Normatif Yaklaşım ve Praksisin Yokluğunda Dünyayı Konuşma Zorluğuna Karşı 11. Tezin Güncelliği

Karl Marx’ın Feuerbach Üzerine Tezler pasajındaki meşhur bölüm olan on birinci başlığın altında şöyle yazıyor: “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumladılar, aslolan onu değiştirmektir.” Bu yazıda çoğumuzun bildiği bu cümleyi neden yeniden paylaşma ihtiyacı hissettiğimi yazacağım.

Kemalist devrim, bir ölüm-kalım savaşının ardından güçlü ve bağımsız bir ulus-devlet yaratma amacının adı olmuştur. Ancak hem iki dünya savaşı arasında uluslararası denge yeniden kurulurken kendini savunmaya devam etmek zorunda kalması hem de içerde iktidarını sağlamlaştırmak için muhaliflerle girdiği mücadele nedeniyle “günün sorunlarına” endeksli bir yaklaşım geliştirmek zorunda kalmıştır. Devrim ekseninde atılan adımların bir kısmı geleceğe dair bir bazı mesajlar içeriyor olsa da güncel sorunlara pratik çözüm önerilerinin iktidarın esas gündemini oluşturduğu görülecektir. İç ve dış huzursuzluğun hız kesmeden devam etmesi ise önündeki problemleri çözmeye odaklanan bir iktidarı gelecek tahayyülünden büyük ölçüde uzak tutmuştur. Oldukça sınırlı bazı veriler haricinde Kemalist devrimin Türkiye’nin ve dünyanın geleceğine dair ne söylemek istediğini bir program oluşturacak ölçüde bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey bir sömürge ülkesi halinden kurtulmak, dönemin en demokratik değerleri üzerine bir devlet inşa etmek ve bölgesinde barış içinde yaşamaya çalışmaktır. Tam bu noktada Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor.” yorumunun bu konuda dahi ne kadar açıklayıcı olduğunu ifade etmek gerekir.

Kemalist devrimin belirli açılardan eksiklik taşıyan bu yönü, tarih ilerledikçe ve devrimin yeni yorumları ortaya çıkmaya başladıkça, Kemalist devrim yeni evrensel düşüncelerle harmanlandıkça değişmeye başlayacaktır. Soğuk Savaş döneminin bu noktada en olumlu katkısı Türk devrimi dünya ölçeğinde yeniden düşünüp yorumlamaya imkan sağlamış olmasıdır. Entelektüel açıdan oldukça yoğun ve verimli olan bu dönem aydınların olumlu ya da olumsuz bir biçimde Türk devrimini evrensel bir zeminde düşünüp tartışmasına sahne olmuştur. Ancak 12 Eylül sonrasında entelektüel açıdan daha önce hiç olmadığı kadar bir sığlığın içinde kendimizi bulduk. Dış politika, “Türkiye’nin düşmanları” ve “Türkiye’nin dostları” gibi mesnetsiz bir ayrım içinde tartışılırken, öte yandan Kemalist devrimin tüm devrimci içeriğinden sıyrıldığı ve yeni dönemin düzen siyasetine dönüştürülmek istendiği bir ortamda iç gelişmeleri düşünmekle sınırlı kaldığı bir sürece girildiği görülmüştür.

“Tehdit algısı”na esir yaşayan bir düşüncenin dünyanın bugününe ve geleceğine dair söz sarfetmesinin mümkün olmadığı gerçeğinden hareketle Kemalizmin dönemin mecburiyetinden kaynaklanan eksik normatif yönünü de güçlendirmek zorundayız. Burada “normatif” olandan kastedilen şey mevcut gerçeğin etki alanı dışına taşıp meleklerin cinsiyetini tartışan din adamlarının verimsizliğine teslim olmak demek değildir. Tam aksine hem Türkiye Cumhuriyeti ulus-devletinin hem de dünyanın geleceğinin nereye doğru gitmesini istediğimize dair bir tahayyüle sahip olmak mecburiyeti ile ilgilidir. Bugünü tartışmaya son vermeden, bugünün gerçeğini ıskalamadan nasıl bir ülke ve nasıl bir dünya istediğimize dair bir çerçeveye sahip olmak, mevcut ulusal ve uluslararası düzenden rahatsızsak eğer bunun nasıl değişebileceğine dair de bir programı ve bu programla varmak istediğimiz hedefi inşa etmek zorundayız. Atatürk ve Kemalist devrim üzerinden ifade edilen ve “yeniden” ile başlayan sloganların bir gelecek tahayyülü ile ilişkisi olmadığını artık idrak etmek zorundayız.

Son cümle Kemalist devrimin önemini tartışmaya açan değil tam aksine bu ülkenin varoluş nedeni olan bir eylemin ve fikrin retorik hezeyanlar ile savunulamayacak kadar kıymetli olduğunu ifade eden bir cümledir. İdeolojik yaklaşım sanılan beylik cümlelerin esasında basit bir retorik çıktı olması ve bunun farkedilememesi ülkenin içinde bulunduğu total fikirsizlikle yakından ilgilidir.

Nasıl bir dünya hayal ediyoruz? Bitmeyen savaşlarla devam eden kanlı bir rekabet mi, yoksa gerçekten barış içinde bir arada yaşayan toplumların birliği mi?, Herkesin söz hakkı olduğu bir dünya mı yoksa güçlü olanın zayıf üzerinde tahakküm kurmasının meşru olduğu bir dünya mı?, Bireysel çıkarlar mı yoksa kolektif çıkarlar mı? Silahlar susmalı mı susmamalı mı? Yaşanabilir bir doğa mı yoksa “bizden sonrası tufan” diyen sömürü “büyüme” ekonomileri için meşru mu?… ve daha bir sürü soru…

Dünyanın değişmek zorunda olmadığını düşünenler bu siteyi ve bu yazarları takip etmiyordur sanıyorum, etmemeli de… Eğer motto “değişim” ise bu sefer de bu fikirlerin kişisel ve toplumsal yaşamımızda bir izdüşümü olması gerekir. Ziya Paşa’nın “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz/ Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” derken söylediği noktaya geliyoruz. Değişim önce bireyin hayatından başlar ve toplumsal yaşamın dönüşümü ile devam eder. Eyleme geçmeyen hiçbir fikrin kıymet-i harbiyesi yoktur, eylem önermeyen fikrin de… Ziya Paşa bizi Gramsci’nin “praksis” kavramına sürüklüyor. Bu fikirler kendisiyle tutarlı eylemlere dönüşmek zorundadır. Başka bir ifadeyle Kemalist bir praksisin imkanlarını da aramak zorundayız. Zira eylem ile söylem arasındaki mesafe her geçen gün giderek artıyor.

Demokrasi, barış, özgürlük, insan hakları gibi kavramların zaten bizim açımızdan evrensel bir değeri yok. Aksine bu kavramların geçtiği her yerde “ulus-devlet düşmanlığı” arama gibi huylar edindik. Emperyalizm bu kavramları kullanarak kendisine böyle bir gündem hazırlıyor olabilir. Ancak bizim tepkimiz özel durumlardan ziyade genele yayılmaya başladı. Kötüyü örnek gösterip kızma dışında bizlerin bu kavramların içini nasıl doldurduğu ve gelecek tahayyülünde bu kavramlara ne anlam ifade ettiği önemlidir. “Gavura kızıp oruç bozulmaz” cümlesiyle bu satırlara devam edelim… Kavramlara dönük özcü tepki söylemdeki demokratlığı eylemde otoriterliğe bırakıyor maalesef. Sadece savaş, entrika ve çatışma içinde olan bir ülkenin ve bir dünya ile sınırlı kalmış gibi hareket ediyoruz. Sonrasında da yeri gelirken kullandığımız tüm demokratik kavramları “düşmana taviz verme” endişesiyle yeniden rafa kaldırıyoruz.

Doğan Avcıoğlu’nun dergiye neden “Yön” ismini uygun gördüğünü bir kez daha anladığımız bu günlerde Kemalist devrimin mirasını bozuk para gibi harcayan tüm siyasilere karşı yeniden bir yön çizmek ve bu doğrultuda da beylik cümlelerden sıyrılıp bu ülke ve dünya için gerçekten ne istediğimize karar veren bir netlik içinde olmayı öneriyorum. Zira bu olmadığı sürece birbirine karşıt bir çok kavram ve kişi aynı cümlelerde ve aynı salonlarda boy göstermeye devam ediyor…

Bunları da sevebilirsiniz