Laiklik ile sekülarizm, ton ya da üslup farkı değil, yapısal, tarihsel ve sınıfsal bir karşıtlıktır. Biri tasfiye ve aktif denetimin, diğeri karşılıklı tanıma ve serbest bırakmanın ürünüdür.
Özcan Buze
Türkiye’de son yıllarda “laiklik” ile “sekülarizm” kavramları sıklıkla eş anlamlıymış gibi kullanılır hale geldi. Bu eşitleme masum bir dil tercihi değil, Cumhuriyet’in kurucu felsefesini için için erozyona uğratan siyasi bir projenin parçasıdır. Laikliği “Jakoben”, “otoriter” ve “tepeden inmeci” diye yaftalayıp sekülarizmi “demokratik”, “çoğulcu” ve “hoşgörülü” gösterenler, aslında dinin siyasal ve kamusal alandaki denetimini kaldırmayı hedeflemektedir. Komünist ve devrimci sol açısından bu ayrım hayati önemdedir: Laiklik, dinin devlet tarafından aktif olarak denetlenmesi ve kamusal alanın korunmasıdır; sekülarizm ise dinin özerk bir güç olarak serbest bırakılmasıdır.
Sekülarizm: Mütekabiliyet ve Çekilme
Sekülarizm, din ile devlet arasında bir “karşılıklı tanıma” ve “ayrışma”, bir başka deyişle birbirinin işine karışmama sözleşmesine dayanır. Devlet dine karışmaz, din de kamusal alandan çekilir. Bu model özellikle Anglosakson geleneğinde kilise-devlet uzlaşmasının ürünüdür. İngiltere’de 1688 Şanlı Devrim sonrası burjuvazi-aristokrasi ittifakı, kiliseyi tasfiye etmek yerine ehlileştirmeyi tercih etmiştir. Sonuçta ortaya muhafazakâr bir sekülarizm çıkmıştır: din, sivil toplumda güçlü, özerk kurumlar olarak varlığını sürdürür.
Bu model, neoliberal ve liberal-muhafazakâr çevreler için idealdir. Tarikatlara, cemaatlere ve dini sermayeye “sivil toplum örgütü” kılıfı sağlar; devlet denetiminin minimize edildiği alanda dini yapılar ekonomik ve kültürel iktidarlarını serbestçe genişletebilir.
Laiklik: Tasfiye ve Aktif Denetim
Laiklik ise Fransız Devrimi’nin radikal mirasıdır. Fransa’da da dinsel gericilik, laikliği bir varoluş sorunu haline getirmiştir. Kilise, aristokrasinin ideolojik kalesi olarak devrimin karşısında saf tutmuş, Vendée İsyanı gibi kanlı ayaklanmalarda açıkça karşı-devrimci rol oynamıştır. Burjuvazi bu tehdidi gördüğü için kiliseyi tasfiye etmek zorunda kalmıştır.
Bu sürecin kurumsal doruğu, 9 Aralık 1905 tarihli Laiklik Yasası’dır. Yasanın temel ilkeleri şunlardır: Devletin dini konularda tarafsızlığı, vicdan özgürlüğünün güvence altına alınması ve devletin hiçbir dini tanımaması, finanse etmemesi veya desteklememesi. Kilise mallarının kamulaştırılmasıyla laiklik, pasif bir ayrışma olmaktan çıkıp aktif bir kamusal düzenleme aracı haline gelmiştir.
Sovyet deneyimi bu hattın en ileri ucudur. Bolşevikler “dine dokunmama” politikası izlememiş; kiliseleri ve İslami vakıfları mülksüzleştirmiş, eğitimi tamamen devletleştirmiş, dini örgütlenmeyi doğrudan siyasi denetime almıştır. Komünist gelenek sekülarizmi değil, laikliğin militan biçimini benimsemiştir.
Türkiye’de Laiklik: Bir Varoluş Sorunu
Türkiye’de laiklik de tıpkı Fransa’daki gibi kültürel bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluktur. Kurtuluş Savaşı sırasında saltanat, hilafet, tarikatlar ve vakıf ağları, işgalci güçlerle işbirliği yapmış, dini motivasyonla halkı direnişe karşı seferber etmiştir. Cumhuriyet’in ilanı sonrası da birçok isyan (Şeyh Said, Menemen, Derviş Vahdeti vb.) açıkça dini motiflerle ve hilafet talebiyle patlak vermiştir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilen devrimler, bu gerçeğin bilinciyle şekillenmiştir. Hilafetin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, medreselerin lağvedilmesi ve Diyanet’in kuruluşu, dinin siyasal iktidar alanından tasfiyesini hedeflemiştir.
Atatürk bu konuda netti:
“Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere asla fırsat vermeyeceğiz.”
Ayrıca şunu vurgulamıştı:
“Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir.”
Ancak Atatürk’ün bu özgürlük vurgusu, dinin siyasal alana müdahalesine karşı sert bir sınır çizgisini de beraberinde getiriyordu. Fransa’daki Vendée isyanlarında olduğu gibi, Türkiye’de de gerici dinsel yapılar serbest bırakılamazdı. Böyle bir “karşılıklı tanıma” (sekülarizm), Cumhuriyet’in kısa sürede tasfiyesiyle sonuçlanırdı. Bu nedenle 1924’te Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur: Tasfiye edilen Şeyhülislamlık-tarikat-vakıf kompleksinin yerine, din, devlet denetiminde ve kamusal denetim altında yeniden örgütlenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti bu nedenle seküler olamaz; kuruluş mantığı dinin siyasal alandan tasfiyesi ve denetlenmesine dayalıdır.
Tarikatların Dönüşümü ve Teokratik Hedef
Tarikat ve cemaat yapıları aslında hiçbir zaman klasik “devlete saygılı mesafeli duruş” modelini de benimsememiştir. Cumhuriyet’in kuruluşundan beri fırsat buldukları her dönemde devleti ele geçirme, siyasal iktidara ortak olma veya onun yerini alma stratejisi izlemişlerdir. Sermaye desteğiyle güçlenen bu yapılar, askeri darbe örgütleme girişimleri de dahil olmak üzere siyasal iktidar mücadelesine doğrudan müdahil olmaktadır.
Yani, dinsel yapılar aslında sekülarizmle de yetinmemektedir. Laikliğin kalan kırıntılarını da tasfiye ederek tam teokratik bir rejimi hedeflemektedirler. Laikliğe karşı sekülarizmi savunmaları, taktik bir manevradan başka bir şey değildir.
Laikliğin Yıpratılması: Dış Etkenler ve Darbe Dönemleri
Laiklik Türkiye’de kendiliğinden aşınmamıştır. Yıpranması, özellikle İkinci Dünya Savaşı ertesinde Batı’ya yaklaşma politikası ve 1952’de NATO üyeliğiyle ivme kazanmıştır. Gerici darbe dönemlerinde, özellikle 12 Eylül 1980 askeri darbesi ve sonrasında laiklik sistematik olarak geriletilmiştir.
Bu dönemde “Türk-İslam Sentezi” resmi devlet politikası haline getirilmiştir. Kökenleri 1970’lerde Aydınlar Ocağı çevresinde şekillenen bu ideoloji, İbrahim Kafesoğlu gibi isimler tarafından teorileştirilmiş, milliyetçi-muhafazakâr unsurlarla İslam’ı harmanlayarak sol yükselişe karşı bir “kitle kontrol aracı” olarak tasarlanmıştır. 12 Eylül cuntası bu sentezi yaygınlaştırmış, tarikat ve cemaatleri kontrollü biçimde desteklemiştir. Türk-İslam Sentezi’nin sol üzerindeki etkisi özellikle yıkıcı olmuş; devrimci sol hareketi ezmiş, laiklik geriletilirken solun bir kısmında ideolojik kafa karışıklığı yaratmıştır.
Bu süreç, sonraki yıllarda hızlanarak devam etmiştir.
Solun Kavram Kargaşası
Ne yazık ki, laiklik ile sekülarizm arasındaki kavram kayması sola da sirayet etmiştir. Şerif Mardin’in “merkez-çevre” tezi ve Nilüfer Göle’nin post-seküler yaklaşımları aslında liberal entelektüel bir zeminden doğmuştur. Bu tezler, laikliği kültürel bir baskı aracı olarak resmederken sınıfsal analizin yerine geçmiş ve liberal sola olduğu kadar solun diğer kesimlerine de bulaşarak metastaz yapmıştır. Siyasi pratikte Diyanet’in lağvedilmesini “ilerici” talep olarak sunan bazı sol çevreler (örneğin HDK bileşenleri ve bazı TİP isimleri), farkında olmadan sekülarist bir pozisyon almaktadır.
Laikliği güçlendirmek için Diyanet’i lağvetmek yerine asli işlevine döndürmek şarttır:
– Diyanet’in Reformu: Tarikat bağlantılarını temizleme, laik ve bilimsel kadrolaşma.
– Eğitim: Zorunlu din derslerinin seçmeli hale getirilmesi, tarikat eğitim kurumlarının kapatılması.
– Ekonomik Denetim: Dini sermaye ve vakıf-holding yapılarının sıkı mali denetimi, rant ağlarının dağıtılması.
– Medya Denetimi: Tarikat medyasının şeffaf denetimi, kamusal yayınlarda laiklik ilkesi zorunluluğu.
– Kamusal Alan ve Yasal Güçlendirme: Anayasal koruma, laiklik karşıtı faaliyetlere net yaptırımlar.
– Solun Görevi: Laikliği sınıf mücadelesinin parçası olarak sahiplenmek, anti-emperyalist ve anti-kapitalist bir hatta taşımak.
Laiklik, kiliseye ya da dini cemaatlere karşı devlet-halk ittifakıdır. Sekülarizm ise devlete karşı cemaat-halk ittifakıdır.
Laiklik ile sekülarizm, ton ya da üslup farkı değil; yapısal, tarihsel ve sınıfsal bir karşıtlıktır. Biri tasfiye ve aktif denetimin, diğeri mütekabiliyet ve serbest bırakmanın ürünüdür. Fransa’daki Vendée deneyimi, 1905 Laiklik Yasası ve Türkiye’deki Kurtuluş Savaşı ile isyanlar tarihi, laikliğin gerici dinsel gericiliğe karşı zorunlu bir savunma aracı olduğunu açıkça gösterir. Atatürk’ün gericilere fırsat vermeme kararlılığı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş mantığı, sınıf mücadelesinin gerekleri ve Cumhuriyet’in bekası açısından tek savunulabilir kavram laikliktir.
Laik Cumhuriyet seküler olamaz.
