Zihnin İstisnası ve Hür Düşüncenin Varoluşsal Zorunluluğu

İnsanlık tarihi, aslında tek bir eylemin; “hayır” diyebilmenin kronolojik dökümüdür. Arkeolojik kazılar bizlere buluntu olarak sadece çanak çömlek parçaları ya da taş bıçaklar sunmazlar; onlar aslında itaat etmeyi reddeden zihnin de ilk fiziksel kanıtlarıdır. Mağara duvarına çizilen bizon figürü, sadece bir av ritüeli değil, insanın doğanın mutlak hükümranlığına karşı ilan ettiği ilk bağımsızlık bildirgesidir. O an, hür düşünce ortaya çıkar: İnsan, gerçekliği olduğu gibi kabullenmek yerine, onu zihninde yeniden kurabileceğini fark eder. Ne var ki toplum içinde bu farkındalık, hiçbir zaman bedelsiz yaşanmamıştır. Göbeklitepe’nin devasa dikilitaşları yükselirken, yalnızca inanç biçimleri değil, hiyerarşi ve toplumsal baskı da şekillenmeye başlar. İnsan bir araya gelip yerleşik hayata geçtiği anda, zihninin etrafına da görünmez sınırlar çekmiştir. Neolitik devrim, karnımızı doyururken ruhumuzu evcilleştirmiştir. Bir tarlaya bağlanmak, bir fikre bağlanmanın öncülü olmuştur. Hür düşünce artık doğaya karşı değil, bizzat insanın kendi yarattığı “toplum” denilen o devasa makinaya karşı hayatta kalma mücadelesine dönüşmüştür. ​Antik Yunan’ın agoralarında Sokrates’in baldıran zehrini içmesi, sosyolojik bir kırılma anıdır. Toplum, kendi bekasını sürdürmek için “farklı düşüneni” bir tümör gibi görüp dışarı atma refleksini orada kurumsallaştırmıştır. Orta Çağ’ın karanlık koridorlarında hür düşünce, simyacıların imbiklerinde, keşişlerin gizli notlarında birer kaçak yolcu gibi saklanmıştır. ​Günümüzde ise sosyolojik tablo daha sofistike bir yılma sunuyor. Artık düşüncelerimizi engizisyon mahkemeleri değil, algoritmalar ve “beğeni” butonları denetliyor. Modern insan, tarihin en büyük bilgi yığınına sahip olmasına rağmen, kendi odasına hapsolmuş durumda. Sosyolojik obezite burada da kendini gösteriyor; farklı fikirleri hazmetmek yerine, sadece kendi inançlarımızı besleyen verileri tüketiyoruz. Hür düşünce, dijital bir gürültünün içinde boğuluyor. Eskiden düşüncelerimizi hapsetmek için taş duvarlar inşa ederlerdi, şimdi ise biz kendi zindanlarımızı “kişiselleştirilmiş içerik” adı altında gönüllü olarak örüyoruz. ​Bugün hür düşüncenin arkeolojisini yapmak demek, üzerimize örtülen bu konforlu toprak tabakasını eşelemek demektir. İnsanlık tarihini kazıdığımızda, toprağın altından çıkan en kıymetli buluntular altın sikkeler ya da görkemli saraylar değildir; hür düşüncenin o her şeyi riske atan, tekinsiz sızıntılarıdır. Bugün “hür düşünceye ihtiyacımız var” dediğimizde, aslında “hayatta kalmaya ihtiyacımız var” diyoruz. Çünkü hür düşünce, türümüzün karşılaştığı en büyük sosyolojik obezite olan “kolektif akıl tutulmasına” karşı tek savunma hattımızdır. Tarihsel arkeoloji bize şunu gösterir: Medeniyetler, büyük binalar inşa ettikleri için değil, o binaların içinde “başka bir ihtimal daha var” diyebilen zihinler barındırdıkları sürece yaşamışlardır. ​Bu nedenle benim nazarımda hür düşünceye duyulan ihtiyaç, her şeyden önce bir hakikat açlığıdır. Sosyolojik düzlemde toplum, homojenleşmeye, yani tek tipleşmeye meyleder. Toplumun doğası, aykırı olanı törpülemek, köşeli olanı yuvarlamaktır. Ancak evrimsel ve tarihsel gerçeklik tam tersini söyler: Yaşam, mutasyonla başlar. Düşüncedeki mutasyon ise hürriyettir. Eğer ilk insan, sürünün ortak korkusuna itiraz edip ateşin yakıcılığı yerine dönüştürücü gücüne odaklanmasaydı, bugün hala mağaraların nemli karanlığında birer gölge olurduk. Hür düşünceye ihtiyacımız var; çünkü bizi konforlu uykumuzdan uyandıracak tek sarsıntı odur. ​Bugün modern dünya, bizi sahte hürriyet illüzyonuyla besliyor. Herkesin konuştuğu ama kimsenin birbirini duymadığı gürültü kirliliğinde, hür düşünce artık bir “tercih” değil, hijyen meselesidir. Algoritmaların bize neyi seveceğimizi, ideolojilerin kime nefret duyacağımızı, piyasanın neyi arzulayacağımızı dikte ettiği çağda; hür düşünce, zihnin dış dünyadan gelen bu istilaya karşı verdiği bir bağımsızlık savaşıdır. Kendi sesini, toplumun o devasa megafonundan ayırt edemeyen insan, sosyolojik bir kadavradan farksızdır. Bizim bu sığlığa, bu ezbere ve bu kopyala-yapıştır hayatlara karşı durabilmek için düşüncenin keskin ve soğuk neşterine ihtiyacımız var. ​Arkeolojik bir perspektifle bakarsak; hür düşünce, zamanın ruhuna bırakılmış bir aykırı fosildir. Geleceğin arkeologları bugünü kazdıklarında, her şeye onay veren, her akıma kapılan, her sloganı kutsayan milyarlarca birbirinin aynısı zihin kalıntısı bulacaklar. Aralarından sadece hür düşüncenin o başına buyruk, o “hayır” diyebilen sert dokusu dikkat çekecek. Çünkü sadece hür olan kalıcıdır; geri kalan her şey zamanın sosyolojik erozyonunda kum gibi dağılıp gider. Öyleyse hür düşünce, zihnin kendi uçurumuna bakabilme cesaretidir. Geçmişin o vahşi ama hür insanı, hayatta kalmak için aslandan kaçıyordu; modern insan ise hayatta kalmak için “aykırı olmaktan” kaçıyor. Oysa hür düşünce, Camus ’nün o vakur başkaldırısı gibi, ancak tüm aidiyetlerden sıyrıldığınızda başlar. Bir grubun, ideolojinin ya da algoritmanın parçası olduğunuz an, düşünceniz size ait değildir; sadece kolektif bir mırıltının parçasıdır. Hür düşünceye ihtiyacımız var; çünkü sadece özgür – özgün düşünmek bizi “biz” yapar, geri kalan her şey istatistiktir. Tarih öncesinden bugüne değişen tek şey zincirlerin malzemesidir. Obsidyenden demire, demirden dijital kodlara evrilen bu serüvende hür düşünce, her zaman o ilk mağara resmindeki o isyankâr el izi kadar taze kalmak anlamına gelir. Dünya bu kadar saçma ve sessizken, bizim tek anlamımız o sessizliği kendi özgün çığlığımızla bozmaktır. Gerçekten hür düşünmek, tarihin ve toplumun size sunduğu hazır kimlikleri reddedip, kendi ıssız adanızda bir başına kalma cesaretidir. Eğer bugün bu düşünceye sahip çıkmazsak, yarın sadece başkalarının yazdığı bir senaryoda, kendi adımızı bile unutmuş birer figüran olarak uyanacağız. Gururla yazıyorum ki; karanlık çağların, ezberlerin, korkuların içinden yükselen Zihnin İstisnası Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür. Atamızın “Bizim hedefimiz, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller yetiştirmektir” sözü bir hedef değil, bir hesaplaşmadır; çünkü fikri hür olmayanın alkışı gür çıkar ama tarihi yazan, o alkışı reddedebilenlerdir. Hür düşünce bir lüks değil; insanın kendi zihninde mülteci olmaması için sığınabileceği tek anayurttur.

Bunları da sevebilirsiniz