Tarihe Kör Bakmak ve Doğan Avcıoğlu’nun Mezarı

(Hasan Erel’e sevgilerimle şükran duyuyorum..)

15 Mayıs 1921 tarihli “İleri” gazetesinde Kaymakam Dr. Şükrü, Hasan Tahsin ve Miralay Süleyman Fethi isimli ilk üç şehit anlatılmakta..

Sevgili Dağarcık Türkiye arkadaşlarımdan Hasan Erel, İzmir’in işgal edildiği 15 Mayıs 1919’un, 105.ci yıldönümünde sosyal medyada rastladığı Dr.Selim Erdoğan isimli bir tarih yazıcısının, yine başkalarının da sürekli yaptığı gibi Hasan Tahsin’i küçülten, dışlayan, yok sayan, hatta iftira edenler kervanında yeni bir şeyler söylediğini bana iletti..

Dr.Selim Erdoğan (@HarpCografyası) isimli bir sosyal medya hesabına sahip, kurtuluş savaşı ile ilgili kitaplar yazıyor, İstiklal isimli kitabı kütüphanemde mevcut, beğeni ile okumuştum. Ama o, benim Hasan Tahsin kitabımı okumamış besbelli, benim İlk Kurşun Anıtı’nın 1974’te dikilmesinden itibaren “Hasan Tahsin, işgaldeki ilk şehitlerimiz ve kuvayı milliye tarihi” için yaptığım 50 yıllık emeğimden habersiz.

Bu yüzden bilgisizce tarih (!) yazıyor, daha doğrusu tarihe kör bakıyor. Yani, koca İzmir’in işgalinde Hasan Tahsin’i es geçmekte. Önce sosyal medyadaki yazısını okuyalım.

HARP COĞRAFYACISI YAZIYOR

.. Bugün bu konuda çok soru geldi. Linç edilmek pahasına, “Hasan Tahsin ve ilk kurşun” konusunda birkaç kelime etmek isterim.

Öncelikle Hasan Tahsin ve Osman Nevres olaylarını ayırmak gerekir.

Gerçek Hasan Tahsin, hep silah çağrışımlı isimde gazeteler çıkardığı ićin “Silahçı Tahsin” olarak da bilinen, Teşkilat-ı Mahsusa’nın namlı tetikçisi Hasan Tahsin’dir ve 1918 yılında öldürülmüştür.

İkinci ve konumuz olansa, her nasılsa onun kimliğini ele geçiren ve gerçek adı Osman Nevres olduğu halde Hasan Tahsin müstearıyla yazan gazetecidir.

Osman Nevres’in ne kadar gerçek olduğu apayrı bir tartışma konusu. Alternatif tarihçi zevatın iddiası “bu olayın yaşanmadığı” yönünde. Bir grup akademik tarihçi de aynı tezi savunmakta. Ancak hepsinin ortak özelliği sadece Osmanlı Arşivlerine bağlı kalmaları ve Nutuk ya da İstiklâl Harbimiz gibi olay sırasında yüzlerce kilometre uzakta olan kişilerce yazılan ve bu nedenle vâkıf olmadıkları detayları yazmaktan imtina eden isimleri birincil kaynak olarak göstermeleri. Bir diğer hata da hâlâ kime ait olduğu tartışmalı olan ve internette dolaşan (Haydar Rüştü Bey, Mahmut Hıfzı Bey, Moralızade Nail Bey???) bir hatıratta Hasan Tahsin olayına hiç değinilmemesi. Oysa bu hatıratı her kim kaleme aldıysa sadece uzaktan duyduğu silah seslerinden ve duyduğu kadarıyla Süleyman Fethi Bey’in şehit edilmesinden bahsetmektedir. Yani görgü tanığı değildir. (Bkz. Muhammet Güçlü’nün CITAD’da yayımlanan makalesi)

Oysa olaya şahit olanların hatıratında bu olay vardır ama asla isim verilmez. Meselâ İtilaf Devletleri Tetkik Komisyonunun o günkü olaylara dair yazdığı ayrıntılı raporda “nereden geldiği ve kim tarafından atıldığının anlaşılmasının mümkün olmayan birkaç el tabanca sesi duyulduğu, Yunan bayraktarın olay anında öldüğü, bunun üstüne Yunan askerlerin sesin geldiği yöne rastgele ateş etmesi üzerine çevredeki barakalardan da üzerlerine tüfek atışı yapıldığı” vurgulanmaktadır. Rapora göre 14 Mayıs 1919 günü bir grup Türk mahkum hapishaneden kaçırılmış, bunlar yakınlardaki bir cephanelikten ele geçirdikleri tüfeklerle ortadan kaybolmuşlardır. Barakalardan açılan ateşin müsebbibi olmaları muhtemeldir.

Benzer şekilde, Yunan resmî askerî anlatısında “nereden ve kimden geldiği anlaşılamayan birkaç tabanca atışı üzerine paniğe kapılan Yunan askerlerin sesin geldiği yöne rastgele ateş etmesiyle olayların kontrolden çıktığı” vurgulanmaktadır.

Özetle; Yunan Efzun Alayı’na tabancayla ateş açıldığı ve Yunan sancaktarın öldüğü bir vakıadır. Ancak hiçbir kaynakta isim anılmaz.

Osman Nevres (Hasan Tahsin) adı daha sonraları 1950lerde ortaya atılmış ve benimsenilerek anlatılagelmiştir. Muhtemelen bunun nedeni Osman Nevres’in işgalden bir gün önce Hukuk-u Beşer’de yayınlanan “gelsinler bakalım. Korkmuyoruz” başlıklı tehditkar, meydan okuyan makalesidir.

Ben hamasetten kaçınan bir tarih bilimci olarak İzmir’in işgalini anlatırken sadece ateş edilme olayını anlatmaya, isim zikretmemeye özen gösteriyorum.

Bunun üç nedeni var;

1] Tarihbilim açısından birincil kaynak olarak kabul edilen ne Osmanlı, ne Yunan, ne de İtilaf Devletleri belgelerinde isim, eşgal geçmemesi,

2] Hasan Tahsin’in naaşına asla ulaşılamaması,

3] Osman Nevres’in biyografik hiçbir bilgisinin bulunmaması.

KUVAYI MİLLİYECİ’DEN YANIT

Harp Coğrafyacısı, ateş edilme olayını anlatıyormuş, ama ateş edenin veya edenlerin isimlerini zikretmemeye dikkat ediyormuş.. Bu durumda direnişin ilk kurşunlarını İzmir’in meşhur martıları ve körfezin iri levrek balıkları da atmış olabilir, değil mi?..

Bir Kuvayı milliyeci, tarihe “kör” bakmaz. Tam tersine gözünü sonsuza kadar açarak, binlerce kitabı, belgeyi, bilgiyi, sözlü tarih konuşmalarını, yurt içinde ve dışında tarayarak tarihi özümser, anlar ve sonra halkına ve insanlığa anlatmak için hayatını bu bilime adar.

Bu bakımdan tüm hayatını kuvayı milliye tarihine adamış bir yazar olarak, size gerçekleri anlatmak farz oldu..

Sayın Dr.Selim Erdoğan,

Harp Coğrafyası” gibi ulusal, bilimsel, askeri bir başlık altında, akıl süzgecinden geçirilmeden estirilmiş görüşlere, doğal ki karşı çıkıp bilgilendirme amacıyla belgeli yanıt vermek gerek. Linç edilmek sizin sorununuz, doğruları bıkmadan anlatmak ve vatan savunması yapmak ise bizim derdimiz.

Anıt Adam Hasan Tahsin” vatanını zaten ölümüne savunmuş ama aradan geçen zaman içinde, 105 yıl sonra, “Hasan Tahsin’i Yaşatma Derneği” başkanlığını yapmış ve Kırmızı Kedi Yayınevinden bastırılıp binlerce okuyucunun eline geçmiş “Hasan Tahsin (Yürekler Selanik)” kitabını yazmış ve bu kitapla Türk Dil Derneği Ödülü’nü kazanmış bir yazar olarak, sizin 3 maddelik yorumunuza yanıt vermek bir vicdan ve vatan meselesidir bizim için.

Hasan Tahsin’e dışlayıcı bir eleştiri getirmektesiniz.. (Aslında nice bir çevrenin her türlü akademik araştırmayı bir kenara bırakıp, 1960’lardan beri sadece Hasan Tahsin’e ve Gazi Paşa’ya Selanikli oldukları için toptan iftira etmelerinden bıktık. Var bunun altında bir Türk düşmanlığı kumpası.. Sizi kast etmeden yazdım bu son cümleyi..)

Hasan Tahsin’i, şu sebeplerden dolayı yok sayıyorsunuz:

  1. Size göre “Tarihbilim açsından birincil kaynak olarak kabul edilen ne Osmanlı, ne Yunan, ne de İtilaf Devletleri belgelerinde isim, eşgal geçmemesi..”

YANIT: İzmir’de 15 Mayıs 1919’da işgal esnasında ilk kurşunu atan kişi ile ilgili olarak onlarca belgeden sadece dört tanesini sayalım ve ilişikte yayınlayalım, bunlar işgal günü ilk anda şehit olanlarla ilgili gazete haberleridir. (Bu haberler ve yazılar İzmir’den İstanbul’a gönderilen askeri raporlara dayanmaktadır, bu konudaki raporlar şahsi arşivimizdedir. Siz de biraz emek verirseniz bu raporlara ulaşırsınız. Kendinizi Harp Coğrafyacısı ilan ettiğinize göre bu yönde emek vermeniz gerekir)

Herkesin Milli Kütüphanelerde ulaşabildiği birkaç belgeyi hemen sunayım:

15 Mayıs 1921 tarihli “İleri” gazetesinde Kaymakam Dr. Şükrü, Hasan Tahsin ve Miralay Süleyman Fethi isimli ilk üç şehit anlatılmakta…

26 Mayıs 1919 tarihli “Tasvir-i Efkar” gazetesinde gazeteci Hasan Tahsin’in şehit edildiği anlatılmakta. Yan sütun sansüre kurban gitmiş.

15 Mayıs 1920 tarihli “İkdam” gazetesi.. İlk şehitler ve ilk kurşun hakkında bilgi vermekte.

24 Mayıs 1919 tarihli “İkdam” gazetesi.. İzmir’in işgali ayrıntılı sunulmakta.

Daha onlarca Osmanlı askeri ve sivil gazete haberi ve belgeyi okuyabilirsiniz. Kitabımı almanız ve satır satır incelemeniz gerek.

Yunan ve İtilaf devletleri belgelerinde Hasan Tahsin’in ismi geçmiyor demektesiniz. Bravo doğrusu.. Hangi Yunan ve İtilaf Devletleri yani Amerikan, İngiliz, Fransız belgelerini incelediniz de, bir türlü İzmir’in işgali ile ilgili satırlarda isim ve eşgal bulamadınız?..

  1. Size göre, Hasan Tahsin’in naaşına asla ulaşılamaması..”

YANIT: Şehit edildikten sonra Hasan Tahsin’in kurşunlanmış gövdesi (naaşı), Yunan işgal kuvvetlerince ibret olsun diye, birkaç gün (büyük ihtimalle tam üç gün) İzmir’in Konak ile Pasaport arasındaki sahilinde, birçok Müslüman şehit naaşı ile birlikte öylece bekletildi. O haliyle ceset teşhis edildi ve fotoğrafı çekildi ve İngiltere’ye gönderildi. Ayrıntılar için sizin belki yoracağım, ama o fotoğrafların İngiltere’ye kime ve neden gönderildiği konusunda kitabımı zahmet edip okuyunuz.

Daha sonra sahilde katledilmiş vatanseverlerin tüm naaşları toplanıp, Yunan idaresinin emri ile en yakın mezarlığa toplu mezar şeklinde gömüldü. Bu konudaki Osmanlı Askeri raporlarındaki belgeleri incelemeniz gerek.

Hasan Tahsin’in İstanbul Bülbülderesi’ndeki Selanikliler kabristanındaki dimdik mezar taşı, temsili, sahte ve kimin oraya diktiği belli olmayan bir muammadır. Utanmaz bazı tarihçi müsveddelerinin iddia ettiği gibi, işgal ortamında Yunan askerlerinin vızır vızır dolaştı o sahilde sadece Hasan Tahsin şehidinin kellesinin kesilip, gizlice İstanbul’a bazı Selanikliler tarafından götürülüp Bülbülderesi kabristanına gömüldüğü iddiası, aklı yerinde kimsenin aklına sığmayacak büyük bir palavra fantezidir. Geçelim..

Gerçek naaşının yer aldığı toplu mezar ise, sahile en yakın İzmir’deki Bahribaba tepesindedir (Eski Maşatlık Kabristanı).. Bu konuda mezar yerinin tescil edilmesi için yaptığımız belgeli başvuru, CHP’li Konak Belediye Başkan Vekili Av.Mahmut Esat Aslan’ın büyük gayretleriyle belediye meclisine sunulmuştur.

Ne yazık ki geçmiş Belediye Meclisi’nde bazı karanlık tarihçilerin de araya girmesi ile oylanmadan komisyona havale edilmiş, orada bir türlü oylanmamış, aradan geçen aylar sonra ikinci bir başvuruda ret oyu verenlerin de imza atmasıyla yeniden oylanmış ve toplu mezar yerini işaret ettiğimiz yere ve civarına “İşgal günü şehit edilenler.. Hasan Tahsin ve tüm şehitlerin aziz ruhlarına rahmetle” yazılı büyük levhalarının yerleştirilmesi kararı RESMEN KONAK BELEDİYE MECLİSİNDE KARAR ALTINA ALINMIŞTIR..

Ama yine de, yok pandemi, yol deprem, yok yaklaşan ulusal ve yerel seçimler gerekçesi ile işaret levhaları konulmamıştır.

Selim Bey, dostça belirtiyorum.. Hasan Tahsin konusunda bir karanlık sihirli el, hep karşımıza çıkmaktadır. Örneğin Hasan Tahsin’e ve yapılması planlanan İlk Kurşun Anıtına 1970’lerde ilk kez karşı çıkan İzmir Milli Kütüphane Vakfı Başkanı Av.Necdet Öklem’in ardılları ne yazık ki işaret ettiğim Belediye meclisinde önemli konumda idiler, üstelik Hasan Tahsin için bir küçük levhayı bile koydurtmayan meclisin danıştığı devlet memuru tarihçi, karanlık saptırma görevine devam etmektedir.. Dr.Selim Erdoğan, lütfen siz de bu kesime bilerek veya bilmeyerek hizmet etmeyin.

Yazınızda Haydar Rüştü Bey, Mahmut Hıfzı Bey, Moralızade Nail Bey gibi soru işareti ile vurguladığınız hatıratlardan söz ediyorsunuz. Ben bu kişilerle birebir konuşmuş ve hatıratlarını alıp noterde onaylatmış bir yazarım. Hasan Tahsin’in silahını 14 Mayıs gecesi Reddi İlhak Mitingi sonrasında elinden alıp korumaya alan Nail Moralı, bu silahı bana vermiştir, özenle korumaktayım. Hasan Tahsin daha sonra gece yarısı bir başka kişi veya mekanlardan ilk kurşunu atacağı son silahını edinmiştir. Sizin şüphe uyandıran yorumlarınıza katılmıyorum.

C- Size göre “Osman Nevris’in biyoğrafik hiçbir bilgisinin bulunmaması..”

YANIT: Tam tersine yazılı ve sözlü olarak, Osman Nevres’in (yani Hasan Tahsin’in) doğduğu şehir, ailesi, aile fertleri, okuduğu okullar, kültür ve siyaset ortamı, hepsi hepsi kayıt altındadır. (Şu anda aynı yayınevimiz tarafından basılmakta olan Selanik Tarihi kitabımda geniş bir şekilde aydınlanacaksınız)

Siz bu kayıtların yayınlandığı belge ve kitaplara ne yazık ki ulaşmamışsınız. Şehidin hayatını belli bölümlerin karanlık içinde olması ise, “Osmanlı Teşkilatı Mahsusa (Gizli Servis)” üyesi olması sebebiyledir. Hasan Tahsin ile ilgili kitabımızı okursanız, bir gazetecilik zaferi olarak, o gizli servisteki arkadaşları arasında yaşayan kahramanlarımızı bulup o karanlık sayfaları da aydınlattık..

Yanıtlarım şimdilik bu kadar.

Bu yanıtlarımda hiç bir siyasi, ideolojik, akademik ve ekonomik amacım yoktur, sadece “Vatan savunması” yapıyoruz..

En büyük hayalleri olan İzmir’in ele geçirilmesinin tam gerçekleşeceği anda, karşılarına dikilen İlk Kurşunun sahibi konusunda yıllardır oluşturulan şüphe ve inkar politikalarının temelinde, hala ülkemiz hakkında Emperyalist niyetler besleyen her türlü çevrenin var olduğu su götürmez bir gerçektir.

Tarihimize “kör” bakmayalım, bir kuvayı milliyeci “gerçekçi” olarak bakalım..

Hasan Tahsin’e iftira eden veya görmezden gelenlere karşı, tam 15 Mayıs 2024 tarihinde “Veryansıntv”de yayınlanan “Anıt Adam Kendini Savunuyor” başlıklı yazım da size daha geniş bilgiler verebilir..

Tavrımız, şehitlerimizi bilgi ve belge çerçevesinde sonuna kadar savunmaktır..

Anlayacağınızı ümit ediyorum.

Kurtuluş savaşımızla ilgi kitaplarınızın başarıyla devamını dilerim..

Saygılarımla..

DOĞAN AVCIOĞLU’NUN MEZARI BAŞINDA BULUNANLAR..

Doğan Avcıoğlu’nun mezarına kürek atan Uğur Mumcu’nun arkasındaki kişi, gazeteci ve yayıncı Ümit Gürtuna’dır.

Türk Devrim Tarihi’nin kutup yıldızı, eşsiz devrimci fikir adamı, son Jön Türk, hepimizin ağabeyi Doğan Avcıoğlu, ebediyeti intikal ettikten sonra tekne ile Büyükada’ya getirilmiş ve vasiyeti üzerine 4 Kasım 1983 günü ada toprağına emanet edildi.

Teknede Uğur Mumcu, Mümtaz Soysal, Hasan Cemal, İlhami Soysal, Ümit Gürtuna ve diğer devrimci yazarlar bulunmaktaydı.

Bu konuda geçtiğimiz günlerde, sosyal medyada arkadaşımız Hasan Erel’in tespit ettiği ve bana gönderdiği bir fotoğraf yayınlandı. Fotoğrafta Uğur Mumcu, mezara kürekle toprak atmakta idi. Fenerbahçeli futbolcu Lefter Küçükandonyadis ve Mümtaz Soysal’ın da fotoğraf keresi içinde olduğu belirtilmişti.

Bu bilgi tamamen yanlıştır. Uğur Mumcu’nun arkasındaki kişi, Fenerbahçeli Lefter değil, gazeteci ve yayıncı ağabeyimiz Ümit Gürtuna’dır.

Hasan Erel’e teşekkür ederim. Bu fotoğrafı olduğu gibi bana Whatsapp’tan gönderince yanlışlığı fark ettim, hemen Hasan’ı arayarak o kişinin Ümit Gürtuna olduğunu belirttim.

Hasan da, Ümit Gürtuna’nın kızını tanıdığını belirtti.

Hemen Ümit ağabeyin telefon numarasını elde etmesini rica ettim.

Az sonra yıllardır izini kaybettiğim Ümit Gürtuna’nın telefonu önümdeydi.

Ümit ağabey, benim 1990’larde yazdığım “Kalpaklı Kalkınma (Atatürk’ün Ekonomi Devrimi)” ile “Kato Polemos (Ege’de Türk-Yunan Barışı)” kitaplarımı basan ve yayan aziz bir insandı.

Telefonla elini öpmek istedim

Aradım ve sarılık birimize!…

Bu konuda da, Hasan Erel kardeşime (diğer yazın ismi Hüseyin Vodinalı’dır) binlerce teşekkür ediyorum

Bunları da sevebilirsiniz