Kader

Nazlı çiçeklerin ahengini taşır her beden. Çarpan kalbin sesidir aslında doyulan. Kimse ses çıkarmaz gecenin karanlığına, kimsenin haberi yoktur olan bitenden. Karanlık örter bütün ayıpları, gün yüzüne diyecek yoktur. Tüm serseri güzelliğini kullanarak aydınlatır çiçeği, bahçeyi, hayvanı, rüzgarı, ağacı, taşı, toprağı nitekim aydınlatmaz ruhunu insanın. Hep gece karanlığına sahiptir vicdanları, bakmaz tek damla göz yaşına. Kime ne zaman kıyacağını çok iyi bilir. Yamandır kara kışı bizim oranın. Zalimdir esen rüzgarı bakmaz sana, senin teninin narinliğine kıvrılıverir senin yatağına. Ne olursa soğuk kış gecelerinde olur. Karanlıkla birlikte ayaz örter tüm ayıpları. Gün aydınlanınca “kader” girer kadraja ve film çekilir. Sonu bellidir, bunun için umutsuzluk içinde izlenmeye başlar. Ruhsuz bir seyirci kitlesi, anlamsız bakışlar, manasız homurtular alır başını gider.

Yine ayaza çalan kara bir kış gecesi. Parçalanmak üzere bedenim, ruhum kendini asalı uzun zaman oldu. Karşımda ipte sallanmakta, kimse elini uzatıp almıyor cesedimi. Rahmime tohum atılalı çok uzun zaman oldu bir ahır köşesinde hayvanlarla beraber doğurmayı bekliyorum rahmimde filizlenen ağacı. Çıkartacağım içimden filizimi, toprağa dikeceğim ait olduğu yere vereceğim. Toprak benden emanetini alacak ve ben görevimi tamamlamış olacağım. Onunla birlikte ben de toprağa ait olduğum evime döneceğim. İçim çiçek açardı, ilk bahar gibi şendim, yaz kadar kavurucuydu yüreğim. Durduğum yerde durmazdım. Koşar, oynardım yaşıtlarımdan daha iriydi bedenim. Daha on ikime yeni basmıştım okula gider gelir anneme yardım ederdim. Akşam oldu mu başka güzeldi benim ailem, köyüm. Davarları gütmeye giden arkadaşlarımı beklerdim dört gözle her akşam köyün çıkışına gider taşın üzerinde oturur beklerdim. Babam davar gütmeme izin vermezdi, gözünden sakınırdı beni. Babam, köydeki hiçbir babaya benzemezdi. Uzundu, çok küçükken çevremizdeki tüm tepeleri babamın yaptığına inanırdım. Eli ekmek tutardı, dokunduğu her yeri güzelleştirmek gibi bir huyu yeteneği vardı. Gözleri hepimize inat maviydi, düşlerimdeki denizlerin rengi mavi değildi babamın gözlerinin rengiydi. Teni bembeyazdı, bizim oradaki pamukların kıskandığını düşünürdüm babamı. Kokusu taze tandır ekmeği kokusu gibiydi. Tandır çıkan o taze ekmeğin kokusu seni mest eder ama yiyemezsin eline alırsın elini yakar, ağzına doldurursun güç bela çiğneyemeden midene yollamaya çalışırsın o zamanda bütün yemek borunu yakarak midene doğru acılı bir yolculuğa başlar. İşte babamı sevmekte böyle birşeydi, dokunduğun an yorgunluğunu hissederdin, alın teri elini ıslatırdı, tüm o güzelliğe rağmen dokunmaz, sevemezdim. Sevmeyi cesaret ettiğim anlarda bütün bedenim buz kesilirdi kıyamaz, durur beklerdim.

Yine çalışmaya gitmişti yazın kavurucu sıcağında, davarlar önde o arkada. Anamla ben işe koyulmuştuk, küçük kardeşim Ahmet evin önünde oturmuş annemin hazırladığı yemeği yemekteydi. Babamın arkasından uzun uzun bakmıştık annemle. Evimiz büyük değil, iki gözü vardı, yan tarafında şu anda benim içinde bulunduğum ve kümes olarak da kullanılan ağır vardı. Gidenin mutlaka geri döneceğini biliyorduk çünkü yıllardır böyleydi fakir evimiz babamın gelmesiyle düğün yerine dönerdi, eksik olurduk tüm gün o gelince tamamlanır bir beden olurduk. Yemeğimizi yapıp sofra başına oturmuştuk, güneş çekilmeye başlamıştı. Bizim buralarda güneş erken batar, gece çok sabırsızdır çünkü. Babam gelmemişti, kara haber tez duyulur deyip kendimizi teselli ediyorduk. Saat ilerliyordu haber yoktu. Gecenin en karanlık saati gündüze en yakın olduğu saattir derler. Gecenin en karanlık saatini yaşadık o gün babam bir daha asla gelmedi, her gün bekledik dualar ettik ama ne babam ne de bir haber gelmedi. Aradan bir ay geçti kapımız çalınmaya başlanmıştı tanıdığımızı zannettiğimiz ama tanımadığımız kimseler tarafından. Çeşme başında anneme sıra verilmez olunmuştu arkadaşlarım benimle konuşmamaya başlamıştı, kardeşime “piç” deniliyordu. Artık köyde yerimiz yoktu. Kadınla annemi görünce kapılarını camlarını kapatır olmuşlardı. Babamın gittiği günün akşamında davarlarımız evin yolunu bulmuş gelmişlerdi. Ben kardeşimle birlikte her gün davarları otlatmaya götürürken annemde tarla işlerine bakar olmuşu. Annem hem yetim hem öksüzdü tıpkı babam gibi. Onlarda “kader” demişlerdi. İyi ki Müslümandık yoksa asla “kader” diye bir teselliye bir bahaneye sahip olamazdık. Bir gün yine kardeşimle birlikte davarları otlatmaya götürüyordum. Yine sıcak bir gündü, oysa babam gittiğinden beri ben sıcak günlerden nefret eder olmuştum. Arkamızda bir gölge vardı ara ara arkama döner bakardım kardeşim daha altı yaşında olduğu için hiç birşeyin farkında değildi. Gittik, yürüdük yürüdük ve nihayet umduğumuz yere gelip oturduk. Kardeşim benim yanımda sıkılıp annemin yanına tarlaya gitti. İçimde tuhaf bir ürperti vardı, kavurucu yaz gününde sakin kış ayazı esiyordu. Sonra birden o gölge tekrar hareketlendi, can buldu, hızlı nefes alıyordu, soluk soluğaydı ensemde hissetim nefesini sonrası karanlık, sonrası yok. Ağır bir cisim beynimin tam ortasına şimşek çakmış ani bir aydınlık sağlamıştı sonrası ise tamamen karanlıktı.

Uyandığımda havanın daha da sıcak olduğunu hissettim, öğlen güneşiydi bilirdim. Çok yorgundum, canım yanıyordu, kalkmaya çalışıyordum kalkamıyordum ve son bir azimle doğruldum. Sanki içim parçalanmıştı ve ben delik deşiktim. Gözlerim önce üstüme takıldı sonra bacaklarım arasındaki kan kırmızısına. Oturdum, bekledim babam gelecekti, babam beni kurtaracaktı. Akşam oldu gelmedi. Kalktım önümde davarlar, içim parça parça, bedenim parça parça yürüdüm. Köye girdim herkes neden bana bakıyordu, herkes bana mı bakıyordu, bana mı öyle geliyordu. Yürüdüm yürüdüm, yürüdüm bir asır yürüdüm, bir asır ağladım, bir asır hem ağladım hem yürüdüm. Evime geldim annem beni bekliyordu, sonra çığlıklar, kargaşa, biri “orospu” dedi bir değil bir dünya “orospu” dedi. Annem yıkıldı, kardeşim ağladı, ben öldüm. Eve sürüklendim, annem yaralarımı sarıyordu, kardeşim yine ağlıyordu, ben yoktum. Sonra sesler duyduk bir yığın et kapıdaydı, taşlar geldi, sesler duyduk durmadılar, gücümüz yetmedi, aç vicdanlarını duyuramadık. Aldılar annemin avucumdan, beni kapadılar buraya. Beni kapatıp gittikten sonra ruhum çıktı bedenimden kendini astı. Karşımda duruyor, kimse yok ki cenazemi kaldıracak. Annem geliyor arada ekmek veriyor, su veriyor o da alıştı “kader” diyor. Tüm teslimiyetiyle “kader”. Kardeşim uğramaz oldu yanım utanırmış benden. O da “kader” diyor mudur?

Kaç “Kader”dik? İçimdeki tohum da “Kader” midir? Annem “kader” diye mi teslim oldu aç vicdanlara? Kardeşim “kader” diye mi utanıyor benden. Biz kaç “Kader”iz? Kaç “Kader” kendi ruhunu astı bu amansız topraklarda? Kaç “Kader” daha asacak ruhunu ve bedenini? Biz ne zaman “Kader” olmaktan vazgeçeceğiz? “Kader” hastalığına tedavi bulunabilinecek mi? “Kadersiz” “Kader”lere boyun eğmeyeceğimiz güzel Türkiye umut ediyorum…

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın