Altın olmazsa olmaz gereksinim değildir. Söylemlerse tam tersini düşündürür.
Altın ekonominin belirsizleştiği zamanların güvenli sığınağıdır. Belki de bu nedenle dünyadaki merkez bankalarının altın rezervleri ekonomik güç göstergesi sayılır.
Türkiye’de altına ilgi çok daha farklıdır.
Kara gün akçesi olarak yastık altında tutulur.
Mutlu günlere çağrılı olanlarımız karınca kararınca altın armağan edemediklerinde huzursuz olurlar.
Tüm bunlar altını ayrıcalıklı kılar.
Durum böyle olunca dağı, taşı, ağacı, ormanı, kurdu, kuşu yok saymak kolaylaşır.
Derneklerde örgütlenen madencilerin her biri ulus ötesi şirketlerin Türkiye’deki bol gelirli temsilcileridir. Çoğu zaman bu kimliklerini saklayarak konuşurlar.
Ülkemizin ne büyük varsıllıkların üzerinde yer aldığından başlayarak bu varsıllıkların ekonomiye ancak madencilikle kazandırılacağını süslü sözlerle anlatmakta pek hünerli oldukları da kuşkusuzdur.
Toplumun altın algısı madencilik tutkunlarının önde gelen yardımcısıdır. Türkiye’nin taşı toprağı altın palavraları insanımızın aklını başından almaya yetmektedir.
Oysa, Türkiye’de yapılmakta olan altın madenciliğinde önde gelen oyuncular yabancıdır. Bu madencilikte üretilen altının yalnızca % 2’si devlet hakkıdır. O da altını çıkartanın bildirdiği nicelik üzerinden hesaplanır.
Bu arada, tarım ve hayvancılığı unutmuş olan yöre halkının karın tokluğuna ölümcül iş yapmaya razı edilmesi işlendirme olarak adlandırılır. Elbette, eşsiz bir katkıdır bu iş olanağı işsiz yöre halkı için.
Madencilik adına konuşan patronlar ve uzantıları yeri geldiğinde Cumhuriyet ve Atatürk söylemine sarılmakta da sakınca görmezler. Kötü amaçlarına alet ettikleri Atatürk’ün bir ağaç için köşk yürüttüğünden söz etmeyiyse gerekli görmezler.
Cumhuriyet’in kuruluşundan 2000’li yıllara dek geçen sürede verilen maden işletme ruhsatı sayısı 1600’ü biraz geçkindir. Buna karşılık, Türkiye topraklarının vahşi madencilik aracılığıyla yağmaya ve talana açıldığı son 20 yılda 400 bine yakın ruhsat verilmiştir.
İl başına düşen ruhsat sayısı 5000 dolayına erişmiştir. Kimi illerimizin % 75’e varan yüzölçümleri maden sahasıdır günümüzde. Ne tapu, ne otlak, ne orman, ne de tarım alanı özelliği o toprakları korumaya yetmemektedir.

Bu yapılanın adı madencilik olsa da önüne sömürge nitelemesini eklemekte yarar var.
Bu denli önemli varlık olan altının madenciliği Almanya, Çekya ve Macaristan’da yasaklanalı çeyrek yüzyıl olmuştur.
Bizde kimilerinin sıklıkla başvurduğu “parasıyla değil mi, verir alırız” söylemi tam da altın için geçerlidir.
Dünya ölçeğindeki altına ilgiyi kısa sürede sönümlemek olanaklı olmadığına göre doğayı ve çevreyi talan eden altın madenciliği yerine altını parasıyla satın almak son derece akılcı bir seçenektir.
İki yıl önce Erzincan İliç Çöpler altın madeninde yaşanan ve kayıtlara kaza olarak geçen facia dört dörtlük cinayettir. Dokuz insanımızın yaşamını yitirmiş olması olayı öne çıkartsa da başından bu yana yaşama ve canlılığa vurduğu darbeyle anılması gereken öyküye sahiptir. Ülkenin dağı, taşı, ağacı, bitkisi yaşamın temel taşları değil midir?
Bir cinayetin önemsenmesi için mutlaka insanların yitirilmesi mi gerekmektedir?
Son 20 yılda yapılan altın madenciliğinin Türkiye’de devlete kazandırdığı paranın 500-600 milyon USD dolayında olduğu hesaplanmış. Bu haliyle, altın madenciliğinin gayri safi milli hasılaya katkısı % 1’i bile bulmamış.
Durum bu kadar açıkken sömürge madenciliği sınır tanımaz eğilimini sürdürüyor.
Erzincan’da, Uşak’ta, Kaz dağlarında ve aklınıza gelebilecek hemen her yurt köşesinde 1000 ton taştan, topraktan elde edilecek 1 gram altın için her türlü saldırganlık sergileniyor.
İliç Çöpler altın madeninde 2023 yılının 13 Şubat günü yaşanan faciadan sonra ortaya çıkan acı gerçek altın madenlerinin Türkiye toprakları içindeki kurtarılmış bölgeler olduğudur. Çöpler madeninde yaşanan faciaya ilişkin belirtiler saatler ve hatta günler öncesinde kendini göstermeye başlamışken madenin çalışmasına dur denememiştir.
Bu facia yaşanmazdan önce madeni kapatma yetkisi ne yazık ki gözünü altın bürümüş yabancı şirketin sorumsuz, insafsız ve vicdansız yöneticilerinden başkasında olamamıştır.
Türkiye’ye ekonomik katkısı neredeyse olmayan altın madenciliği buna karşılık ülkemizin doğal varlığını geri dönüşsüz biçimde ortadan kaldırmaktadır. Günün birinde sona eren madencilikten geriye kalan milyonlarca ton zehirli taş, toprak kalıntısı olmaktadır.
Bir dönem kısıtlı da olsa yargı yoluyla denetlenebilen bu vahşi etkinlikler günümüzde kuvvetler birliğinin bir parçasına dönüştürülmüş olan ve egemen güçlerin isteği doğrultusunda kararlar veren mahkemelerin kamu yararını unutmuş olması nedeniyle ipten kazıktan kurtulmuştur.
İlginç olan bir başka noktaysa, birkaç duyarlı kişilik dışında Türk siyaset kurumlarının da bu yağma ve talanı görmezden gelen tutumudur.
Ulusal duyarlılığı güçlü olan bir millet olduğumuz kuşkusuzdur.
Ancak, bu duyarlılığı her biri önemli olan vatan, millet, bayrak gibi değerlerin ötesine taşımak durumundayız. Vatanın, milletin, bayrağın anlamlı olabilmesi dağın, taşın, kurdun, kuşun, çiçeğin, böceğin ve elbette insanın sağkalımına bağlıdır.
Doğa olmadan vatan, millet, bayrak ne anlam taşıyabilir sorusunun tam zamanıdır.

