Kavramsal Boşluklar ve Popülizm Üzerine

Bir suredir yazı yazamıyordum. Affınıza sığınır, sözümün sessizliğimden daha fazla rahatsızlık vermeyeceğine inanarak bu sıralar kafama takılan bir meseleden bahsedeyim.

Dünyanın değiştiğini söylemek adetten oldu. Değişiyor da zaten, hiç kuşku yok. Ne, ne kadar ve nasıl değişiyor sorularına herkesin yanıtı ayrı, işte tam orada ayrışıyoruz. Sorun bir tespit sorunu değil yani, tasvir sorunu. Değişen dünyayı betimleyemiyoruz. Dünyada olup bitenleri yorumlayacak bir kavram kümemiz henüz oturmamış görünüyor.

Örneğin kapitalizm analizi yapıyoruz, kapitalizmin varlığını devam ettirdiği çok açık. 17. yüzyılın tüccar kapitalizmiyle 18. yüzyılın sanayi kapitalizmi ve 19. yüzyılın denizaşırı sömürgeci kapitalizmiyle 20 ve 21. yüzyılların finansal kapitalizmi arasında tek bir ortak kavramsal bağlantı var: kâr. Kâr hırsı ve çabası kapitalizmi belirliyor. Fakat bu tek başına yeterli değil. Örneğin kapitalin, yani sermayenin sürekli genişlemek zorunda olduğunu da biliyoruz, nereye genişleyeceğini de az çok kestirebiliyoruz fakat bunun sonucunda ortaya çıkacak düzeni tam olarak anlayamıyoruz.

Diğer bir deyişle, kapitalizmin bugüne has bazı özelliklerini anlamadığımız ve sadece tarihsel bazı özelliklerini bildiğimizde değişimi değil ancak değişmeyeni görebiliyoruz. O da bir başlangıç tabii ama toplumu analiz etmeye yetmiyor. Bunun nedeni bana kalırsa empirik yetersizliğimiz değil, dilimizi yeterince geliştirmememiz. Dünyada veriden bol bir şey yok fakat bunların örüntüsünü, hikâyesini anlatmaya dilimiz yetmeyebiliyor. Dilimiz yetmiyor derken, yanlış anlaşılmasın, Türkçeyi, İngilizceyi veya bir başka dili yetersiz buluyor değilim, bizi yetersiz görüyorum. Eksiklik bizde.

Hemen örnek vereyim. Dünyada yeni bir eğilim baş gösterdi, görünen o ki geniş ölçekte, dünyanın pek çok yerinde insanlar gündelik siyasetten veya siyasetin alışılagelmiş hâlinden bıkmış usanmış durumdalar. Bu bazen sistem eleştirisi gibi duyuluyor, bazen müessez nizam suçlanıyor, bazense sadece ve sadece var olandan mutsuz olan ama adını koyamayan insanlar oluyor. Fakat ortada çok açık bir durum var: bazı insanlar mutsuz fakat bu mutsuzluk örgütlü değil. Düzenli ve örgütlü olmayan her şey de topaklaşmaya, birikmeye ve yamru yumru bir kitle olmaya mahkum. Entropi mi dersiniz adına artık bilmiyorum, benim aklım o kısma pek ermiyor.

Bu aldatıldığını ve kazıklandığını düşünen insanlar tepkilerini duyurmak için sesini en çok çıkaranla yanyana duruyorlar. Kendi sesini çıkarmayanın vekilinin de epey gürültücü olması gerekir. Konuşmayanın yerine konuşacak bir lider gerekir. O lider de o kitlenin sesi olur. Akademi ve medyanın bir kısmı bu durumu endişeyle karşıladı ve çareyi bu eğilime “popülizm” demekte buldu. Popülizm derken bizim halkçılık ilkesinden biraz daha başka bir şeyi kastediyorlar fakat dikkatli olmak gerek, mazallah, yarın öbür gün Altı Ok’tan biri de popülizm diyen biri çıkar, ne yapacağımızı şaşırırız.

Konuyu dağıtmadan söylemek gerekirse, siyaset bilimi bu rahatsız kitleyi gördü ve dedi ki bunlar “popülist” siyasetçilere alet olan halk kitleleri. Nedir bu popülizm dedikleri peki? Çok iyi bir tanımı yok fakat bir tanım oluşturma yönünde ciddi çabalar var, bu alanın en meşhur yazarlarından Cas Mudde birkaç özellik sıralıyor: popülistler halkı sadece kendilerinin temsil ettiklerini düşünürler, popülistler halkı biz ve onlar şeklinde olmak üzere ikiye ayırırlar, popülistlerin tam ve bütün bir siyasi ideolojisi yoktur fakat bir dünya görüşleri de az çok vardır, popülistler siyaseti yozlaşmış elitler ve namuslu halk kitleleri üzerinden ele alırlar.1 Daha pek çok özellik sayılabilir ve sayılıyor da. Hatta akademik camiada daha incelikli işler yapmak için uğraşanlar var fakat bu terim bir kere anaakım ve sosyal medyada popüler olduğundan beri açıklayıcılığından çok şey kaybetti. Yeterince incelikli bir tanım kullanmadan popülizmi sadece biz ve onlar ayrımı yapan, halkı sadece kendisinin temsil ettiğini düşünen insanlar olarak ele alırsak hemen hemen herkese popülist demek gerekiyor.

Nitekim, mevcut düzene sağdan veya soldan, mutedil veya radikal, liberal ya da muhafazakâr getirilen bütün eleştiriler bu özelliği taşıyor. Bazı ideolojiler, partiler ve görüşler elbette daha fazlasını vaat ediyor elbette, mesele ideolojisi “tam” sayılabilecek siyasi partiler var. Fakat işin özüne bakıldığında hepsi bir elitin varlığından haberdar ve elbette hepsi siyaseti biz ve onlar olarak görüyor. En kapsayıcı siyasetin bile bir ötekisi vardır, hiçbir şey olmazsa kendisine açıktan düşman olan insanları “biz”den görmedikleri için ötekiden sayarlar. Ve elbette tüm modern siyasetçiler halkı en iyi kendilerinin temsil ettiklerini düşünür. Tanım gereği bu böyledir, bir başkasının daha iyi temsil ettiğini düşünen o temsil edenin yanında saf tutar, olur biter. Son olarak da dünyanın elitler ve halk kitlelerinden oluştuğunu söylemek de ayıp değil, popülistler ve popülist olmayanlar diye ayırmak da. Kategorizasyon veya sınıflandırma dünyaya şekil verme çabamızın bir sonucu. Kavramlar da bu temele oturuyor.

Kısacası bazı çevrelerde, hepsinde değil, popülizm demek “ben bu siyasi görüşü sevmiyorum” demenin kısa yolu olmuş durumda. Her kullanan böyle kullanıyor demiyorum fakat açıklayıcılığı ile kullanım sıklığı arasındaki makas gittikçe açılıyor. Kullanımı bol fakat tanımı zayıf bir kavram. Öte yandan suçu sadece popülizm kuramcılarına atmıyorum, aslında anlatmak istedikleri şey ortada yeni tip bir siyasetçi sınıfı ve siyaset tarzının olduğu fakat konuyu nereden yakalamamız gerektiğini sanıyorum kimse tam bilemediği için popülist deyip geçiyoruz.

Halbuki eğri oturup doğru konuşalım, biraz üzerine düşününce popülistlerin ortak özelliğinin neoliberalizmin beraberinde getirdiği toplumsal ve ekonomik düzennden hazzetmiyor olmaları olduğunu görebiliyoruz (ya da en azından hazzetmediklerini söylüyorlar). Her şeye popülist diyenlerin ortak özelliği de mevut düzeni her şeyin sorumlusu olarak gören bu pozisyonu abartılı ve belki de zararlı görmek.

Fakat ortada neoliberalizme açıktan sataşacak yekpare bir alternatif olmadığından herkes biraz da kafasına eseni söylüyor. Popülistler, varsa böyle bir grup, kaçak dövüşüyorlar; popülizmden rahatsız olanlar da karşı tarafı çok genelliyorlar. Yani sanki bazı şeyler yakında açıktan söylenecek ama dilimiz varmıyor gibi. Mesele popülizm, kapitalizm veya liberalizm de değil. Mesele, kavramsal olarak sıkışmamız ama henüz bir çıkış yolu bulamamamız.

Eskiden biraz muğlak konuşanları görünce herhalde siyasete ilişmekten korkuyorlar, belki de dilleri varmıyordur diye düşünüyordum. Şimdiyse acaba dilleri mi ermiyor diye düşünür oldum. Hâl böyle olunca, insan kendi kendine de sormadan edemiyor, dilim mi varmıyor yoksa dilim mi ermiyor? Bilen şöyle gelsin, iki laf edelim.

1 Cas Mudde – Populism in the Twenty-First Century: An Illiberal Democratic Response to Undemocratic Liberalism | The Andrea Mitchell Center for the Study of Democracy. https://amc.sas.upenn.edu/cas-mudde-populism-twenty-first-century.

Bunları da sevebilirsiniz