Kanser, Paraziter Bir Hastalığa mı Benziyor?

Covid 19 ve mRNA aşıları sonrası dönemde aşırı artan turbo (agresif) kanser vakaları beraberinde bazı tartışmaları da getiriyor.

ABD ve Avrupa merkezli kanser tedavileri pahalı ve çözümsüz kemoterapi süreçleriyle sürerken, İvermektin ve Fenbendazol gibi ucuz ve etkili olduğu söylenen ilaçların ileri derece kanser hastalarını iyileştirdiği iddiaları giderek daha fazla gündeme geliyor.

İvermektin kamuoyunda at paraziti ilacı olarak bilinirken, fenbendazol ise köpek parazit ilacı olarak tanınıyor.

Oysa gerçeklik bundan biraz daha farklı.

İvermektin, insanlarda ve hayvanlarda parazit enfeksiyonlarını tedavi etmek için kullanılan güçlü bir antiparaziter (antelmintik) bir ilaç.

İvermektin’in hikâyesi bir ilaç şirketi laboratuvarında değil, Japonya’nın Shizuoka eyaletinde bir golf sahasının yakınındaki toprakta başlar. 1970’lerde Japon mikrobiyolog Satoshi Ōmura, topraktaki mikroorganizmaları tararken daha önce tanımlanmamış bir bakteri türü buldu: Streptomyces avermitilis.

Bu bakterinin ürettiği bileşiklerin parazitler üzerinde olağanüstü bir felç edici etkisi vardı. Ōmura, örneklerini Amerikalı parazitolog William C. Campbell‘a gönderdi; Campbell ve ekibi bileşiği rafine ederek önce “avermektin”i, ardından daha güvenli ve etkili formu olan ivermektini geliştirdi. 1970’lerde Merck firması tarafından parazit ilacı olarak piyasaya sürüldü.

Sonuç, tıp tarihinin en büyük halk sağlığı zaferlerinden biri oldu. Afrika ve Latin Amerika’da milyonlarca insanı kör eden nehir körlüğü (onkoserkiyaz) ve ağır sakatlıklara yol açan fil hastalığı (lenfatik filariyaz) büyük ölçüde kontrol altına alındı. Ōmura ve Campbell, 2015 Nobel Tıp Ödülü’nü paylaştı.

İvermektin’in kanseri iyileştirdiği iddiaları kamuoyunda ilk kez Mel Gibson’un bir röportajıyla popüler oldu.

Daha sonra Covid döneminde de adı çokça geçti. Hastalığın iyileşme süresini hızlandırdığı ortaya çıktı. Fakat başta ABD olmak üzere ana akım tıp ve medya alanında sürekli kötülenerek küçümsendi.

İvermektin’in sistemik olarak kanser tedavisinde kullanılması Kanadalı bir nükleer tıp uzmanı Dr. William Makis tarafından başlatıldı. Alberta eyaletinde eve gönderilen umutsuz kanser hastalarına kendi geliştirdiği ivermektin, fenbendazol ve mebendazol (artı binlik C vitamını ve diğer takviyeler) dozajlarıyla tedavi veren Dr. William Makis, büyük ilaç şirketlerinin etkili olduğu sistem içinde şarlatan olarak damgalandı ve Kanada’da çalışması engellendi.

Makis bunun ardından ABD’nin Florida eyaletinde çalışmasına devam etti.

Dr. William Makis, dahil olduğu kanser araştırmasında gözlemlediği bir durumu —yani birçok farklı kanser türünün İvermektin’e yanıt verebileceği gerçeğini— nihayetinde kanıtlayabileceğini belirtiyor.

Makis’in argümanı, özellikle önemli gördüğü bir unsura, yani kanser kök hücrelerine dayanıyor.

Ona göre, geleneksel kemoterapi hızla bölünen çok sayıda kanser hücresini yok edebilirken, daha yavaş çoğaldıkları için daha dirençli olabilen kanser kök hücrelerini geride bırakabiliyor.

Makis, hayatta kalan bu hücrelerin hastalığın nüksetmesine ve metastaz yapmasına yol açabileceğini savunuyor.

İşte tam bu noktada, İvermektin’in farklı bir rol oynayabileceğine inanıyor.

Makis, İvermektin’in kanser kök hücreleri üzerindeki etkileri de dahil olmak üzere, çeşitli potansiyel antikanser mekanizmalarını ortaya koyan araştırmalara dikkat çekiyor.

Kendisi, İvermektin’in geleneksel (kemoterapi) tedaviyle birlikte kullanılmasının, kemoterapinin etkili bir şekilde ortadan kaldıramadığı kanser hücresi popülasyonlarını hedef alabileceği görüşünde.

Ayrıca Mebendazol’ün de ileride bu stratejide bir rol oynayabileceğine inanıyor.

Bu durum, onun en önemli iddiasına kapı aralıyor: Eğer gelecekteki araştırmalar anlamlı bir klinik faydayı doğrularsa, yeniden amaçlandırılmış ilaçların mevcut kanser tedavileriyle birleştirilmesi, bazı ileri evre kanser türlerinde yaklaşımı esasen palyatif (semptom hafifletici) olmaktan çıkarıp iyileştirici bir yöne taşıyabilir.

Ancak bu henüz kesinleşmiş bir klinik sonuç değil, yalnızca bir hipotez niteliğinde.

Çünkü ana akım tıp dünyası 30 yıldan fazladır İvermektin’in insanlar üzerinde denenmesine izin vermiyor. İlacın kullanılmasının engellenmesi gerekçesi olarak da insan araştırması yapılmaması gösteriliyor.

E, tüm büyük fonları elinde tutan kar amaçlı kapitalist sağlık sistemi bu konuda çalışma yapmayı engellerse, elbette insan çalışması yapılmamış olur!

Tam bir kısır döngü.

Ancak Makis, her geçen gün iyileşen vakaları kendi blogunda ve sosyal medya hesaplarında paylaşıyor. Mesela, “59 yaşında Amerikalı erkek hasta dördüncü evre pankreas kanserini yendi veya 73 yaşında Türk kadın hasta dördüncü evre göğüs kanserinden kurtuldu” gibi.

Makis, denetleyici sistemin, para babalarınca fonlanan akademinin ve dev ilaç firmalarının, yılda 233 milyar dolarlık hacmi olan kanser endüstrisini korumak için halka yalan söylediğini ileri sürüyor.

Artık bu sistemin çöktüğünü savunan Makis şöyle devam ediyor:

“Şu anda kanserde İvermektin kullanımını inceleyen 7 klinik (insan üzerinde) çalışma bulunuyor; bunlardan biri Kaliforniya’da (NCT05318469), altısı ise Florida’da (NCT07487805 dahil) yürütülüyor. Bu durum, İvermektin’i günümüzde kanser alanındaki en heyecan verici ve üzerinde araştırma yapılan yöntemlerden biri haline getiriyor; ana akım onkolojideki her türlü çalışmadan çok daha heyecan verici bir konumda. (Fenbendazol ile neredeyse aynı olan) Mebendazol’ün kanserde kullanımını inceleyen 5 klinik çalışma mevcut; bunlar arasında Johns Hopkins tarafından yürütülen iki çalışma ile İsveç, Mısır ve Hindistan’daki uluslararası merkezlerin çalışmaları yer alıyor.”

Kanser ile parazitin benzerliği buluşu SSCB’ye dayanıyor

1946’da Nina Kliueva ve Grigorii Roskin, Trypanosoma cruzi‘den elde ettikleri bir serumun, farelerdeki tümörleri erittiğini gözlemledi. Bu ilaca baş harflerinden yola çıkarak KR Preparatı adı verildi. (Kaynak: The Cure: A Story of Cancer and Politics from the Annals of the Cold War – Krementsov, Nikolai)

Ön klinik denemeler, geliştiricilerinin baş harflerinden yola çıkılarak KR adı verilen bu maddenin insanlar üzerinde de etkili olabileceğine işaret ediyordu. KR’yi çevreleyen yoğun medya ilgisi, ABD’nin Sovyetler Birliği Büyükelçisi’ni, bu olası tedavinin geliştirilmesi konusunda ABD-Sovyet iş birliği arayışına yöneltti. Ancak tırmanan Soğuk Savaş, Amerikan tarafının bu ilgisini iki ucu keskin bir bıçağa dönüştürdü.

Bu ilgi, Kliueva ve Roskin’in başta Stalin olmak üzere Sovyet liderliğinden kayda değer bir araştırma desteği almasını sağlasa da, aynı zamanda ikiliyi süper güçler arasındaki ideolojik çatışmanın tam ortasına itti. Amerika’ya “devlet sırlarını” ifşa etmekle suçlanan çift göstermelik bir yargılamaya tabi tutuldu; “vatanseverlik karşıtı günahları” ise Sovyet tiyatro ve sinema yapımlarında kınandı.

Kazandıkları şöhreti daha fazla finansman sağlamak için kullanan Kliueva ve Roskin araştırmalarına devam ettiler; ancak kıskanç meslektaşları çalışmalarını itibarsızlaştırıp enstitülerinin kontrolünü ele geçirdi. KR üzerindeki çalışmalar yıllarca sekteye uğradı ve Kliueva ile Roskin’in vefatıyla tamamen durdu.

CIA Belgesi: Kanser paraziter bir hastalık mı?

2011’de gizliliği kaldırılan 1951 tarihli bir CIA belgesi de, Sovyet bilim insanlarının (muhtemelen Kliueva ile Roskin) parazit kurtlar ile kanserli tümörler arasındaki benzerlikleri inceleyen bir bilimsel makalesinin özetini içeriyordu.

CIA'İN GİZLİ KANSER DOSYASI AÇILDI! | Sovyet profesör Alpatov'un 75 yıllık " parazit" keşfi: Kanser hücreleri parazit gibi mi besleniyor? | Dünya  Haberleri

Rapora göre araştırmacılar, her iki yapının da benzer metabolik koşullarda geliştiğini ve enerji depolama biçimi olan glikojeni yüksek miktarda biriktirdiğini ileri sürüyordu.

Soğuk Savaş döneminde CIA’in yabancı bilimsel çalışmaları düzenli olarak takip etmesi standart bir istihbarat faaliyeti olarak kabul ediliyordu.

Belgenin üst kısmında açık şekilde şu ifade yer alıyor: “Bu değerlendirilmemiş bilgidir.” Bu ifade, CIA’in içerikteki bulguları doğrulamadığını veya desteklemediğini gösteriyor.

Makalenin yazarı, Leningrad’da yayımlanan Priroda dergisinde 1950 yılında çalışmasını yayımlayan Profesör V.V. Alpatov’tu. Alpatov, konak canlı içinde yaşayan endoparazitler ile kötü huylu tümörlerin benzer bir metabolik profile sahip olduğunu ve bunun biyolojik bir akrabalığa işaret edebileceğini savunuyordu.

CIA raporunda adı geçen maddelerden biri, Alman kimyager H. Mauss tarafından 1938’de geliştirilen Myracyl D adlı ilaçtı. Bu bileşik, paraziter bir hastalık olan “bilharzya” tedavisinde etkiliydi ve Sovyet araştırmasına göre tümörler üzerinde de belirli etkiler göstermişti.

Boston College’dan kanser biyoloğu Dr. Thomas Seyfried, parazitler ile kanser hücrelerinin bazı aynı enerji üretim yollarını paylaştığını ve bu nedenle parazit ilaçlarının bazen tümörleri de etkileyebildiğini savunuyor.

Anlaşılan o ki, tıpkı 1920’lerde Royal Raymond Rife’ın geliştirdiği süper virüs mikroskobu ile rezonans tekniğiyle kanseri yok etmesinin, kara dayalı Rockefeller tıbbında büyük tehdit olarak görülmesi gibi, yıllık masrafı 200 ila 2000 dolar olan İvermektin ve fenbendazol gibi ilaçlar da (yılda en az 200 bin dolarlık) sektör tarafından tehdit olarak görülüp sümenaltı edilmiş.

Bakınız:

Frekansın Ustaları: Nikola Tesla ve Kanseri Tedavi Eden Royal Rife

Frekansın Ustaları: Nikola Tesla ve Kanseri Tedavi Eden Royal Rife

“Evrenin sırlarını bulmak istiyorsanız, enerji, frekans ve titreşim açısından düşünün.”

Tamamını okumak için: ​​https://hseyinvodinal.substack.com/p/frekansn-ustalar-nikola-tesla-ve

Kar odaklılığın yanı sıra, 2019’da Covid 19 ile ortaya çıkan “dünya nüfusunu azaltma” planı da kapitalistlerin ne kadar kötü yürekli olduğunun bir kanıtı.

Bugün ambargolar altında inleyen ve elekriği dahi kesilebilen Küba, son 30 yılda kansere karşı aşı ve ilaç geliştirebiliyorsa, eminim ki SSCB de eğer çökmeseydi, kansere gerçek bir tedavi bulunmuş olurdu.

Ve elbette, 12 yaşını dolduramadan bu dünyaya veda eden melek oğlum Tan da bugün hayatta olurdu.

 

Bunları da sevebilirsiniz