Uluslararası İlişkiler disiplininin en temel ve aynı zamanda en tartışmalı kavramlarından biri güçtür. Devletlerin birbirleriyle olan ilişkilerini, ittifak tercihlerini, çatışma ve işbirliği davranışlarını ve uluslararası sistem içerisindeki konumlarını anlamak büyük ölçüde güç dağılımının incelenmesini gerektirmektedir. Bununla birlikte güç, yalnızca askeri kapasiteye veya ekonomik büyüklüğe indirgenebilecek basit bir olgu değildir. Bir devletin sahip olduğu kaynaklar kadar bu kaynakları siyasi sonuçlara dönüştürebilme kapasitesi, diğer aktörlerin davranışlarını etkileyebilme yeteneği ve uluslararası sistemin kurallarını şekillendirebilme gücü de önem taşımaktadır. Bu nedenle güç, hem maddi kapasitelere hem de siyasi, ekonomik, kurumsal ve toplumsal unsurlara dayanan çok boyutlu bir kavramdır.
Klasik realist yaklaşım açısından uluslararası sistem anarşik bir yapı arz etmekte ve devletler öncelikle kendi güvenliklerini sağlamak zorundadır. Merkezi bir dünya hükümetinin bulunmadığı bu ortamda devletlerin sahip oldukları güç, hayatta kalmaları ve çıkarlarını korumaları açısından belirleyici bir unsur olmaktadır. Hans Morgenthau’nun klasik realizminde uluslararası politikanın güç ve çıkarlar çerçevesinde şekillendiği kabul edilirken, Kenneth Waltz’ın neorealizmi güç dağılımını uluslararası sistemin yapısını açıklayan temel unsurlardan biri olarak görmektedir. Bu perspektiften bakıldığında uluslararası sistemdeki güç dağılımı, devletlerin yalnızca birbirleriyle rekabetini değil, aynı zamanda hangi aktörlerle işbirliği yapacaklarını da etkilemektedir.
Devletlerin güç dağılımına verdikleri tepkilerden biri eklemlenme (bandwagoning), diğeri ise dengeleme (balancing) olarak ifade edilmektedir. Eklemlenme, görece daha zayıf devletlerin veya tehdit altında bulunan aktörlerin daha güçlü bir devletle hizalanarak güvenlik veya siyasi çıkar elde etmeye çalışmasını ifade eder. Dengeleme ise güçlü veya tehdit oluşturan bir aktöre karşı başka devletlerle ittifak kurarak güç dengesini sağlamaya yönelmektir. Bu iki davranış biçimi, gücün yalnızca devletlerin sahip olduğu bir kaynak olmadığını, aynı zamanda diğer aktörlerin davranışlarını şekillendiren bir unsur olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla bir devletin gücü, yalnızca kendi kapasitesiyle değil, diğer devletlerin bu kapasiteye verdikleri tepkilerle de anlam kazanmaktadır.
Güç kavramının önemli bir boyutu sert güçtür. Askerî kapasite, ekonomik büyüklük, yaptırım uygulama imkânı ve gerektiğinde zor kullanabilme yeteneği sert gücün başlıca unsurlarıdır. Bununla birlikte özellikle Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra uluslararası siyasette gücün yalnızca maddi kapasitelere dayanmadığı daha açık biçimde görülmüştür. Joseph Nye tarafından geliştirilen yumuşak güç kavramı, bir devletin başkalarını kendi değerleri, kültürü, kurumları, politikaları ve uluslararası alandaki çekiciliği aracılığıyla etkileyebilmesini ifade etmektedir. Bir devletin kültürel etkisi, diplomatik itibarı, eğitim kurumları, medya kapasitesi veya uluslararası krizlerde güvenilir bir aktör olarak algılanması, bu anlamda önemli bir güç kaynağı oluşturmaktadır.
Gücün bir başka boyutu ise yapısal ve kurumsal güçtür. Uluslararası sistemde bazı devletler yalnızca sahip oldukları askerî veya ekonomik kaynaklar nedeniyle değil, küresel kurumların ve kuralların şekillenmesinde oynadıkları rol nedeniyle de daha fazla etkiye sahiptir. Bir devletin uluslararası finans sistemindeki konumu, rezerv para birimi üzerindeki etkisi, uluslararası kuruluşlardaki ağırlığı, teknoloji ve iletişim altyapıları üzerindeki kontrolü veya küresel ekonomik kuralların belirlenmesine katkısı, doğrudan askerî kapasitesinden farklı bir güç alanı yaratmaktadır. Bu nedenle güç, yalnızca kimin daha fazla kaynağa sahip olduğuyla değil, kimin uluslararası sistemin işleyişini ve gündemini daha fazla şekillendirebildiği şeklinde de ölçülmektedir. Soğuk Savaş’ın sona ermesi bu açıdan önemli bir dönüm noktasıdır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Amerika Birleşik Devletleri, askerî, ekonomik, teknolojik ve diplomatik kapasitesinin genişliği sayesinde uluslararası sistemde olağanüstü bir konuma ulaşmıştır. Bu dönem çoğu zaman tek kutupluluk ve Amerikan hegemonyası tartışmalarıyla açıklanmıştır. Ancak zaman içerisinde Çin’in ekonomik ve teknolojik yükselişi, Rusya’nın askerî kapasitesi, Avrupa Birliği’nin ekonomik ve kurumsal ağırlığı ve Hindistan gibi yükselen aktörlerin güç kazanması uluslararası sistemdeki güç dağılımının yeniden tartışılmasına yol açmıştır. Böylece güç kavramı statik olmaktan çıkmış, yükselen ve gerileyen aktörler arasındaki rekabet, küresel siyasetin temel dinamiklerinden biri hâline gelmiştir.
Bununla birlikte günümüz uluslararası sisteminde güç yalnızca büyük devletlerin sahip olduğu bir kapasite olarak da değerlendirilmemelidir. Bölgesel güçler ve kolektif aktörler de uluslararası siyasetin şekillenmesinde önemli roller üstlenebilmektedir. Afrika Birliği bunun dikkat çekici örneklerinden biridir. Tek tek Afrika devletlerinin küresel sistem içerisindeki pazarlık kapasitesi sınırlı kalabilirken, bölgesel ve kıtasal örgütlenmeler aracılığıyla ortak hareket edilmesi ekonomik, siyasi ve diplomatik açıdan daha güçlü bir temsil imkânı yaratmaktadır. Bu durum, güç kavramının kolektif boyutunu ortaya koymaktadır. Devletler yalnızca kendi maddi kapasitelerini artırarak değil, ortak kurumlar oluşturarak ve kolektif diplomasi yürüterek de uluslararası sistemdeki etkilerini artırabilirler. Benzer bir durum Küresel Güney açısından da görülebilir. Gelişmekte olan ülkeler, uluslararası sistemde ekonomik ve siyasi eşitsizliklerin azaltılması, uluslararası kurumlarda daha adil temsil ve kalkınma finansmanına erişim gibi konularda ortak hareket etmeye çalışmaktadır. Buradaki amaç her zaman belirli bir büyük güce karşı doğrudan denge oluşturmak değildir. Daha ziyade kolektif hareket ederek müzakere kapasitesini artırmak ve uluslararası gündemin belirlenmesinde daha fazla söz sahibi olmaktır. Bu nedenle günümüz uluslararası sisteminde güç, yalnızca askerî üstünlük veya ekonomik büyüklük üzerinden değil, aktörlerin ortak hareket etme ve kurumsal kapasite oluşturma yetenekleri üzerinden de değerlendirilmektedir.
Ukrayna savaşı da güç dağılımının devletlerin dış politika tercihlerini nasıl etkilediğini gösteren güncel örneklerden biridir. Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısı sonrasında Ukrayna’nın Avrupa ülkeleri, Amerika Birleşik Devletleri ve NATO ülkeleriyle güvenlik, ekonomik ve siyasi alanlarda yoğunlaşan işbirliği, ittifakların ve güç dengesi hesaplarının dış politika üzerindeki etkisini göstermektedir. Bu örnek, devletlerin tehdit algıları doğrultusunda mevcut güç dağılımına karşı farklı hizalanma stratejileri geliştirebildiklerini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla uluslararası sistemde güç, yalnızca büyük devletlerin rekabetini değil, daha küçük veya orta ölçekli devletlerin güvenlik ve dış politika tercihlerini de doğrudan etkileyen bir unsurdur.
Bölgesel güç kavramı bu noktada özel önem taşımaktadır. Bir devletin küresel ölçekte süper güç olması gerekmeksizin kendi coğrafi çevresinde askerî, ekonomik, siyasi veya diplomatik açıdan belirleyici bir etkiye sahip olması mümkündür. Bölgesel güçler, komşu ülkelerle ilişkilerinde daha fazla etki yaratabilir, bölgesel krizlerde arabuluculuk yapabilir, ekonomik bağlantılar oluşturabilir veya bölgesel kurumların gelişimine öncülük edebilirler. Türkiye de coğrafi konumu, ekonomik kapasitesi, askerî yetenekleri, diplomatik ağı ve farklı bölgelere yönelik ilişkileri nedeniyle bölgesel güç tartışmaları içerisinde değerlendirilen ülkelerden biridir. Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz gibi birbirinden farklı jeopolitik alanların kesişiminde bulunması, Türkiye’nin bölgesel gelişmeler karşısındaki önemini artırmaktadır. Ancak bir devletin güç sahibi olması ile bu gücü etkili biçimde kullanabilmesi arasında fark bulunmaktadır. Ekonomik kriz, siyasi istikrarsızlık, kurumsal kapasite eksikliği veya diplomatik izolasyon gibi faktörler maddi kaynakların dış politika sonuçlarına dönüştürülmesini zorlaştırabilir. Bu nedenle güç, kapasiteyi sonuca dönüştürebilme meselesidir. Bir devletin elinde büyük askerî veya ekonomik kaynakların bulunması, bu kaynakların her durumda siyasi hedeflere ulaşmak için etkili biçimde kullanılabileceği anlamına gelmez.
Sonuç olarak uluslararası ilişkilerde güç, devletlerin sahip olduğu askerî ve ekonomik kaynakların ötesinde, başkalarının davranışlarını etkileyebilme, uluslararası gündemi şekillendirebilme ve sistemin kurallarının oluşumuna katkıda bulunabilme kapasitesidir. Sert güç ve yumuşak güç bu kavramın farklı boyutlarını ortaya koymaktadır. Eklemlenme ve dengeleme gibi davranış biçimleri ise güç dağılımının devletlerin dış politika tercihlerini nasıl şekillendirdiğini göstermektedir. Soğuk Savaş sonrasında ABD’nin küresel ağırlığı, Çin’in yükselişi, Avrupa Birliği’nin ekonomik ve kurumsal kapasitesi, Afrika Birliği gibi kolektif aktörlerin güçlerini birleştirme çabaları ve Ukrayna savaşının ortaya çıkardığı ittifak dinamikleri, gücün uluslararası sistemdeki sürekli dönüşümünü göstermektedir. Dolayısıyla günümüz dünyasında güç tek bir merkezde toplanan veya yalnızca askerî kapasiteyle ölçülebilen bir olgu olmaktan giderek uzaklaşmaktadır. Ekonomik kaynaklar, teknoloji, diplomasi, kültürel çekicilik, uluslararası kurumlar ve kolektif hareket kapasitesi de güç üretmektedir. Gücün değişen doğasını anlamak, hem küresel hem de bölgesel siyasetin geleceğini anlamanın temel koşullarından biridir.
KAYNAKÇA
Acharya, A. (2014). Global International Relations (IR) and Regional Worlds. International Studies Quarterly, 58(4), 647–659. https://doi.org/https://doi.org/10.1111/isqu.12171
Barnett, M., & Duvall, R. (2005). Power in International Politics. International Organization, 59(01), 39–75. https://doi.org/https://doi.org/10.1017/S0020818305050010
Mowle And, T. S., & Sacko, D. H. (2007). Global NATO: Bandwagoning in a Unipolar World. Contemporary Security Policy, 28(3), 597–618. https://doi.org/10.1080/13523260701738107
