Büyük Anlatıların Yokluğunda “Trump” ve Yeni Dünya Hali

Bundan tam 11 ay önce, Dağarcık Türkiye’nin Mart 2025 sayısı için kaleme aldığım bir yazı vardı: “Bildiğimiz Dünya’nın Sonu.” Bu ayki yazımı yazmadan ona göz atmak istedim. Bu ifadenin zihnimde, geçen senekinden daha da kuvvetli biçimde dönüp dolaşmasından herhalde: “Bildiğimiz Dünyanın Sonu”

Yazıma tekrar bakınca, bugün yaşanan ve hemen her mecrada şaşkınlıkla tartışılan gelişmelerin neredeyse kendini doğrulayan bir kehanet gibi bir yıl önceden ön görülebilmiş olduğunu anlıyorum. O yazımda, Trump’ın Grönland’ı almak istemesinden, Kanada’ya 51. Eyaleti muamelesi yapmasından, ABD-AB kopuşundan ve 1945 sonrası dünya düzenini anlamamızı sağlayan ittifak yapılarının aşındığından bahsetmişim. ABD’nin küresel pozisyonundaki değişimi Monroe Doktrinine atıfla anlatmışım. Artık “politikalarını “insani”leştirme ya da makyajlama çabasına girmeyecek bir ABD ile karşı karşıya” oluşumuzdan dem vurmuşum. Trump’ın Gazze’yi turizm cenneti haline getirme projesinin kendisi gibi bir müteahhit açısından hiç de şaşırtıcı olmadığını hatırlatmışım. (İsteyenler yazımı buradan okuyabilir: https://dagarcikturkiye.com/2025/03/01/bildigimiz-dunyanin-sonu/).

Trump”ı Ciddiye Alma Zamanı

Bu yazdıklarımın üstünden daha bir yıl bile geçmediği halde, Trump’ın insanlara o zaman şaka ya da bir delinin saçması gibi gelen bu sözlerinin altını doldurmak için attığı adımları görmek aslında ürkütücü.

Bugün, Gazze Turizm Cenneti Projesi, sessiz sedasız değil, göstere göstere uygulanıyor. Ne idüğü belirsiz Gazze Barış Kurulu bir yandan, Somaliland “misyonu” diğer yandan…

Trump’ın Grönland’ı ele geçirme” ihtirasının bir şaka olmadığını Avrupalılar acı bir biçimde kavradı. Yeni bir yol haritası çizme çabasındaki Avrupa, kendi içindeki büyük kavgalarla bu sürece uyumlanmaya çalışıyor.

Trump, “Monroe Doktrini 2.0’ı” ilan etti. Bu doktrinin gereğini öncelikle Venezuela’da yerine getirdi. Şimdi Latin Amerika’da Küba başta olmak üzere, canını sıkan her devleti tehdit etmeye devam ediyor. Trump “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” (Make America Great Again) derken Reagan’ın ABD perspektifini aşıyormuş, “Amerikaları” kast ediyormuş meğer…

Ve tüm dünya aslında Trump’ın Amerikalar vizyonundan ve bir zamanlar yaptığı “Kanada 51. eyalet olmalı” çıkışından hareketle kendini uzun zaman sonra tehdit altında hisseden Kanada’nın Başbakanı Mark Carney’in Davos konuşmasını tartışıyor. Carney ne dedi? Biz aslında uluslararası sistemin asimetrik uygulamalara dayandığını biliyorduk ama buna rağmen uyumluyduk çünkü bize sağladığı avantajlar, güvenlik, refah ve aidiyet hoşumuza gidiyordu dedi. Ve itiraf etti: Artık bu sistem bize DE güvenlik ve refah sağlamıyor… Kendi yolumuzu çizmeliyiz… Bu konuşmanın içeriği ayrı bir tartışma konusu elbette ancak sabit olan bir şey var. Carney’in konuşması malumun ilanı oldu.

Evet, yaklaşık bir sene önce söylenen sözlerin bugün kendini doğrulaması ürkütücü. Ancak, bu tablonun üç boyutu var. Bunlardan ilki elbette Trump’ın hala tüm uluslararası teamülleri ve kabulleri (kandırmacaları mı demeliydim) yerle bir eden şekilde konuşmaya devam etmesi. Bu ne demek? Artık Trump’ı ciddiye almanın zamanı geldi. Adını zikrettiği her ülkeye yönelik vizyonunu, ortaya attığı her “absürt” fikri gerçekleştirmek için uğraşacağını artık biliyoruz. Şimdiye dek önüne ciddi bir engel çıkmadığını da görüyoruz…

Mesele Trump Değil!

İkinci boyut ise şu: Mesele Trump değil! Evet, Trump’ı ciddiye alma zamanı geldi. Ama aslında ciddiye alınması gereken şey Trump’ın kendisi değil, temsil ettiği şey. Yok yanlış anlamayın, ABD’nin klasik Cumhuriyetçi politikalarını kast etmiyorum. Trump, sınırlarına dayandığı her halinden belli olan, artık “yarardan çok zarar getiren” uluslararası sistemin ayaklarına taktıkları prangalardan, herhangi bir ilkesel taahhüde girme zahmetine katlanmadan kurtulmak isteyen revizyonist çıkar gruplarını temsil eden şey. (Bu aralar karakter özellikleri de pek tartışılır oldu ben bilmem ama) Trump, bu kopuşu herkesten daha kolay, daha fütursuzca gerçekleştirebildiği için orada… Belli ki birileri bu kopuşun sessiz sedasız değil, biraz toz kaldırarak göstere göstere olmasını istiyor…

Ne yazık ki, bazı iyimser çevreler bugün yaşananları ve yakın gelecekte yaşanacak olanları bir “Trump anomalisi”ne indirgemeye hayli hevesli… Geçmişteki bazı deneyimlerden hiç ders alınmadığını üzülerek görüyorum. Bu dünya, 1930’larda Faşizmin, Nazizmin yükselişini gördü. Ancak, bu yükselişin ardındaki dinamikleri görmedi. Ya da gördü ama ses etmek istemedi. Şimdi de benzer bir hata ya da tutum olmasından endişe ediyorum. Kendi adıma, kendi dar çevreme naçizane bir uyarı yapmayı bir sorumluluk biliyorum. Trump, yalnızca Trump değil. Temsil ettiği şey kabaca bir “deliliğin dışa vurumu” değil. “Yapıcı” bir yıkım sürecine gitmiyoruz.

Büyük Anlatıların Yokluğunda Nereye?

Üçüncü boyut ise bence bu tablonun en ürkütücü tarafı: Büyük anlatılarımız yok. Ne dünyayı ileriye taşıyacak bir özgürlük vaadi, ne adaleti evrensel bir ideal olarak savunabilecek bir siyasal tahayyül, ne de yıkıcı gücü frenleyebilecek ortak bir ahlaki zemin kaldı. Büyük anlatıların çöküşü, yalnızca bir fikir krizine değil, aynı zamanda bir fren mekanizmasının ortadan kalkmasına işaret ediyor. Bugün yaşadığımız şey, yeni bir düzenin doğuşundan çok, anlamını yitirmiş bir dünyanın çıplak güç ilişkileriyle yönetilmesi. Ve bu çıplaklık, insanlığı her zamankinden daha savunmasız bırakıyor.

Tarih bize şunu defalarca gösterdi: Büyük anlatılar çöktüğünde ortaya çıkan boşluk, kendiliğinden akılla ya da sağduyuyla dolmuyor. O boşluk, çoğu zaman güçle, korkuyla ve zorla dolduruluyor. Bugün yaşadığımız kopuşu yalnızca Trump’a, geçici liderlik krizlerine ya da anlık jeopolitik savrulmalara indirgemek bu yüzden tehlikeli. Asıl kırılma, insanlığı bir arada tutan büyük ideallerin buharlaşması. Bu idealler olmadan, ne ittifaklar kalıcı ne de barış mümkün olabilir…

Bunları da sevebilirsiniz