MÜZİĞE GÜLÜMSEYEN SULTAN: ABDÜLMECİT
23 Nisan 1823 tarihinde Topkapı sarayında doğan sultan Abdülmecit, babası II. Mahmut’un ölümü üzerine 03 Temmuz 1839 da henüz 16 yaşındayken Devlet-i Aliyye’nin 31. padişahı olmuştur. Babasının büyük değişimlerini çocukluk ve gençlik yıllarının başlarında yaşayan yeni sultan, okuma-yazma ve din bilgisi dışında esaslı bir eğitim görmemiş, eski saray eğlencelerini yaşayarak büyümüştür. Küçük yaşlarında sultan için saray ağalarının çocuklarından bir takım kurulmuş, çocuklardan bir dans grubu oluşturulmuş, musahip Sait Efendi yönetiminde saraydaki koloyunu takımı ile Topkapı Sarayı meydanında oyunlar oynatılmış, küçük şehzade eğlendirilmiştir. (*1)
Sarayda farklı bir anlayış içinde yeni bir müzik kültürü yapılanmaktaydı. İşte bu ilham verici müzik ortamında, sarayda çok sesli müziğin hayat bulmaya başladığı günlerde dünyaya gelen genç sultan, saltanatın başına geçer geçmez oldukça ciddi devlet sorunlarını çözmek zorunda kalmıştır. Müziğin başında Donizetti Paşa vardı ve ondan müzik ile ilgili çok şey öğreniyordu. Tanzimat-ı Hayriyye fermanını ilan ederek eski usul devlet yönetimini bırakıp yönünü batıya çevirmiştir. Döneminde uygulanan reformların hayata geçmesinde, elçilik ve sadrazamlık yapmış olan Mustafa Reşit Paşa’nın önemi büyüktür. Batının bilim ve sanatını anlayabilme çabası içinde olmuştur. Bu çerçevede kendisinin özel doktoru da olup tıbbiye okulunda anatomi öğretmenliği de yapan Dr. Spitzer gibi bilim insanları ile yakın bağlar kurmuştur. Dr. Spitzer’in hatıralarında, padişahın kendisine Rapko kumpanyasının sarayda gösteri yapacağını söylediğini ifade etmektedir. Bu anekdot, yeni padişahın batı sanatına ilgi gösterdiğinin bir göstergesidir. (*2)
Sarayda geleneksel sanatlar üzerine görev yapanlar arasında (ince saz, mudhik (güldürücü), mukallit (taklitçi) vb. olmasına rağmen genç Abdülmecit’in, onlar ile meşk ettiği ile ilgili bir bilgi bulunmamaktadır. Diğer taraftan Donizetti ile sohbetler etmiş ve onun yönetimindeki Musika-i Hümayuna ilgi göstermiştir. Özellikle batı müziği ve Beyoğlu’nda bazı batılı müzik insanları tarafından yönetilen müzikli sahne gösterilerini (opera-operet vb.) izlemiştir. Donizetti’nin tavsiyeleri üzerine şehzadeler ve saray hanımları için piyano dersleri başlamış, saraya piyanolar satın alınmıştır. Fransız Erard marka, yaldız kakmalı ve üzerinde (Abdülmecit bin-i Mahmut Han / Mahmut Han’ın oğlu Abdülmecit) yazan piyanolar, bugün Dolmabahçe sarayında koruma altındadır. (*3)
(*1-2-3) Saray Tiyatrosu (s, 1,2 – 43, 3 – 44-47) – Refik Ahmet Sevengil, 1970 / Milli Eğitim Basımevi – İstanbul
Gazimihal, Şehsuvaroğlu’nun yazılarına dayanarak verdiği bilgiye göre “Musikacıların koğuşu, Çırağan sarayı müştemilatı içinde yer alan bir binaydı. Bina, aynı zamanda okul görevini de yerini getiriyordu. Musika, her gün Dolmabahçe sarayında muntazam olarak nevbet vururdu. Daha önce karadan gelen musikacıların görevlerine tam zamanında gelmeleri ve dönmeleri için kendilerine bir Pazar kayığı tahsis edildi. Böylece nevbet saatinden önce kayıkla Çırağan’dan Dolmabahçe’ye gelirler, nevbet çaldıktan sonra aynı yolla dönerlerdi” açıklamasını yapmaktadır. (*) Sarayda görevli müzisyenlerin yapmaları gereken günlük görevleri vardı. Tüm bu görevler, genç sultanın gözetimi altında eksiksiz yerine getiriliyordu.
(*) Türk Askeri Mızıkaları Tarihi (s, 55), Gazimihal – Maarif Basımevi – 1955/İstanbul.

ROSSİNİ’NİN SULTAN ABDÜLMECİT MARŞI,
BRÜKSEL’DE BASILAN NOTA KAPAĞI (*1)
İstanbul’da yaşanmakta olan gelişmeler, dünyaca ünlü bestecilerin ilgisini çekiyor ve onlara ilham kaynağı oluyordu. Giuseppe Donizetti’nin ağabeyi ünlü besteci Gaetano Donizetti, Sultan Abdülmecid için askeri bir marş bestelemiş ve 1841 yılında Bernard Latte yayınevi tarafından yayınlanmıştır. Yine ünlü İtalyan opera bestecisi Gioacchino Rossini’de Sultan Abdülmecit için iki marş bestelemiştir. Bunlardan biri olan “Sultan Marşı”, sultanın portresi de kullanılarak Brüksel’de Schott yayınevi tarafından basılmıştır. (*2)
(*1-2) Emre Aracı, Donizetti Paşa, (s, 1-106, 2-103, 3-217) 2006/YKY
Çok sesli müzik alanında ilk besteci padişah olan Abdülmecit döneminde opera ve orkestra ile ilgili performansların giderek arttığını, Avrupa yazılı medyasında çıkan haberlerden anlaşılmaktadır. Yaşananlar, batı sanatını babası II. Mahmut’tan daha fazla sevdiğini göstermektedir. Donizetti’de çeşitli etkinliklerde sultana bizzat danışmanlık hizmeti vermiştir. Müzik tarihi araştırmacısı Emre Aracı, padişaha ve yakınlarına verilen bir konseri anlatır ve 1851 yılında Naum tiyatrosunun bütün sanatçıları, Defterdarburnu sarayında padişah ile harem üyesi hanımlara opera aryaları ve koral parçalar seslendirdikleri bir etkinlik yapmışlardır. Bu etkinlikte sahne, harem hanımlarının görmesini sağlayacak şekilde yerleştirilmiştir. Sultan dışında yüksek rütbeli memurlar ve harem ağalarının da izlediği performans, Donizetti’nin sultan için bestelediği koro eseri ile başlamıştır. Daha sonra başta kardeşi Gaetano’nun olmak üzere çeşitli operaların aryalarından oluşan seslendirmeler yapılmıştır. Donizetti Paşa, konser sırasında sultana yakın bir yerde ayakta durarak izlemiş ve gerekli hallerde sahneler ile ilgili bilgiler vermiştir. Diğer taraftan sarayda koro kurulması çalışmaları başlatılmış, Türkçe sözler ve Türk müziği motifler kullanılarak besteler yapılmıştır. Donizetti’de bu yönde iki eser bestelemiş biri sultana, diğeri sultanın annesine ithaf edilmiş bu eserler, “Şark-i Cedîd der sitâyiş-i Hazret-i Sultan Abdülmecit” ile “Şark-i Cedîd der vasf-ı Hazret-i Vâlide-i Sultan Abdülmecit Han”dır. (*1)
(*1-2-3) Emre Aracı, Donizetti Paşa (s,122-127), 2006/YKY

DOLMABAHÇE SARAYI OPERA EVİ
Çok sesli müzik eğitimi alıp piyano çalabilen ilk sultan olduğu yönünde görüşler olan Abdülmecit, sarayda geçici sahneler kurdurarak ancak izleyebildiği eserler, onun operaya olan ilgi ve sevgisini artırmıştır. Bu sevgi sultana, 1849 yılında yeni sarayı Dolmabahçe’de bir opera evi inşa ettirmesi kararını verdirmiştir. Günümüzde Beşiktaş stadına çok yakın bir konumda olan yeni opera binası, otuzdan fazla locası ve 300 kişilik salonuyla batı dünyasında da dikkat çekmiş, bir Paris gazetesinde Versailles sarayının tiyatrosundan daha ihtişamlı olduğu yönünde yorumlar yapılmıştır. Mimar Diéterle ve Hammond tarafından inşa edilen bina, 08 Ocak 1859 yılında açılmıştır. Opera binasının tüm iç döşemeleri, mobilya ve süslemeleri Paris’te hazırlanmıştır. Üç katlı olan binanın üst katlarındaki localar; sultanlar, elçiler ve harem içindir. Saltanat locası, sultana özel olup haremin dairelerine bitişiktir. Hanım sultanların locaları ise kafesli ve büyüktür. Sultan çok sevdiği ve istediği opera evini, 38 yıl süren kısa ömrünün ancak son iki yılında kullanabilmiştir. 08 Ocak 1859 yılında açılan Opera Evi, sultan öldükten sonra 1863 yılında yanmış ve geriye kalan harap bina, depo, ahır gibi farklı amaçlar için kullanılmıştır. Binadan geriye kalanlar, 1937 yılında yol yapımı gerekçesiyle yıkılmış ve yok olmuştur.
Genç sultanın tahta geçmesinden bir süre sonra İstanbul’a gelen ve masallarıyla ünlenmiş olan Andersen, Cuma selamlığını uzaktan izlemiş ve farklı noktalara yerleştirilen bandoların aralıklı olarak çaldıklarından söz etmiştir. Dünyaca tanınan hikayeci, bandolar, önce Rossini’nin ünlü operası Wilhelm Tell’den parçaları çalıyor ve sonra susuyor, sultanın en sevdiği ve onun için bestelenmiş olan marş başlıyor açıklamasını yapmıştır. (*) Musika-i Hümayun bünyesinde birden fazla yapılanmış olan bandolar, çeşitli törenlerde birlikte de görev yapabildiklerini söylememiz gerekir.
(*) Emre Aracı, Donizetti Paşa (s, 93), 2006/YKY
Donizetti yönetimindeki bandolar, farklı çalgılar için Avrupa’dan gelen öğretmenler ile çalışmalarını sürdürmüş ve sultan da destek vermiştir. Böylece bandolar, giderek çok daha ileri düzeyde bir yapıya dönüşmüştür. Sultan Abdülmecit, İstanbul’a gelen ünlü Avrupalı müzik adamlarından Musika-i Hümayunu inceleyerek görüş belirtmelerini istemiş ve bu çerçevede bazı ünlü müzisyenler İstanbul’a gelmiştir. Belçikalı besteci/kemancı ünlü müzik adamı Henri Vieuxtemps, 1846-1851 yılları arasında Çar I. Nikola İmparatorluk tiyatrosunda solist sanatçı olarak görev yapmıştır. Sevengil, bu ünlü müzisyenin 1848 yılında karısı ile İstanbul’a geldiğini ve Abdülmecit tarafından kabul edildiğini belirtmiştir. Ünlü besteci, saraydaki musiki çalışmalarını incelemiş ve padişah için bestelediği marşı ilk görüşte deşifre edebilen öğrencileri takdir ederken, şan bölümü ile ilgili olumsuz görüşler bildirmiştir. Vieuxtemps, Musika-i Hümayunda yaylı çalgılar ve dans dersleri verildiği yönünde açıklama da yapmıştır. Eşi de müzisyen olan Vieuxtemps ailesine, saray tarafından değerli hediyeler verilmiştir. Vieuxtemps, daha sonraları yazılan anılarında “İstanbul saray bandosu, sultan için bestelediğim eseri çalmakta ustalık gösterdi” ifadesi yer almıştır. (*)
(*) Saray Tiyatrosu – Refik Ahmet Sevengil, 1970 (s,29) / Milli Eğitim Basımevi – İstanbul
Pera’da düzenli opera sezonları düzenleyen Naum tiyatrosu için İstanbul’a gelmiş olan sanatçılardan bazıları da saraya davet edilmiş ve padişahın huzurunda konserler vermişlerdir. Ünlü İtalyan orkestra şefi ve kemancı Angelo Mariani (1822-1873) ve orkestra şefi ve kemancı Luigi Arditi (1822-1903) davet edilenler arasındadır. (*)
(*) Emre Aracı, Donizetti Paşa, (s, 134) 2006/YKY
Ünlü İtalyan müzisyen Arditi, sonraları My Reminiscences adı altında N. York ve Londra’da yayınladığı anılarında, 1856 sonbaharında İstanbul’a birlikte geldiği genç eşi Virginia Artidi’nin Amerika’daki annesine yazdığı mektuba da yer vermiştir. Madam Arditi bu mektupta, Naum tiyatrosu orkestrasının saraya çağrıldığını, padişah huzurunda Luigi Arditi yönetiminde konser verildiğini, sultanın ve haremdekilerin konseri kafes arkasından dinlediklerini belirtmiştir. Yine aynı mektupta, Arditi’nin konseri başında fes ile yönettiğinden ve kocasının böyle çok güzel göründüğünden de söz edilmektedir. Arditi’nin eşi, kocasının sultan için Türkçe bir güfte üzerine bir kantat bestelediğini, bunu padişahın huzurunda sunmak üzere koroya öğrettiğini de yazmıştır. Sevengil, bu kantat ile ilgili olarak Gazimihal’in İTÜ kütüphanesinde incelediği saray notaları arasında L. Arditi’nin bestelediği “Rahat – efzadır makdemin” (gelişin rahatlık ferahlık verir) isimli bir eserin kayıtlı olduğunu belirlediğinden söz etmektedir. Bu eserin de sözü edilen kantat olabileceğini de ayrıca açıklar. Diğer taraftan Sevengil, madam Arditi’nin mektubunda yazdığı saray konserinden sonra Sultan Abdülmecit’in Mecidiye nişanı gönderdiğini de belirtmektedir. (*1)
(*1) Saray Tiyatrosu – Refik Ahmet Sevengil, 1970 (s,29-30) / Milli Eğitim Basımevi – İstanbul
İstanbul’da doğan ve Osmanlı İmparatorluğunun son dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarına tanıklık etmiş olan Leyla Saz Hanım (1845 -1936), çocukluğunun ve genç kızlığının 20 yılından fazlasını geçirdiği saray haremindeki (Çırağan Sarayı) yaşamını anlattığı ve çeşitli dillere çevrilerek yayınlanan “19. Yüzyılda Saray Haremi” kitabı, dönemin müzik kültürünü anlamamız açısından oldukça önemli bilgiler içermektedir. Müziğe olan sevgisi ona, 1934 yılında soyadı kanununun çıkmasından sonra “SAZ” soyadını aldıran şair Leyla Hanım, haremde sultan hanımlarıyla birlikte yaşamış, bu sayede harem hayatını yakından tanımış ve iyi bir eğitim görmüştür. Sarayda kaldığı dönemde Nikoğos Ağa ve Medeni Aziz Efendi’den aldığı dersler ile klasik Türk müziği alanında bestecilik yeteneğini geliştirmiştir. İki yüz civarında bestesi ve “Solmuş Çiçekler” isimli bir de şiir kitabı da olan Saz’ın anılarından aktardığına göre, kızlardan fanfar, orkestra ve bale kurulması gibi yeniliklerin saray hayatında yer bulduğu anlaşılmaktadır. Leyla hanımın babası hekim İsmail Paşa (1812-1871), Abdülmecit’in saltanat yıllarında sarayın başhekimliği, sultan ve ailesinin özel doktorluğu, daha sonra Abdülaziz döneminde ticaret bakanlığı, Girit adasında genel valilik gibi görevler yapmış ve saraya yakın olmuştur. Kızı Leyla Hanım da küçük yaşlarından başlayarak sarayın harem dairesinde ve sultan hanımlarının yalılarında, köşklerinde yaşama olanağı bulmuştur. Anıların ikinci bölümünde “Sarayda Müzik ve Dans” yer almaktadır.
Sayın Saz’ın, harem müziği ile ilgili bazı kısaltılmış görüşleri şöyledir:
“Dolmabahçe ve Çırağan sarayında selamlığın (erkeklerin bulunduğu yer ya da bölüm) yanındaki giriş katı musiki derslerine ayrılmıştı. Öğretmenler erkek olurdu. Müzisyen hanım kalfalar ise derslere günlük giysileri ile gelirler, ancak başlarına kare biçiminde, çifte tülden bir yaşmak örterler ve bunu saçlarına arkadan iğnelerle tutturup iki ucunu omuzlarına ya da arkalarına düşürürlerdi.
Müzisyen kalfalar, dansçılar ve onlara hizmet edecek olan cariyeler topluca haremağalarının gözetiminde gelirlerdi. Ayrıca, öğretmenleri de haremağaları getirir ve ders boyunca onların yanında kalırlardı.
Batı müziği orkestrası ile bando takımı haftada iki kez birlikte çalışır, Türk müziği heyeti ise haftada bir kez prova yapardı. Cuma günleri hafta tatili olduğundan çalışılmazdı.
Batı müziği nota ile, Türk müziği ise her zaman olduğu gibi kulaktan ve notasız öğretilirdi. (*1)
Batı müziği öğretenler arasında Necip Paşa ile Kadri Bey’i biliyorum. Türk musikisi ustaları arasında karşılaşıp tanıdıklarım Haşim Bey, Faik Bey, Rıfat Bey, ünlü ve benim her zaman özlemle andığım hocam Medeni Aziz Efendi, Hacı Arif Bey, Santuri İsmet Ağa, Kanuni Ethem Efendi idi. Diğerlerini tanımadım.
Türk musikisi toplulukları ve haremin kadın saz takımları kusursuzdu. Harem sazendeleri, sultanın orkestrasının üstün nitelikli erkekleri kadar iyi çalarlardı. (*2)
Sultanın sarayında, hiçbir zaman büyük üflemeli çalgılar kullanılarak askeri havada müzik çalınmazdı. Orkestralar hem batı hem de Türk müziği için hep ufak çalgılar kullanılırdı. Sultanın bir de bale topluluğu vardı. Bunlar hem Avrupa danslarını hem de “tavşan dansı” gibi bugün adları bile unutulmuş pek çok Türk dansını yaparlardı. (3)
Sultan, akşam yemeğinden sonra geleneksel Türk musikisinden örnekler dinlerdi. Repertuvarı musikişinasların belirlediği dinletide kemençe soloya başladığında kahve servisi yapılırdı. Fincanlar toplanmaya başlanırken, kemençe de aşamalı olarak bir oyun havasına döner ve köçek gösterisi başlardı. İlk olarak baş dansçı ortaya çıkar ve ardından genç ve kısa boylu sekiz-on dansçı gelirdi. Oyuncular, zarif hareketlerle kollarını yukarı aşağı oynatırken, parmaklarının ucundaki ufak zilleri çalarak salonun çevresinde dönerlerdi. Bazen oyuncu, bacaklarını büküp bir dizinin üzerinde durarak, gövdesini arkaya ya da yana doğru eğerdi. Sarayda, batılıların sandığı gibi kendi ülkelerinde “oryantal” olarak bilinen ve dansözlerden seyretmeye alışık oldukları, kışkırtıcı ve uygunsuz biçimdeki “göbek dansı” hiçbir zaman yapılmazdı. Zaten bu dans, bir Arap dansıdır. Sarayda görmüş olduğum danslar, gerçekten hayran olunacak gösterilerdi. (*4)
(*1-4) Anılar (19. Yüzyılda Saray Haremi) Şair Leyla (Saz) Hanım, Cumhuriyet Yayınları / İstanbul (2010)
Kırım savaşı sonrası İstanbul’a gelen İngiliz yazar Mary Adelaide Walker’ın anılarında, Abdülmecid döneminde sarayda kadın bandosundan söz edilmektedir. Abdülmecid’in kızı Zeynep sultan ile Hekimbaşı İsmail paşanın kızı olarak sarayda yıllarca yaşayan besteci Leyla Hanım ile dostluk kurmuş olan Walker, Boğaz içindeki yazlık sarayda gördüğü kadın bandosunun provasını şöyle anlatmaktadır: “Birçok pencereyle aydınlanan, geniş çıplak bir oda düşünün. On beş-yirmi bayan yarım daire şeklindeki bir düzen içinde oturmuş, çeşitli çalgılar çalıyorlardı. Tam ortalarında, sıradan, gözlüklü bir adam nota sehpasının önünde oturmuş, ritim vuruyordu. Bu bir kadın bandosudur.” (*1) Metinde sözü edilen çalgılar ile ilgili bilgiler ise şöyledir: “Bu kadın bandosu, kadın bünyesinin zayıflığı hiç düşünülmeden kurulmuş olmalıdır. Kızlardan biri kornonun helezonlarıyla baş etmeye çalışıyor, bir başkası trompeti üflüyor, ikisi üçü flüt çalabilmek için ciğerlerini tüketiyordu. Bu gürültü arasında davul darbeleri ile zillerin şangırtısı duyuluyordu. Bazı basit ezgiler oldukça iyi bir düzen içinde çalındı ama daha zor musiki parçalarına geçilince orkestranın ahengi adamakıllı bozuldu. Her biri kendi zorlu çalgısına hâkimdi gerçi ama hiçbiri arkadaşlarının ne yaptığına aldırış etmiyordu. Sonucu anlatmak gereksiz.” (*2)
(*1–2) Avrupalı Gezginler Gözüyle Osmanlılarda Musiki (s, 211-212) / Bülent Aksoy – Pan Yayıncılık

KADIN MÜZİSYENLER (LEVNİ)
Diğer taraftan Abdülmecit döneminde, İstanbul’a gelen dünyaca ünlü müzisyenlerin saray çevresindeki meslektaşları için oldukça önemli olduğunu belirtmeliyiz. Sultan, bu büyük ustaların gelmesini sağlayarak kendi müzisyenlerinin de bu ünlü virtüözleri tanıyıp, dinleyip, farklı teknikler kazanarak çok önemli deneyimler elde etmelerini istemiş olabilir. Musika-i Hümayun ’da eğitim görüp yeni mesleğinde başarılı olmak isteyen geç müzisyenler için bu performanslar, yeni ufuklar ve hedefler göstermesi açısından da oldukça önemlidir. Onlar ünlü bestecileri, bu konserlerle doğrudan dinleyebilme olanağı bularak kendilerini geliştirebilme şansını elde edebiliyorlardı.
Bu dönemde İstanbul’da saraya konuk olan Avrupa’nın önde gelen müzik adamları arasında en önemlisi Macar piyanist Franz Liszt’tir (1811-1886). Sevengil, Verner Füssmann ve Béla Matéka isimli yazarların Franz isimli eserlerinde belirttiklerini temel alarak Liszt’in Osmanlı topraklarına 36 yaşında, oldukça ünlü bir döneminde (8 Haziran 1847) gelerek sultanın huzurunda Çırağan Sarayı’nda konser verdiğini söylemektedir. Liszt, İstanbul’da yaklaşık beş hafta kalmıştır. Liszt’in yakın dostu Comtesse d’Agoult, arkadaşı Pictet’e yazdığı mektupta “Sultanın sarayında davetliler Liszt’in eserlerini başarıyla çalmasından sonra birbirlerine ‘hiç kimsenin parmaklarını bu kadar süratle hareket ettireceğini ummazdık’ dediler” ifadesine yer vermiştir. (*)
(*) Saray Tiyatrosu (s, 24-25) – Refik Ahmet Sevengil, 1970 / Milli Eğitim Basımevi – İstanbul

Franz Liszt’in İstanbul / Franchini salonunda 18 Haziran 1847 tarihinde verdiği konser afişi (*1)
Liszt, geldiği toprakların kültüründen etkilenmiş olmalıdır ki sultandan bir nişan alabilmek için, Donizetti’nin Abdülmecit için yazmış olduğu marşı dinleyip ona eklemeler yaparak piyano için yeni bir kompozisyon meydana getirmiştir. Ünlü besteci eserini Avusturya elçiliği kanalıyla saraya iletmiş ve bir nişan ile ödüllendirilmesi istenmiştir. Elçilik eseri, bir dilekçeyle saraya sunmuştur. Saray bu isteği, ünlü piyanisti dördüncü numaradan bir kıt’a nişanı vererek yanıtlamıştır. (*)
(*) Saray Tiyatrosu (s, 26-27-28) – Refik Ahmet Sevengil, 1970 / Milli Eğitim Basımevi – İstanbul

SARAYDA ÇOK SESLİ MÜZİK
Donizetti Paşa, iki padişahın (II. Mahmut ve Sultan Abdülmecid) hükümranlık döneminde yaklaşık yirmi sekiz yıl görevde kalmıştır. Göstermiş olduğu üstün başarılar nedeniyle Liva (Tuğgeneral) rütbesine kadar yükselmiş ve 12 Şubat 1856’de 67 yaşındayken Pera’daki evinde hayata veda etmiştir. Ondan sonra sultan, müziğin yönetimine bir başka İtalyan Callisto Guatelli’yi getirmiştir. Guatelli Paşa, Sultan Abdülmecit ve kızlarının isimlerini taşıyan piyano için yazılmış 24 eser yazmıştır. Daha sonra Liva rütbesine kadar yükselen Musika-i Hümayun şefi Guatelli, Türk müziği eserlerini çok sesli düzenlemiş ve Türk makamlarını kullanarak çok sesli besteler yapmıştır. Ünlü şef, 1899 yılında 80 yaşındayken vefat etmiştir.

FRANSIZ ERARD PİYANO (DOLMABAHÇE SARAYI)
Devlet-i Aliyye’nin sultanı, piyanist, besteci olan Abdülmecit, çok sesli müziğe ve operaya büyük ilgi duymuştur. Babası II. Mahmut tarafından kurulan Musika-i Hümayun ’un başına getirilen Donizetti Paşa ve diğer saray müzisyenlerinden özel müzik dersleri almış ve bazı müzik eserleri bestelemiştir. Paris’teki Erard firmasına sipariş ettiği ve her biri müzelik eser niteliğinde olan muhteşem tuğralı piyanolar, günümüzde Dolmabahçe sarayında sergilenmektedir. Türk müziğini de çok seven sultan, çok sesli müziği anlama çabası içinde olmuş ve her iki alana da elindeki dar bütçe ile katkı vermeye çalışmıştır. Dışardan ilk kez borç para alma cesaretini de göstermiş ve bir taraftan saray ve köşkler yaptırırken buradan müziğe de bir pay ayrılmıştır. Devletin bazı yatırımlar için dışardan borç alma eyleminin ilk kez bu dönemde gerçekleştiğini belirtmemiz gerekir.
Dede Efendi, Hacı Arif Bey gibi dönemin önemli müzisyenlerine değer vermeye çalışırken çok istediği bir de opera evi yaptırmıştır. Müziğe daima ilgi duymuş sultan, zaman buldukça dinlemiş ve çok sevdiği müzik onu daima gülümsetmiştir. Genç yaşta verem hastalığına yakalanan sultan, 25 Haziran 1861 yılında 38 yaşındayken vefat etmiştir.
