Tanzimat Reformu, temelleri Fransız Devrimi’nin etkisiyle oluşmaya başlayan Osmanlı İmparatorluğu’nun demokratikleşme sürecindeki ilk ve en önemli adım olmuştur. Tanzimat, yalnızca merkezi ve taşra yönetimlerinde değil, aynı zamanda bağlı eyaletlerde de idari, sosyal, hukuki ve mali alanlarda etkisini göstermiştir. 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı olan Lübnan da Tanzimat sürecinin uygulamalarından etkilenmiştir. Tanzimat sürecinin ardından, 1856 yılında Lübnan’da reformların uygulanması Müslüman ve gayrimüslim toplulukları zaman zaman karşı karşıya getirmiştir. Büyük Britanya ve Fransa gibi bazı Avrupa devletleri, dini unsuru kullanarak bölgedeki çıkarlarını sürdürmeye yönelik faaliyetlere başlamıştır. Bunun sonucunda Avrupa devletleri, bölgesel düzenin sağlanmasına ilişkin Osmanlı yönetimine öneriler sunmuştur. Orta Doğu bölgesinde Osmanlı İmparatorluğu’nun kademeli olarak zayıflaması, büyük güçleri bölgede konumlarını güçlendirmeye yönelik politikalar önermeye yöneltmiştir. Bu öneriler, ilgili güçlerin bölgesel politikalarını güçlendirirken, Osmanlı İmparatorluğu’nun temsil ettiği merkezi otoritenin etkisini azaltmayı amaçlamıştır. Sonuç olarak, bu öneriler büyük güçlerin bölgede hâkimiyet kurma çabalarına stratejik avantaj sağlamıştır.
Müdahalenin gerçekleştiği dönemdeki uluslararası hukuk düzeni, 1815 yılında Viyana Kongresi’nin devletlerin davranışlarını düzenleyen yeni ilkeleri oluşturmasıyla başlayan ve Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar süren “İngiliz Çağı” olarak bilinmektedir. Günümüzde bildiğimiz anlamda uluslararası hukukun o dönemde mevcut olmadığını belirtmek önemlidir; ancak Viyana Kongresi, devletler arasında bağlayıcı belgeler olarak antlaşmaların önemini vurgulaması ve Avrupa devletleri arasında barışı sağlamayı amaçlayan Avrupa Uyumu’nu (Concert of Europe) oluşturması bakımından, mevcut sistemin oluşumuna katkı sağlamıştır. Bu sistem, Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası örgütlerin öncüsü olarak görülmektedir. Avrupa hükümetleri, müdahaleyi (siyasi ve askeri) savaş eyleminden açıkça ayırmış ve hedef devlete karşı siyasi hâkimiyet kurma, toprak genişletme veya benzeri amaçlar taşımadıklarını özellikle belirtmiştir. Bu dönemin başında Kutsal İttifak üyeleri (Avusturya, Rusya ve Prusya), meşru rejimlerin korunması amacıyla müdahale ilkesini uygulamaya çalışmış ancak başarılı olamamıştır. Bununla birlikte uluslararası hukuk, sözleşmeye dayalı gerekçeler ve meşru müdafaa çerçevesinde müdahaleye izin vermeye devam etmiştir.
Napolyon Savaşları’nın sona ermesinin ardından Avrupa güçleri, hem bireysel hem de kolektif çıkarları açısından barışın ve mevcut uluslararası düzenin korunmasının en avantajlı seçenek olduğu konusunda uzlaşmıştır. Sistem, Avrupa devletlerinin birbirlerinin topraklarına tek taraflı müdahale etmesini zorlaştırmıştır; çünkü bu tür girişimler doğrudan savaş riskini artırmakta veya daha geniş çaplı bir çatışmayı tetikleyebilmektedir. Bu dönemde müdahalenin gerekçesinde önemli bir değişim yaşanmış; müdahale yalnızca siyasi bir araç olarak değil, aynı zamanda insani ilkeleri koruma ve etkilenen nüfusların refahını sağlama aracı olarak da görülmeye başlanmıştır. Ancak bu yaklaşım, esas olarak Avrupa devletlerinin oluşturduğu uluslararası toplum kavramı dışında kalan bölgelerde uygulanmıştır.
19. yüzyılda gerçekleşen insani müdahalelerin bazı temel özellikleri bulunmaktadır. Öncelikle, bu tür müdahaleler zamanla diğer tüm gerekçelerin önüne geçmiştir. İkinci olarak, müdahaleler genellikle büyük güçlerin kolektif eylemi şeklinde gerçekleştirilmiştir; bu durum, ilkenin kötüye kullanılmasını önlemek açısından gerekli görülmüştür.
1860 ve 1861 yıllarında Suriye ve Lübnan’da gerçekleşen müdahale bağlamında, Fransa Dışişleri Bakanı Édouard de Thouvenel, müdahaleye hukuki bir temel oluşturmak amacıyla Paris’te bir konferans düzenlemiştir. Müdahaleci devletler, bu eylemin Osmanlı İmparatorluğu’na karşı bir savaş olarak değerlendirilmemesi için Babıali temsilcilerinin açık rızasını almayı amaçlamıştır. Bu süreçte “Paris Protokolleri” olarak bilinen iki sözleşme kabul edilmiştir. İlk protokol, 30 Mart 1856 tarihli Paris Antlaşması’na dayanmakta ve Osmanlı Hristiyanlarının haklarını güvence altına alan IX. maddenin ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Thouvenel, müdahalenin siyasi gerekçesini Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğünü ve dolayısıyla Avrupa barışını tehdit eden sürekli istikrarsızlık olarak ifade etmiştir. Ayrıca Osmanlı hükümetini, katliamlar öncesindeki koşulları yeniden tesis etmeye çağırmıştır.
5 Eylül’de onaylanan ikinci protokol (“protocole de désintéressement”), kan dökülmesini durdurma amacıyla hazırlanmış ve Osmanlı Sultanı’nın açık onayını içermiştir. Yedi maddeden oluşan bu anlaşma, Fransa’nın yarısını üstleneceği 12.000 kişilik ortak bir Avrupa kuvvetinin konuşlandırılmasını öngörmüştür. Ayrıca çeşitli Avrupa devletlerine ait toplam 22 savaş gemisinin Suriye kıyılarında görev yapması planlanmıştır. Anlaşma, Fransız liderliğindeki bir sefer kuvvetinin tüm imzacı devletler adına operasyonu yürütmesini öngörmüş; bu kuvvetin Osmanlı otoriteleriyle iş birliği içinde hareket ederek hem Osmanlı yönetiminin hem de Hristiyan nüfusun çıkarlarını koruması hedeflenmiştir. Osmanlı Devleti ise mümkün olduğu ölçüde lojistik destek sağlayacak şeklinde anlaşılmıştır. Müdahalenin geçici olması ve en fazla altı ay sürmesi öngörülmüştür.
Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarına yönelik stratejisi, 1683 yılındaki II. Viyana Kuşatması’nın başarısızlığından itibaren kontrol kaybını durdurmaya dayanmıştır. Bu tarihten sonra Batılı güçler, özellikle ekonomik ve siyasi alanlarda imparatorluğun yönetimine müdahil olmayı hedeflemiştir. Bu durum, Osmanlıların Batılı güçlerle hem iş birliği yapmasına hem de zaman zaman karşı karşıya gelmesine neden olmuştur.
1860’lı yıllarda Lübnan bölgesi, farklı etnik ve dini grupların bir arada yaşadığı karmaşık bir yapıya sahipti. 1845’ten itibaren Osmanlı yönetimine ve feodal düzene karşı isyanlar ortaya çıkmış; ayrıca Dürzîler ile Marunîler arasında çatışmalar başlamıştır. 1859 ve 1860 yıllarında bu gerilim artarak genel bir çatışma ortamına dönüşmüştür.
Osmanlı yönetimi, bu krizi kontrol altına almak amacıyla Keçecizade Fuat Paşa’yı bölgeye göndermiştir. Fuat Paşa, yabancı müdahaleyi önlemek amacıyla Hristiyanların lehine bazı sert önlemler almış; Müslümanların Hristiyanlara tazminat ödemesine hükmetmiş ve 167 kişinin idam edilmesini emretmiştir. Bu kişiler arasında Şam valisinin de bulunması, Osmanlı yönetiminin kararlılığını göstermektedir. Ancak bu önlemler Batılı devletleri tatmin etmemiştir.
Avrupa devletleri müdahaleyi, Hristiyan azınlıkları koruma yönündeki ahlaki sorumlulukla gerekçelendirmiştir. Bununla birlikte, Fransa’nın bölgedeki nüfuzunu artırma ve Britanya’nın bu etkiyi dengeleme çabaları gibi stratejik çıkarlar da müdahalede belirleyici olmuştur. Bölgenin ticaret yolları ve jeopolitik önemi, müdahaleyi daha da önemli hale getirmiştir.
Müdahaleyi destekleyenler, Hristiyan nüfusun korunması ve insani acıların hafifletilmesini temel gerekçe olarak göstermiştir. Özellikle Şam katliamı Avrupa kamuoyunda büyük tepki uyandırmıştır. Buna karşılık, Osmanlı yönetiminin Avrupa güçleri bölgeye ulaşmadan önce düzeni büyük ölçüde sağlamış olması, müdahaleye yönelik eleştirilerin başlıca dayanağını oluşturmuştur.
Müdahale, insani müdahalelerin gelişimi açısından önemli sonuçlar doğurmuştur. Bir yandan Hristiyan nüfus korunmuş ve bölgede görece bir istikrar sağlanmıştır. 1861 Lübnan düzenlemesi, Birinci Dünya Savaşı’na kadar süren görece istikrarlı bir dönem yaratmıştır. Ancak uzun vadede bu müdahale, Osmanlı egemenliğini zayıflatmış ve Avrupa devletlerinin bölge üzerindeki etkisini artırmıştır.
Sonuç olarak, 1860’lı yıllarda Osmanlı Lübnan’ı ve Suriye’sine yapılan müdahale, insani gerekçeler ile güç siyaseti arasındaki gerilimi açıkça ortaya koymaktadır. Bu olay, uluslararası hukuk, egemenlik ve insani sorumluluk arasındaki karmaşık ilişkiyi anlamak açısından günümüzde de önemini korumaktadır.
Kaynakça
Akarlı, Engin Deniz. “The Long Peace: Ottoman Lebanon, 1861-1920”. University of California Press, 1993.
Heraclides, Alexis, and Ada Dialla. “Intervention in Lebanon and Syria, 1860–61.” Humanitarian intervention in the long nineteenth century. Manchester University Press, 2017. 134-147.
İnalcık, Halil. “The Journal of Ottoman Studies”. Osmanlı Araştırmaları. Enderun, 1984.
Kloepfer, Stephen. “The Syrian Crisis, 1860-61: A Case Study in Classic Humanitarian Intervention.” Canadian Yearbook of International Law/Annuaire canadien de droit international. 1986.
Rodogno, Davide. “Against massacre: humanitarian interventions in the Ottoman Empire, 1815-1914.”. 2011.
