Karaburun’a doğru giderken yol bir süre sonra insanı yavaşlatıyor. Deniz bir görünüp bir kayboluyor. Rüzgar, yarımadanın kendine özgü sertliğiyle geliyor. Taşlık yamaçlar, zeytinlikler, küçük yerleşimler, eğilip bükülen yollar… Haritada bakınca İzmir’in batıya uzanan bir parçası. Yerinde durunca başka bir şey.
Bir uç. Bir eşik. Bir bekleme hali.
Karaburun, Ege’nin içine doğru uzanan; karşısında Sakız, kuzeyinde Midilli, arkasında Anadolu olan bir eşik coğrafyası. Bir yanında açık deniz, öte yanında İzmir Körfezi var. Dağlık, parçalı ve tarih boyunca farklı yerleşim katmanlarını taşıyan bir yer. Antik dönemde Mimas olarak biliniyor; yarımadadaki insan izleri Kalkolitik Çağ’a, yaklaşık MÖ 4000’lere kadar gidiyor. Sonra İyonya geliyor. Mimas, dönemin güçlü kentlerinden Erythrai’nin dünyasının bir parçası oluyor. Tarihi de yalnız Anadolu’ya bakarak okunamıyor; Çeşme, Sakız, Foça, İzmir ve Ege adaları arasındaki yüzyıllar süren ilişkiler bu coğrafyayı biçimlendiriyor.
Buraya bakarken önce rüzgarı fark etmek gerekiyor. Eski kaynaklarda Mimas’ın “rüzgarlı” diye anılması boşuna değil. Rüzgar burada yalnız hava durumu değil; coğrafyanın kurucu unsurlarından biri. Taş değirmenleri döndürmüş, bitkinin boyunu, ağacın yönünü, insanın evini nereye kuracağını belirlemiş. Bugün enerji üretiminden söz ederken yine aynı rüzgarın peşindeyiz. Binlerce yıl içinde teknoloji değişiyor, ihtiyaç değişiyor, insan değişiyor. Rüzgar kalıyor.
Köylere biraz daha dikkatli bakınca başka bir hikaye beliriyor. Yarımadanın eski yerleşimlerinin çoğu denizin hemen kıyısına kurulmamış. Yamaçlarda, denizden bakıldığında kolay fark edilmeyen noktalara çekilmişler. Bugün bize nefis bir manzara seçimi gibi görünen şeyin ardında korsan saldırılarından korunma isteği var. On dokuzuncu yüzyılla birlikte güvenlik koşulları değişince yerleşimler de kıyıya yaklaşmaya başlıyor. Bir köyün bulunduğu yer, bazen bize mimariden önce korkuyu anlatıyor.
Taş evler de öyle. Duvarlara yalnız “eski” diye bakınca çok şey kaçıyor. Karaburun’un kırsal mimarisinde evler, su yapıları, zeytin işlikleri, üretim alanları, ibadet mekanları aynı hayatın birbirine bağlı parçaları. Çullu ve Hisarcık gibi köyler 1949 depreminden sonra boşalmış. Bugün harabe gibi duran duvarlar aslında bir zamanlar ekmek yapılan, çocuk büyütülen, zeytin sıkılan, su taşınan bir düzenin kalıntıları. Karaburun’da terk edilmişlik de manzaranın bir parçası. Yaşayan köylerin yanında yarı boşalmış olanlar, bütünüyle sessizleşmiş olanlar var. Taş duvarlara biraz dikkatli bakınca yalnız mimari değil, yarıda kalmış hayatlar görünüyor.
Sazak bu duygunun en güçlü olduğu yerlerden biri. Bir zamanlar Türklerle Rumların birlikte yaşadığı bir köy. Mübadele, göç, değişen hayat biçimleri derken sessizleşiyor. Bugün geriye taşlar kalıyor. Ama eski bir köye bakarken yalnız yıkıntıyı görmek çok kolay. Asıl zor olan, orada olmayanı görmek. Bir pencerenin ardındaki gündelik hayatı, bağbozumunu, sofrayı, kapının önünde oturanları, başka bir dilde söylenen bir şarkıyı. Bir yerde artık kimsenin yaşamaması, orada hiçbir şey olmadığı anlamına gelmiyor.
Karaburun’un hafızasında Börklüce Mustafa da var. On beşinci yüzyılın başında burada şekillenen hareket, eşitlik, paylaşma ve farklı toplulukların bir arada yaşaması fikriyle birlikte anılıyor. Tarihçilerin yorumları ve hareketin ayrıntıları üzerine tartışmalar sürse de Börklüce’nin Karaburun’un belleğinde özel bir yeri olduğu açık. Bir yarımadanın aynı anda hem coğrafi bir uç hem de başka türlü bir hayat düşüncesinin mekanı olması bana çok anlamlı geliyor. Bazı yerler insanları koruyor. Bazıları düşünceleri de.
Ütopya fikri de zaten biraz böyle doğmuyor mu? Var olan düzenin tek mümkün düzen olmadığını düşünmekten. İnsanın yaşadığı dünyaya bakıp, “başka türlü olabilir” diyebilmesinden.
Yüzyıllar boyunca ütopyalar uzak adalara, bilinmeyen ülkelere, kusursuz şehirlere yerleştirildi. Bunun bir nedeni vardı. Yeni bir düzen hayal etmek için önce mevcut dünyanın gürültüsünden biraz uzaklaşmak gerekiyordu. Haritanın kenarında kalan yerler, zihnin de kenarlarını genişletiyordu.
Bugün ise haritanın neredeyse hiçbir yeri bilinmez değil. Uydu görüntülerimiz var. Sokakları ekrandan gezebiliyor, gitmeden önce koyları görebiliyor, restoranların puanlarını okuyabiliyor, güneşin nerede batacağını bile önceden öğrenebiliyoruz. Bilgi sorunumuz büyük ölçüde değişti. Eksiklikten çok fazlalıkla karşı karşıyayız.
Ve tam burada çağımızın başka bir kıtlığı ortaya çıkıyor: dikkat.
Dikkat, yeni ekonominin en değerli hammaddelerinden biri haline geldi. Bir ekranın başında ne kadar kaldığımız, neye baktığımız, neyin üzerinden geçtiğimiz, neye geri döndüğümüz ölçülüyor. Bizi biraz daha uzun tutabilmek için başlıklar, görüntüler, videolar, bildirimler yarışıyor. Gün içinde yüzlerce şeye bakıyoruz.
Ama bakmakla görmek aynı şey değil.
Seyahat de bundan payını alıyor. Bir yere gitmeden önce onun “en iyi” on yerini biliyoruz. Nerede fotoğraf çekileceğini, hangi koyun görülmesi gerektiğini, hangi restoranda ne yenileceğini öğreniyoruz. Sonra o listeyi tamamlıyoruz. Bir zamanlar seyahat bilinmeyene doğru gitmekti. Şimdi zaman zaman önceden gördüğümüz görüntülerin doğrulamasına dönüşüyor.
Oysa Karaburun gibi yerler bu bakışa pek uygun değil. Kendini bir çırpıda göstermiyor. Onu tek bir fotoğrafa sığdırmak zor. Burada güzel olan şey çoğu zaman büyük bir manzaradan çok iki şey arasındaki bağlantıda saklı.
Rüzgarla değirmen arasında.
Denizle yamaçtaki köy arasında.
Göçle boş kalan ev arasında.
Bir fikirle onu taşıyan insanlar arasında.
Toprakla nergisin kokusu arasında.
Karaburun’un nergisi de böyle bir ayrıntı. Yarımadanın kokusuna karışan kekik, defne, maki ve nergis yalnız botanik bir liste değil. Narkissos’un kendi yansımasına bakarken kaybolduğu eski hikayenin bu coğrafyada hala bir çiçeğin adıyla dolaşması hoş bir tesadüf. Üstelik bugünün dünyasında o eski hikaye başka türlü okunabiliyor. Narkissos suyun yüzeyindeki kendi görüntüsünden gözünü alamıyordu.
Bizim önümüzde artık küçük, ışıklı ekranlar var. Görüntü değişti. Bakışın büyüsü pek değişmedi.
Kendimize, başkalarına ve dünyaya sürekli bakıyoruz. Ama neyi gördüğümüzden çok, ne kadar süre bakabildiğimiz önemli hale geliyor. Bir nergisin kokusu birkaç saniyede tüketilemiyor. Bir taş köyün hikayesi bir fotoğraf karesine sığmıyor.
Rüzgarın neden yüzyıllardır bu yarımadanın kaderinin parçası olduğunu anlamak için biraz oyalanmak gerekiyor.
Yeni nesil düşüncenin ilginç tarafı da burada olabilir. Gelecek artık yalnız daha hızlı teknoloji, daha çok veri, daha akıllı sistemler demek değil. Bunların arasında neyi koruyacağımızı, neye dikkat edeceğimizi, hangi ilişkileri kaybetmememiz gerektiğini yeniden düşünmek demek.
Turizmde de aynı soru önümüzde duruyor. Bir destinasyonu yalnız ziyaretçi sayısı, yatak kapasitesi, erişilebilirlik ve harcama üzerinden okuyabiliriz. Bunların hepsi gerekli. Ama tek başına yeterli değil. Çünkü bir yerin asıl değeri çoğu zaman sayılabilen şeylerle sayılamayanlar arasındaki bağda oluşuyor.
Bir koyun güzelliği kadar sabah sessizliği.
Bir köyün mimarisi kadar neden oraya kurulduğu.
Bir balığın adı kadar hangi mevsimde çıktığı.
Bir taş ev kadar o evin boş kalmasına neden olan tarih.
Bir rüzgar kadar onun insan hayatını nasıl biçimlendirdiği.
Karaburun’un kıyılarında küçük ölçekli balıkçılık hala yerel hayatın parçalarından biri. Mercan, barbun, sargoz, karagöz, kefal… Burada hoşuma giden şey türlerin listesinden çok eski bir cümle: bugün deniz ne verdiyse.
Modern dünyada hemen her şeyi talebe göre üretmeye alıştık. Deniz ise hala kendi takviminde yaşıyor. Bu da insana sınırların yalnız kısıtlama olmadığını hatırlatıyor.
Ütopyalar çoğu zaman sınırsız imkanların dünyasını hayal etti. Kusursuz düzeni, bolluğu, bilginin zaferini. Bugün ise başka bir düşünce daha ilginç geliyor: İyi bir gelecek her şeyi yapabildiğimiz bir dünya mı, yoksa neyi yapmamayı bildiğimiz bir dünya mı?
Karaburun bu soruya cevap vermiyor.
Zaten iyi yerler cevap vermez.
İnsanın elindeki soruyu değiştirir.
Bir yel değirmenine bakarken rüzgarı, boş bir eve bakarken göçü, nergise bakarken bakışın kendisini, denize bakarken sınırı düşünmeye başlarsınız.
Sonra fark edersiniz ki bir yerin en görünür tarafı, her zaman onun en önemli tarafı değildir.
Ve galiba Karaburun’un bildiği şey de tam burada saklı: Haritanın ucunda olmak, dünyanın dışında kalmak değildir. Bazen merkezin göremediğini görebilmek için gereken mesafedir.
Zamanın ve bilginin yolunda bir sonraki buluşmamızda yeniden görüşmek üzere, rüzgarınız hayalleriniz, pusulanız kalbiniz olsun.
İyi seyirler.
Zeynep Nisan
