TBMM’de Millî Parklar Kanunu’nun değiştirilmesine ilişkin tasarının ilk beş maddesi kabul edildi. Düzenlemeyle birlikte şirketlere yapılacak kiralamaların süresi 99 yıla kadar uzatılıyor. Bir değil, neredeyse dört kuşağın ortak mirası sermayeye devrediliyor.
Yeni düzenleme, Kültür ve Turizm Koruma ve Gelişim Bölgeleri ile Turizm Merkezlerinde yapılacak yatırımları “Turizmi Teşvik Kanunu” kapsamına alıyor. Kağıt üzerinde “koruma” vurgusu sürdürülse de pratikte olan biten açık: Milli parklar, tabiat parkları ve hassas doğal alanlar yapılaşmaya açılıyor. Üstelik bu yalnızca turizm merkezleriyle sınırlı değil. Kamu yararı denilerek, plan dahilinde milli parkların içine turistik tesisler yapılmasının önü açılıyor.
Türkiye’de bugün 50 milli park, 274 tabiat parkı, 111 tabiat anıtı ve 32 tabiat koruma alanı bulunuyor. Bu alanlar yalnızca manzara değil; ağaçlar, su kaynakları, endemik türler, ekosistem dengesi ve toplumun nefes aldığı ortak yaşam alanları.
Yasalaştırılmaya çalışılan düzenlemeyle bu alanlar “tanıtım, spor, eğlence ve dinlenme” adı altında özel sektör işletmelerine teslim edilecek.
Rant zihniyeti
Bu tabloyu daha önce de gördük. Akbelen’de, Kazdağları’nda, zeytinliklerde, kıyılarda yaşananlar hafızalarda taze. “Kalkınma”, “yatırım”, “istihdam” söylemleri eşliğinde doğa, parça parça yok edildi. Şimdi aynı anlayış, değeri paha biçilmez millî parkların kapısını çalıyor.
Yurttaşların vergileriyle kurulan kurumları, limanları, şeker fabrikalarını, Atatürk Orman Çiftliği’ni, kıyılardaki plajları ve enerji tesislerini tahsis eden zihniyet için sıra zaten gelecekti. Otoyollardan sonra doğanın da satış listesine girmesi bir tercih değil, bir sonuçtur. Çünkü bu iktidar için kamu yararı değil, rant ve sermayenin çıkarları esastır.
Doğayı koruma iddiasıyla çıkarılan yasalar, tersine yok ediyor. Milli parklar pazarlanabilir bir meta haline getiriliyor. Bugün milli parkları 99 yıllığına kiraya verecek anlayış geleceğimizi satıyor, doğmamış çocukların hakkını yiyor.
