldığı gibi), bugün tanık olduğumuz şey daha temel bir dönüşümdür. İdeolojik düzeyde en belirgin değişim, küreselleşmeden ve liberal uluslararası düzenden belirgin bir geri çekilmedir. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde bu yaklaşım mevcut Trump yönetiminin açık bir karakteristiğidir.

Ekonomik politikalar giderek daha fazla ulusal güvenlik gerekçeleriyle meşrulaştırılmaktadır; örneğin kritik mineraller ve stratejik teknolojiler üzerinde kontrol sağlama çabaları bu çerçevede ele alınmaktadır. Dünya Ticaret Örgütü (WTO) ve Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi geleneksel çok taraflı kurumlara olan güvenin azaldığı görülmektedir. “Stratejik ayrışma” (strategic decoupling) ve “stratejik özerklik” gibi kavramlar giderek daha yaygın hale gelmektedir ve özellikle jeopolitik rakiplere (ve kimi zaman geleneksel müttefiklere) olan ekonomik bağımlılığı azaltma çabalarında görünür olmaktadır.

Politika düzeyinde ise uluslararası ticaret tamamen gerilememiş olsa da, yeni ekonomik milliyetçiliğin belirgin işaretleri ortaya çıkmaktadır. Yerli sanayileri yabancı rekabete karşı korumak amacıyla korumacı politikalar yeniden uygulanmakta ya da güçlendirilmektedir. Özellikle yeşil teknoloji ve dijital sektörlerde, ulusal dayanıklılığı artırma veya teknolojik bağımsızlık sağlama gerekçeleriyle yerli şirketlere yönelik sübvansiyon ve teşviklerde ciddi bir artış yaşanmaktadır. Yüksek gelirli ülkeler ayrıca “yeniden ülkelerine taşıma” veya “ülke içinde konumlandırma” politikaları aracılığıyla imalat ve stratejik sektörleri yeniden kendi ülkelerine çekmeye aktif biçimde çalışmaktadır.

Sanayi politikası ile ulusal güvenlik önlemleri arasında belirgin bir örtüşme artmış olsa da, ulusal güvenliğin etkisini abartmamak gerekir. “Ulusal güvenlik” söylemi çoğu zaman, aksi hâlde iç politikada direnç veya uluslararası ticaret hukuku kapsamında eleştiri görebilecek sanayi politikaları için siyasi açıdan daha kabul edilebilir bir gerekçe işlevi görmektedir. Bu söylemsel çerçeve, politika yapıcıların ticaret tartışmalarını “varoluşsal tehditler” üzerinden yeniden tanımlamasına olanak tanıyarak korumacı önlemleri hem iç hem de dış politikada daha savunulabilir hâle getirmektedir. Nitekim neo-merkantilizm ve ekonomik milliyetçilik tartışmalarında gösterildiği gibi, ulusal güvenlik ve ekonomik egemenlik dili yüzyıllardır sanayi politikası tartışmalarının merkezinde yer almaktadır.

Bununla birlikte, ulusal güvenlik kaygılarını yalnızca meşrulaştırıcı bir söylem olarak görmek, ekonomik ve güvenlik boyutlarının günümüzde ne kadar iç içe geçtiğini küçümsemek anlamına gelir. Tartışılan temel dinamikler olan teknolojik liderlik, tedarik zinciri hâkimiyeti ve geç sanayileşen ülkelerin yakalama stratejileri gibi konular ulusal güvenlik mantığından ayrı değildir. Aksine onun çağdaş ifadesini oluşturur. Buradaki kritik nokta, ulusal güvenliğin kapsamının, daha önce çoğunlukla ticari meseleler olarak görülen ekonomik kırılganlıkları da içine alacak şekilde yeniden tanımlanmış olmasıdır. Örneğin COVID-19 pandemisi sırasında yaşanan yarı iletken kıtlığı, tedarik zinciri bağımlılıklarının gerçek stratejik zafiyetler yaratabileceğini göstermiştir. Benzer şekilde Çin’in yüksek teknoloji alanındaki ilerlemeleri hem ekonomik rekabet hem de potansiyel askeri avantajlar anlamına gelmektedir. Dolayısıyla ulusal güvenlik yalnızca söylemsel bir süs değildir. Ekonomik rekabet giderek “güvenlikleştirilmiş” bir alan hâline gelmiş, ticari rekabet algılanan varoluşsal tehditlere dönüşerek devlet müdahalesini gerekli kılmıştır.

İzleyen üç bölümde bu yeni ekonomik milliyetçilik biçimi; Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Avrupa Birliği örnekleri üzerinden, sanayi politikası bir ulusal güvenlik stratejisi olarak incelenerek analiz edilmektedir. Üç bölgede de ekonomik, güvenlik ve jeopolitik kaygıların sanayi politikası stratejilerinde giderek daha fazla iç içe geçtiği görülecektir. Analizimiz sanayi politikasının politika boyutuna odaklanmakta, siyasal kurumlar ve sistemler arasındaki farklılıkları ise ikincil düzeyde ele almaktadır. Ancak bu, kurumsal farklılıkların önemsiz olduğu anlamına gelmez. Aksine bu farklılıklar politika formülasyonu ve uygulamasını yalnızca prosedürel değil, çok daha derin biçimlerde şekillendirmektedir. Analize geçmeden önce bu varyasyonların bazılarını dikkate almak önemlidir.

Çin’in tek parti sistemi, güçlü devlet kontrolü ve merkezi koordinasyon yapısı, uzun vadeli politika sürekliliğini mümkün kılmaktadır. Bu yapı, seçim kaynaklı kesintilere maruz kalmadan çoklu ekonomik döngüler boyunca büyük ölçekli yatırımları sürdürebilecek uzun vadeli stratejik planlamaya imkân tanır. Bu kurumsal avantaj, Çin’in kaynakları hızlı biçimde seferber edebilmesinde, devlet işletmeleri ile farklı yönetim kademeleri arasında koordinasyonu sağlayabilmesinde ve liderlik değişimlerinden bağımsız olarak sektörel destekleri istikrarlı biçimde sürdürebilmesinde kendini göstermektedir.

Elbette bu tür otoriter sistemlerin her zaman başarılı olduğu varsayılamaz. Evans, yırtıcı otoriter devletler ile kalkınmacı otoriter devletler arasında bir ayrım yapar. Çin, ikinci kategoriye girmektedir; çünkü devlet, seçim süreçleri yoluyla değil, ekonomik performans üzerinden yüksek düzeyde bir meşruiyet (performans meşruiyeti) elde etmiştir (Kuo, 2025).

Buna karşılık, ABD’nin iki partili siyasi sistemi ve seçim döngüleri, Demokrat ve Cumhuriyetçi yönetimler arasındaki farklı yaklaşımlarda görüldüğü üzere politika geri dönüşleri açısından önemli kırılganlıklar yaratmaktadır. Bu durum stratejik planlamayı zayıflatabilmektedir. Nitekim mevcut yönetimin (Trump), önceki yönetimin (Biden) aldığı birçok politikadan açıkça uzaklaşması nedeniyle ABD’de sanayi politikasının yönünü kesin olarak öngörmek zordur. Bununla birlikte, özellikle 2018’den bu yana ABD yönetimleri arasında, özellikle ulusal güvenlik ve Çin’in yükselişi konusunda belirli bir politika sürekliliği olduğu da görülmektedir.

Avrupa Birliği ise farklı zorluklarla karşı karşıyadır. Üye ülkeler arasında farklı ekonomik önceliklere sahip devletlerin yer aldığı üst-uluslararası bir yapı olarak, konsensüs temelli karar alma mekanizması politika tutarlılığını ve uygulama kapasitesini sınırlandırmaktadır. Bu yapısal farklılıklar yalnızca politika sonuçlarını etkilemekle kalmayıp aynı zamanda sanayi politikasının mantığını ve kapasitesini de temelden değiştirir ve böylece kurumsal yapıları yansıtan farklı ekonomik milliyetçilik türleri ortaya çıkarır. Ayrıca AB içinde önemli güç asimetrileri bulunmaktadır. Fransa, Almanya ve İtalya gibi ülkeler sanayi politikasının yönü üzerinde daha fazla etkiye sahip olmakta ve başarılı olması durumunda bu politikalardan daha fazla fayda sağlama eğiliminde olmaktadır.

Analizimiz şimdi sanayi politikalarının kendisine, yani içerik düzeyine yönelmektedir. Aşağıdaki üç vaka çalışması, her bölgenin teknolojik liderlik, sanayi rekabet gücü ve ekonomik egemenlik hedefleri doğrultusunda benimsediği somut politikaları incelemektedir. Ulusal güvenlik düşüncesinin farklı bağlamlarda somut sanayi politikalarına nasıl dönüştüğünü anlamak için temel politikaların evrimini, gerekçelerini ve stratejik hedeflerini izlemekteyiz.

 

Bunları da sevebilirsiniz