Britanya: İngiltere, Galler ve İskoçya

Yurtdışı gezi gezilerimi Britanya’ya ile başladım. Britanya’ya ile başlamamın iki nedeni vardı. Birincisi, doktora tezim ile ilgili araştırmaların yoğun olarak yapıldığı bir ülke olmasıydı. İkincisi de sanayi devriminin başlangıcını gerçekleştiren bu ülkeyi yakından tanıma isteğiydi. Nasıl bir birikimle Britanya, dünyanın “Güneş Batmayan bir İmparatorluğu” nu kurmuşlardı? Ya da “Pax Britannica: Britanya Barışı”’nı yaratan etmenler neydi?

İzin verirseniz Britanya’daki gördüklerimi ve anılarımı yansıtmadan önce bu konudaki tespitlerimi ve Britanya denilen ülkenin kimi özelliklerini irdelemek istiyorum.

Güneş Batmayan Bir İmparatorluğun Kökeni Ne?

Bunun ön cevabını,”Sanayi Devrimi sürecinin 18. ve 19. yüzyıllardaki teknolojik ve sosyal değişim dalgasının özel nedenlerden dolayı ilk olarak Britanya’da başlaması” şeklinde vermek olası.

Britanya yüksek düzeyde kömür arzı olan ve daha düşük maliyetli enerji olanağına sahipti bir ülkeydi, ancak buna karşılık işçilik nispetten yüksek maliyetli oluyordu. Bundan dolayı yatırımcı şirketlerin daha fazla kâr etmesi için kömürle çalışan, emek tasarrufu sağlayan makineleri yapabilmeleri için buluşların devreye sokulması bir zorunluluktu. Bu zorunlulukta, buluşların devreye sokulmasının kutuplara daha yakın yerlerden biri olan Britanya’daki zor çevresel koşulları nedeniyle onları teknolojik açıdan daha yaratıcı olmaya yönelmesinin de etkili olduğu söylenebilir.

Özetlenirse, Britanya’nın dünyanın “Güneş Batmayan bir İmparatorluğu” kurmasının nedenleri arasında;

Zengin maden ve kömür yataklarının bulunması,

Buhar makinesi başta olmak üzere yeni buluşların sanayide kullanılması,

Rönesans ve Reform hareketlerinin yaratmış olduğu özgür düşünce ortamı ve bilim ve teknolojide gerçekleşen gelişmeler ile göreli demokratik bir yönetimin olması. (Britanya’da uzun süredir bir anayasal monarşi düzeni vardı. Mülkiyet hakkı ve bireysel hak ve özgürlüklerin korunması önemliydi),

Kapitalizm1 doğrultusunda iç piyasada özgür rekabeti önleyecek engellerin ortadan kaldırılması,

Güçlü bir donanma ve ticaret filoları ile taşımacılığın daha kolay hale gelmesiyle sömürgelerin hammadde kaynaklarına ulaşabiliyor olmaları,

Coğrafi keşiflerle(aslında istila yerine keşifler sözcüğü kullanıyor) birlikte istila edilen yeni bölgelerdeki zenginliğin, altın ve gümüşün Avrupa’ya başta Britanya’ya aktarılması ve de feodalitenin tasfiyesiyle burjuvaziyi sahneye çıkması ile sermaye birikiminin gerçekleşmesi,

Britanya’nın bir ada ülkesi olması ve böylece Avrupa’daki siyasi kargaşadan, savaşlardan uzak durabilmesi ve istikrarlı olması” gibi konular sayılabilir.

Britanya’nın Özellikleri

Britanya’ya iki kez gittim. İlk gidişimde bir aydan daha az, ikinci kez gidişimde 6 ay kalmıştım.

Bu süreç içinde Britanyalıların kimi özelliklerini, örneğin siyasi yapılaşması, sosyo-ekonomik sınıflaşması ve davranış özelikleri ile kültürünün egemen ögelerinden biri olan pab kültürü gibi konuları konusunda gözlemlerim oldu. Öncelikle bu özellikleri konusunda izlenimlerimi yansıtmak isterim.

Britanya’da Siyasi Yapılaşma

Britanya, Birleşik Krallık’ın bir adası. İngiltere, Galler ve İskoçya olmak üzere üç kurucu ülkeden oluşuyor2.Ancak dünyada, özellikle yurdumuzda Britanya’ya “İngiltere”, orada yaşamakta olan insanlara da “İngiliz”diyoruz. Bu durumun ortaya çıkmasında, özellikle muhafazakâr İngilizlerin herkesi Britanyalı olarak nitelendirmek istediklerinden kaynaklandığı belirtiliyor. Muhafazakârlar Britanyalılar’ın tümünün İngiliz olduğunu düşünmesi konusunda dünyada da bir olgu yaratmışlar. Bir başka deyişle İngiltere ve İngiliz sözcüğünün yaygınlaştırılmasında İngiliz ırkçılığının payı olduğunu belirteyim. İngilizler, önce Britanya adasındaki İskoç ve Gal kültürünü eritmek istemişler. Bu görünüm İskoçları ve Gallileri oldukça rahatsız etmiş. Bu yanlışın düzeltilmesi gerektiği kanısındayım. Çünkü Britanya ‘da değindiğim üzere İngiliz kültürü ile İskoç ve Gal olmak üzere üç ayrı kültür var.

Britanya’ya ikinci gidişimde bir İskoç bu konuyu şöyle anlatmıştı: ”Bak Mustafa, olimpiyat yarışmalarında bir İskoç madalya aldığı zaman British Broadcasting Corporation (BBC), ‘Bir Britanyalı ödül aldı’, ancak bir İngiliz ödül kazandığı zaman ise ‘Bir İngiliz ödül aldı’ diye yayın yapar.” Bu bağlamda Britanyalılar arasında giderek son yıllarda ulusal kimliklerin öne çıkmakta olduğu söylenebilir. Bunun sonucu olarak İskoçya ve Gallerde dipnotta biraz daha ayrıntılı olarak yazdığım üzere Birleşik Krallık Parlamentosu’nun yetki devri uyarınca, egemen devletin sahip olduğu yasama ve yürütme yetkilerinin bir bölümü, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’daki ulusal parlamentolara ve bunların seçtiği yürütme organlarına devredilmiş. Ancak bu durumun ortaya çıkmasında İskoç ve Gall halklarında ulusal duyarlığın artması yanında Britanya’nın göreli ekonomik gerilemesinin payı olduğu ve anılan bölgelere kaynak aktarımında giderek azaldığı da söylenebilir. Kanımca burada belirleyici konu ekonomi-politiktir.

Britanya’da Sosyo-Ekonomik Sınıflaşma

Britanya’da önemli ölçüde sınıf farklılaşmasının olduğu söylenebilir. Bu durum, tarım toplumu zamanında büyük feodallerin aristokrasiye dönüşmesi yanında sanayi toplumuna oluşmasıyla birlikte güçlü bir burjuvazi ile işçi sınıfının ortaya çıkmasından kaynaklanmış. Sermaye birikimi için sömürünün gerçekleşmesinde bu sınıf farklılaşmasının zorunlu olduğu ileri sürülmüş. Genelde ülkede üç sosyal sınıf olduğu söylenir, ancak kültür yorumcuları bu ülkede sosyal sınıfların çok sayıda alt grubu bulunduğunu da açıklıyorlar.

1980 yıllarda sonra uygulanan neoliberal politikalarla son yıllarda zengin ile fakir arasındaki uçurumun giderek derinleşmiş olduğu da gözlemlenmekte. Kimileri de işçi sınıfından kişilerin birçok alanda eğitim yaparak bir üst sınıfa karışmasının sınıf sisteminde kırılmalara neden olduğunu söylüyorlarsa da bu yanıltıcı bir görüntü.

Britanyalıların Davranış Özellikleri

Birleşik Krallığın İrlandası’nda bulunmadım. Ancak Britanya’nın İngiltere, Galler ve İskoçyası’nda bir süre yaşadım. Bu bağlamda Britanya’da davranış özellikler açısından farklılıklar olduğunu söyleyebilir.

Bütün halklar gibi Britanyalıların yabancılara karşı davranışlarında ilk aşamada mesafeli olduğu, daha sonra onları tanıdıkça sıcak ilişikler kurmaya çalıştıklarını gözlemledim. Bu kapsamda, ilişki kurmadaki ölçüleri arasında; yabancıların kendi dillerini konuşması ve iyi eğitime sahip olması gibi konular sayılabilir. Ancak bunun için bir zaman geçmesi gerekebilir.

Bununla birlikte İskoçlar ve Galliler, İngilizler kadar yabancılara mesafeli değil. İskoçların ve Gallilerin ülkenin güneyinde yaşayanlardan daha sıcakkanlı olduklarını söyleyebilirim.

İngiltere’de gösteriş yapmak her durumda görgüsüzlük olarak kabul ediliyor. Bir insanın akıllı, kibar ve alçak gönüllü görünmesinin yolu ise kendisiyle dalga geçmesiymiş. Ancak bu tavrın aslında alçak gönüllülük değil, aşırı bir kendini beğenmişlik olduğu da söylenebilir.

Diğer yandan Britanyalıların yabancılarla ilişkilerinde ideolojik farklıların da olduğu söylenebilir. Bilindiği üzere Birleşik Krallık’ta iki ana büyük parti var. Bunlardan birincisi; Muhafazakâr Parti ya da Tory’ler olarak da bilinirler, ikincisi ise ilerici olduğu söylenen, 20. yüzyılın başlarından itibaren öne çıkan İşçi Partisi. Muhafazakâr görüşlere sahip olanlarla ilerici görüşlere sahip olanlar arasında da ayrımlar vardır. Muhafazakarların bu konuda daha mesafeli olduğunu gözlemledim.

Britanya’da Pab Kültürü

İngiltere, Galler ve İskoçya’da bulunduğum sıralarda, akşamları gittiğim yerlerin başında pablar olmuştu. Pab (İngilizce: Pub) adı, “public house”un kısaltılmış hali. Pabların, Britanyalıların sosyal hayatında önemli bir yer tutan mekânlar olduğunu gözlemlemiştim. Yorucu yaşam akışında duraklayabileceğiniz, bir şeyler yiyip içebileceğiniz, ailenizle ya da arkadaşlarınızla zaman geçirebileceğiniz ortamlar olmuşlar.

Pablar, birkaç farklı tarzda olabiliyormuş. Kimileri, geleneksel Britanya pabları. Ahşap mobilyaları ve kır evi tarzı dekorasyonuna sahip. Diğerleri ise çağdaş ve şık bir görünüme sahip ve genellikle gençlerin sıkça ziyaret ettiği mekânlar.

Pab kültürü, içkileri, yemekleri ve müzikleriyle tanınıyor. En sık tercih ettikleri içki, bira imiş. Pablarda ayrıca şarap, viski, votka, cin ve diğer alkollü içkiler de var. Pabların yemek menüleri çok çeşitli değil. Genellikle en klasik Britanya yemeklerinden Fish and Chips (balık ve patates kızarması), hamburgerler, salatalar gibi menü çeşitleri sunulmakta.

Pab kültürüne eğer yabancı biriyseniz, bir garsonun gelip siparişinizi almasını bekleyebilirsiniz. Ancak bu uzun bir bekleyiş olabilir. Bu pablarda siparişinizi alıp öyle masanıza geçiyorsunuz.

1990 yılların başından itibaren de Britanya’da Gastro-Pab denilen daha lüks pabların açıldığı gözlemlenmekte. Gastro pablar, biranızı yudumlayıp söyleşirken restoran kalitesinde yemekleri yiyebileceğiniz mekânlar olarak tanımlanıyor.

Pab yemekleri genelde kızarmış patatesle birlikte servis ediliyor. Uzmanlara göre, bu kültürün burjuvaların buluşu olduğu ve pabların işçi sınıfından orta sınıfa terfi edeceği olgusunun yaratılacağı izlenimlerini vermek istediği söyleniyor.Ancak gastro-pabların aslında pab kültürünün özüne sadık kaldığı düşünülüyor. Bu anlamda pab kültürü hala Britanya’nın en önemli özelliklerinden biri olarak varlığını sürdürmekte.

Birleşik Krallık’ta 45 binden fazla pab bulunuyormuş. Kimilerinin bira üreten şirketlere, kimilerinin de özel şirketler tarafından işletilen zincir pablar olduğu söyleniyor.

Britanya Pablarının garip adları var. Kimi pablar adlarıyla ve kapılarının yanında yer alan arma gibi simgelerle oldukça dikkat çekmekte. Tavşan, tazı, uçan at, sarhoş ördek, kralın kafası ve kuğu gibi garip adlı pablarla karşılaşmak oldukça normal.

Benim, ilk aşamada garipsediğim pab adlarında biri de “Türk Başı Pabı” olmuştu.

Britanya ve Kıta Avrupası’nda Haçlı Seferlerine katılımının kanıtı olarak Hristiyanlar, kestikleri başı kiliseye göstermek zorunda imişler. Getirilen başlar “Türk Başı“olarak nitelendirilmiş.

Britanya’da seferlere katılımın onurlu(!) bir göstergesi olarak “Turk’s Head Pub: Türk Başı Papları” açılmış. Günümüzde Britanya’da 900 dolayında “Türk Başı Pabı”’ olduğu bildirilmekte. Papların tabelasında Türk Başı olarak çoğunlukla kavuklu adamların yanı sıra kimilerinde siyahi resimlerine de rastladım.

Britanya’ya İlk Gidişim

Britanya’ya ilk gidişim, 1974 yılının Eylül ayında olmuştu. İngiltere kesimindeki Reading Üniversitesi’nde doktora çalışması yapacaktım.

O yıllarda devlet ulaşım için tren ücretini veriyordu. Önce İzmir’den İstanbul’a geldim ve oradan Londra’ya gidecek olan Sirkeci’den trene bindim. Kompartıman altı kişilikti. Tren hareket etmeden vagona üç genç adam geldi.

Ben o sıralar 28 yaşında idim. Onlar daha gençtiler. İkisi Avusturyalı, diğeri ise İngiliz’di. Tanıştıktan sonra nereye gittiğimi ve daha önce yurtdışına gidip gitmediğimi sordular. Ben de Britanya’ya doktora yapmaya gittiğimi söyledim. Ancak ilk kez yurtdışına çıktığımı söylediğim zaman şaşırdılar. Birisi, “Pek ala her halde Macaristan’a gitmişsin” dedi. Oraya da gitmediğimi söyleyince bana “Ne meraksız bir kişisin, onlar Türk soyundan geliyor” demişlerdi3.

Üç gün üç gece yolculuk yaptıktan sonra Londra’da Viktorya İstasyonu’na ulaştım. Orada beni sınıf arkadaşım Fikret İkiz bekliyordu. Londra’dan trenle Reading’e geçtik. Akşam beni güzel bir şekilde ağırlamışlardı.

Ertesi günü Britanya Reading Üniversitesi’nde ilgili bölüm ile bir görüşme yaptım. Görüşme sonunda benim altı aylık bir İngilizce eğitimden geçmemi önerdiler.

Ben de tekrar Londra’ya döndüm ve bir okula yazıldım. Okula yazılırken ilginç bir olay da yaşamıştım. Bir genç de okula yazılmak istiyor, ancak meramını bir türlü anlatamıyordu. Bir süre sonra okulun sekreterine küfretmeye başlayınca Türk olduğunun farkına vardım. Genç, yaz sıcağında güneşe kurşun sıkan Adanalılardan biri idi!

Bu süre içinde Londra’yı biraz tanımaya çalıştım.

Londra’yı Biraz Tanıtayım mı?

Londra, bildiğiniz üzere Birleşik Krallık’ın başkenti ve en kalabalık şehri. Britanya adasının güneydoğusundaki Thames Nehri’nin üzerinde kurulu.

Londra, sanat, ticaret, eğitim, eğlence, moda, finans, sağlık, medya, profesyonel hizmetler, araştırma ve geliştirme, turizm ve ulaşım alanlarında dünyanın önde gelen şehirlerinden biri olarak kabul ediliyor.

Satın aldığım “London A-Z” alı bir kitap eşliğinde Londra’yı gezmeye başladım. Turistik yerler arasında; Londra Kalesi, Kew Bahçeleri, Westminster Sarayı, Westminster Abbey, Greenwich ve Azize Margaret Kilisesi’nin başta gelen yerler olduğunu söylediler. Diğer görülecek yerler arasında; Buckingham Sarayı, London Eye, Piccadilly Circus, Aziz Paul Katedrali, Tower Bridge, Big Ben, Windsor Şatosu, British Museum, National Gallery, Londra Zindanı, Hyde Park, Trafalgar Meydanı ve The Shard denilen yerleri de saydılar.

Ben, bunlar arasında Buckingham Sarayı, Piccadilly Circus, Tower Bridge, Big-Ben, Hyde Park, Trafalgar Meydanı gibi yerleri gördüm. Size, Hyde Park ve Buckingham Sarayı hakkında kısa bilgi vereyim.

Hyde Park’ın Özelliği Ne?

Hyde Park, Westminster’da 350 dönümlük bir şehir parkı. Corner ve Green Park’tan Buckingham Sarayı’nı geçerek St James’s Park’a kadar bir zincir oluşturan parkların en büyüğü. Hyde Park, Serpentine ve Long Water gölleriyle bölünmüş.

Hyde Park, benim en fazla dikkatimi çeken yer oldu. İki nedeni var. Parka girince şehrin gürültüsünden uzaklaşarak kendinizi orman sessizliğinde buluyorsunuz. İkincisi de “Speakers’ Corner: Konuşmacılar Köşesi”.

Konuşmacılar Köşesi, ifade özgürlüğünün, açık havada topluluk önünde konuşma, münazara ve tartışmalara izin verildiği bir alan.

Buradaki konuşmacılar, polisin hukuka uygun görmesi koşuluyla her konuda konuşabilirler, ancak pratikte polis yalnızca şikayet aldığında müdahale ediyormuş.

Konuşma Köşesi’nde, George Orwell4 ve Karl Marx5 gibi konuşmacılar da kitlelere seslenmiş. İngilizcemi de ilerletmek için birkaç kez burada bulundum.

Konuşmacılar Köşesi’nde Bir Siyahi Neler Söyledi?

Bir keresinde bir siyahinin konuşmasına tanık olmuştum. Afrikalı Siyahi, geçmişte Britanya’nın büyük bir sömürge imparatorluğu olduğu için her türlü ham maddeyi dışarıdan getirip işlediklerini, ancak şimdi bu olanaklara yeterince sahip olmadığı için giderek fakirleştiklerini anlattı.

Gerçekten de 1970’li yıllarda Britanya enerji açısından da dışa aşırı bağımlıydı, henüz Kuzey Denizi’nden petrolü bulamamışlardı. Kısaca o yıllarda ekonomik bir dar boğaz yaşanıyordu.

Siyahi konuşmasında, Britanya’ya özgün olan tek şeyin cinsel sapma olduğunu da söylemişti. Bunun üzerine kimi dinleyiciler nedenini sordukları zaman, Britanyalıların üremediklerini, siyahilerin ise sağlıklı bir cinsel yaşama sahip oldukları için ürediklerini söylemişti.

Buckingham Sarayı

Buckingham Sarayı, Birleşik Krallık hükümdarlarının yönetim merkezi ve Londra’daki ikametgahı. Westminster Semti’nde bulunan saray, devlet işlerinde ve yabancı devlet insanlarının ağırlanmasında kullanılıyormuş.

Saray 1837’de Kraliçe Victoria’nın tahta çıkmasının ardından Londra’daki ikametgahı olmuş. Saraya 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında eklemeler yapılmış. Doğu cephesine, kraliyet ailesinin halkı selamladığı balkon inşa edilmiş.

Neoklasik tarzda inşa edilen sarayda, 188 personel yatak odası, 78 banyo, 52 kraliyet ve konuk odası 92 ofis ve 19 resmi daireyi içeren toplam 775 odanın var olduğunu öğrendim.

İzmir’e Dönüşüm

Londra’da yabancı dil okulunda fazla kalamadım. Ailemden gelen bir haber üzerine yurda dönüşüm gerekli olmuştu. Bu nedenle yine trenle üç gün, üç gecelik bir yolculuk yaparak İstanbul’a, oradan da İzmir’e dönmüştüm.

Böyle ani dönüşüme, Üniversitedeki hocam Reşit Sönmez memnun olmamıştı.

Britanya’ya İkinci Gidişim

İkinci gidişim de 1979 yılının sonunda olmuştu.

1978 yılında hayvan yetiştirme biliminin üreme dalındaki doktora tezimi tamamladıktan sonra Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nden 6 ay süreyle yurtdışı bir burs elde etmiştim. Bu burstan yararlanarak önce Britanya’nın Galler Özerk Bölgesi’nin Kardif(Cardiff) kentinde 3 ay süreyle kamuya ait bir dil okuluna devam ettim.

Kardif’i Biraz Tanıyalım

Kardif, Birleşik Krallık’ın dört ana bölgesinden biri olan Galler’in başkenti ve Galler’in ticari ve kültürel merkezi. Bristol Kanalı’ndaki kıyı şeridinde yer alan Kardif’in şehir merkezi, Kardiff Koyu’nun hemen kuzeyindeki şehrin güney kesiminde yer alıyor. Britanya’nın en çok yağış alan bölgesi olarak da biliniyor.

Kardif, Britanya’da kişi başına en fazla yeşil alana sahip olmasıyla da ünlü. Tam kalbinde yer alan Bute Park ve çevresindeki 5 farklı kalesiyle, aynı zamanda bir kaleler şehri olarak biliniyor.

Şehrin tam kalbinde yer alan Kardif Kalesi’nin en parlak dönemi 19 ve 20. yüzyıllarda Bute ailesinin şehre gelişiyle aynı döneme denk geliyor. Kaleyi ziyaret etmek için birçok neden olsa da en önemlisi kuşkusuz odaları. Ancak burayı asıl önemli yapan özelliği, yıl boyunca pek çok konser, festival ve etkinliğe ev sahipliği yapıyor oluşu.

Şehirdeki Roth Park Gölü ve içerisindeki Viktoryan Dönemi Feneri, salkımsöğütleri ve gözlemleyebileceğiniz kuş yaşamı ile şehirde görebileceğiniz en güzel şeylerin başında geliyor. Yaban ördeği, karabatak ve akbalıkçıl gibi kuşlar gölün ortasındaki küçük adacıklarda yuvalarını kuruyorlar. Roth Park’ta yapabileceğiniz en iyi şey, kayık kiralamak.

Kardif’te keşfedilmeyi bekleyen sayısız tiyatro ve sanat galerisi bulunuyor. Ünlü adların konserlerini yakalama şansınız da oldukça yüksek.

100 yıldan uzun süredir Galler ragbisine ev sahipliği yapan kentin, oyunu tanımak isteyen ya da daha da öğrenmek isteyenler için çok güzel olanaklar sunduğu bildiriliyor. Millennium Stadı, aralarında Speedway Grand Prix gibi pek çok spor etkinliğine de ev sahipliği yapıyor.

Maden Kömürü Müzeleri

Kardif’de İngilizce eğitimim sırasında Galler’in sosyo-ekonomik durumunu, özellikle kömür madeni ile yaşanmışlıklarını inceledim. Müze durumuna getirilen yer altındaki kömür madenlerindeki canlandırmalarda, sanayi devriminin başlarında gebe kadınların ve çocukların çok zor koşullar altında çalıştırılmış olduklarını gördüm. O yıllarda işçi sınıfının bu yolla acımasız sömürüsü doğal karşılanıyordu.

Gördüğüm Maden Kömürü Müzelerinden biri de Blaenavon’da”Big Pit: Büyük Kömür Madeni Ocağı” adlı kömür madeni müzesi idi. Blaenavon, Galler’in güney-doğusunda bulunan Torfaen “county borough: kontluk beldesi “ne dahil bir küçük köy.

Blaenavo’deki kömür ocakları, 1739 yılında bulunduğu kırsal mevkide “Blaenavon Demir Fabrikası” adlı bir demir-çelik sanayi imalat tesisi kurulması nedeniyle ortaya çıkmış. Böylece köyün nüfusu bir dönem 20 bini aşmış. En son kömür madeni ocağı ise 1980’de kapanmış. Günümüzde Blaenavon’un nüfusu çok düşmüş ve daha çok yaşlıların yaşadığı sakin bir kırsal bölge haline gelmiş.

Kardif Üniversitesi Öğrenci Derneklerinden Anılar

Kardif Üniversitesi Yabancı Dil Okulu’na devam ederken Türk Öğrenci Derneği’ne de üye olmuş ve üniversite yönetiminin öğrenci derneklerinin çalışmalarına maddi ve manevi olarak desteklerinin nasıl olduğunu öğrenmiştim. Her öğrenci derneği yıllık bir çalışma programı yapar ve buna göre yönetimden bütçe desteği istermiş. Yönetim bu programı inceledikten sonra maddi desteğini yaparmış, ancak öğrenci eylemlerinde şiddet kullanılmaması temel koşuluymuş.

Bu vesileyle, Filistinli Öğrenci Derneği ile Kürt ve Ermeni Öğrenci Derneklerinin çalışmalarını da gözlemlemiştim.

Önce bir tespit yapmak isterim. Günümüzde kimi Arap ve Yunan okumuşlarının, Avrupa’ya göre geri kalmışlıklarını uzun süren Osmanlı Türk İmparatorluğu’na bağladıklarını biliyordum.

Bir gün bir Filistinli öğrenci, Kıbrıs Barış Harekâtı sırasından bir Türk gemisinin (Kocatepe) yanlışlıkla Türk uçakları tarafından batırılışının öyküsünü bizleri aşağılayarak şöyle anlatmıştı: “Yunan denizaltı adamları, Türk denizaltısının pencerelerini (lumboz) tıklamışlar ve Türkler pencerelerini açmışlar. İçi su dolan denizaltınız batmış.”

Ben de kendisine Yunanlara göre Araplarla ortak bir dine ait olmamızdan dolayı daha yakın olduğumuzu, Yunanların Türkleri aşağılayan bu öyküyü paylaştığından dolayı üzüldüğümü ve esefle karşıladığımı söylemiştim. Bunun üzerine, o da geri kalmışlıklarının nedenini Türklere bağlamış ve Türkleri kötülemişti.

İkinci anım, Kürt (Ayrılıkçı Terör Hareketi Destekleyenler) ve Ermeni Öğrenci Derneklerine ait. Bu iki dernek, Türkiye üzerinde taleplerini gösteren iki haritayı yayınlamışlardı. Haritanın birisinde Ayrlıkçı Kürtler, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bir devletin kurulmasını istiyorlar, bir diğerinde ise Ermeniler aynı yerlerin Ermenistan’a ait olmasını talep ediyorlardı.

Ben de kendilerine “Siz önce aranızda anlaşın, daha sonra gücünüz yetebiliyorsa gerçekleştirebilirsiniz. Ancak bu yerler tarihsel gerçekler göz önüne alındığında hiç zaman size ait olmamıştı.” demiştim.

İlerici Güçlerin Mitinglerine Destek Verişim

Britanya ilerici güçleriyle dil okulunda görevli öğretmenler aracılığı ile bağ kurmuş ve sözgelişi, ırk ayrımına ve o yıllarda Margaret Thatcher’ın neoliberal politikalarına6 karşı çıkan maden sendikalarının Kardif’den Londra’ya yaptıkları mitinglere ve yürüyüşlerine katılmıştım.

Bunlardan birisi, ırk ayrımına karşı düzenlenen bir mitingdi. Bilindiği üzere, Güney Afrika Cumhuriyeti’nde 1994 yılına değin devam “Irkçı Apartheid Rejimi” vardı. Ülkede 1948- 1994 yılları arasında azınlık konumunda bulunan beyazların, ülkenin asıl sahibi olan Afrikalı siyahlara uyguladığı ırkçı kurumsallaşmış yönetim sistemi sadece ekonomik anlamda bölgeyi sömürmekle kalmamış; bölgede hak ve özgürlük anlamında da sınıfsal bir sömürü düzeni kurmuştu.

Bu politikaların tarihsel kökeni ise 17. yüzyılda önce Hollanda ve daha sonra Britanya’nın Güney Afrika’da uyguladığı işgal ve sömürge politikalarına dayanmakta idi.

Gallerin Swansea şehrinde Güney Afrika Cumhuriyeti’nden gelen bir ragbi7 takımının oyununa karşı düzenlenen bir mitinge katılmıştım. Ülkede ırk ayrımı uygulanmıyor algısını yaratmak için gelen takımın yarısı beyaz, yarısı da siyahlardan oluşturulmuştu. Kardif’den gelen ilerici güçler olarak, Britanyalı karşı takıma ve seyircilere karşı kınamalar içeren pankartlarımızla olayı kınamış ve utanmaları konusunda sloganlar atmıştık.

Çok sayıda katıldığım mitinglerden kimileri de Thatcher’ın neoliberal politikalarına karşı çıkan maden sendikalarının Londra’da yaptıkları mitinglerdi. Türkiye’den gelen bir akademisyenin onların düzenlediği mitinglere destek vermesi, işçi sınıfının uluslararası dayanışması açısından çok önemseniyordu. Bu mitinglerde çok sayıda işçi sınıfından dost edinmiştim. Mitinglerde Thatcher, sosyal devlete saldıran eli baltalı bir figür olarak gösteriliyordu. Kimileri de O’na “Demir Leydi” lakabının takmıştı.

Kral Olacak Adam Keki

Kardif Üniversitesi yabancı dil okuluna devam ederken üniversitenin girişinde resmi giysili insanların ve korumaların da olduğu bir kalabalık içinde bir kişi dikkatimi çekmişti. Gördüğüm kişinin, aynı zamanda Kardif Üniversitesi’nin de fahri üniversite rektörü ve “Galler Prensi Charles” olduğunu söylediler. Kendisini görmek isteyenlerin elini sıkıyordu. Çok yıllar sonra kral olacak adamla ben de tokalaşmıştım.

Daha sonra O’nunla ilgili bir “kek”nin öyküsünü öğrenmiştim; Londra’ya dönmek üzere Kardif tren garına giderken uğradığı pazardan bir kadının kekini almış ve çok beğenmiş. İkinci evliliğini yaparken sarayda bu keki konuklarına ikram etmek istemiş. Kadın saraya gelerek bu keki yapmış. Kekin yapımı ve içeriği saklanmış. Ben de bir kek meraklısı olduğum için bir süre sonra yapımını öğrendim8 ve dostlarım için yapmaya başlamıştım. Herkes çok beğenmişti. Ben de adına “Kral Olacak Adam Keki” demiştim. Dostlarım ise bu kekin adını değiştirerek henüz o yıllar profesör olmadığım için “Profesör Olacak Adam Keki” adını takmışlardı.

Safari Park Ziyareti

Kardif Üniversitesi’nin tahsis ettiği bir minibüsle 15 Aralık 1979 tarihinde Öğrenci Derneği, West Midland Safari ve Eğlence Parkı’na bir gezi düzenlemişti.

Park, İngiltere’nin Worcestershire kentindeki Bewdley’de bulunuyordu.

Bize verilen kitapçıkta, Parkta 165’in üzerinde egzotik hayvan türü yanında küçük bir tema parkı gibi diğer ilgi çekici yerler de olduğunu öğrendik. Park, Birleşik Krallık’taki en büyük beyaz aslan, çita, su aygırı ve fundalık kuş gruplarının yanı sıra en büyük gezici lemur sergisini de içeriyordu. Aynı zamanda Birleşik Krallık’ta Afrika’nın beş büyük av hayvanının bulunduğu ilk parkmış.

İlk kez bir safari parkı görmüştüm. Türkiye’de henüz yok. Bir vahşi yaşam parkı olarak da bilinen bir safari parkında, ziyaretçiler kendi araçlarını kullanabiliyorlar ya da tesis tarafından sağlanan araçlara binerek serbestçe dolaşabiliyorlar. Vahşi hayvanları çok yakından gözlemleyebiliyor, hatta onların arabanıza yaklaşmasına tanık oluyorsunuz. Parkın belirli yerlerinde kulelerde silahlı nöbetçiler de var.

İskoçya’ya Yolculuk

Kardif Üniversitesi Dil Okulu’nu tamamladıktan sonra 1979 yılının son günü, 31 Aralık’ta daha önce davet aldığım Roslin Enstitüsü’ne gitmek üzere Kardif’den trene bindim. Tren Birmingham’da, Roslin Enstitüsü’nün bulunduğu Edinburgh’a gitmek üzere aktarma yaptı. Her şey düzgün gidiyordu. Ancak İskoçya sınırında Carlisle Şehri’ne geldiği zaman durdu ve trenin olduğu gibi boşaltılması istendi. Nedenini sorduğum zaman bunun doğal bir işlem olduğunu, gece 12’den sonra İskoçya’da trenlerin çalışmadığı ifade edildi. Kardif’den bilet alırken durumun böyle olacağını bana söylemeyi unutmuşlardı.

İster istemez trenden inmiş ve bir pansiyona yerleşmiştim. Ertesi sabah Edinburgh’a ulaştım. Daha sonra da enstitü aracılığıyla bulduğum Roslin yakınında “Bush House” denilen konuk evine yerleştim. Bush House, genellikle yabancı ülkelerden gelen lisans ve lisansüstü öğrencilerin kaldığı bir konukevi idi. Burada Filistinli ve Yunan arkadaşlarım olacaktı.

Roslin Enstitüsü

Roslin Enstitüsü, İskoçya’nın Midlothian eyaletindeki Easter Bush’ta bulunuyor. Enstitüsü’nün kökleri, 1917’de kurulan Edinburgh Üniversitesi Hayvan Genetiği Enstitüsü’ne dayanmakta. Biyoteknoloji ve Biyolojik Bilimler Araştırma Konseyi tarafından finanse edilmekte.

Klon Koyun Dolly

Roslin Enstitüsü, dünyada, 1996 yılında yetişkin bir hücreden başarıyla klonlanan ilk memeli olan koyun Dolly’yi yaratılmasıyla tanınmıştı.

Ben, 1980 yılının başlarında enstitüde çalışmıştım. Genetik kopyalama ile gerçekleştirilen Dolly yıllar sonra 1996’da elde edilecekti.

Sırası gelmişken Klon koyun Dolly hakkında özetle bilgi vermek isterim.

Klon koyun Dolly, Roslin Enstitüsü’nde Ian Wilmut öncülüğünde üretildi. Araştırmanın doğası gereği ekip; zooteknistler, cerrahlar, embriyologlar, veterinerler ve çiftlik çalışanı personel dahil olmak üzere birçok farklı disipline ait kişiden oluşuyordu.

Dolly, altı yaşındaki Fin Dorset koyununun meme bezinden alınan bir hücre ve Siyah Yüzlü İskoç Koyunu’ndan alınan bir yumurta hücresinden klonlandı. Genetik klonlama (kopyalama, eşçoğaltım); kısaca memeli hayvan yetiştiriciliğinde genetik özdeş (identik) yavruların elde edilmesi amacıyla, ergin bir hayvanın epitel (soma) hücrelerinden alınan çekirdeğin, çekirdeği boşaltılmış yumurtalara (oositlere) aktarılarak üretilmesi şeklinde tanımlanabilir.

Bu kapsamda Genetik klonlamanın ekonomik, sosyal ve sağlık alanlarında birçok getirisinin olabileceği belirtilmektedir. Hayvan yetiştiriciliğinde ise, çok kısa zaman süreçlerinde yüksek verimli hayvanların çoğaltılmasına olanak sağlayabilir. Ancak maliyetinin şimdilik çok yüksek olduğu da görülmektedir.

Klonlanan koyunun DNA’sı meme bezi hücresinden geldiği için ona, o yıllarda tanınmış ve kısa boyuna rağmen büyük memeleri olan Amerikalı “Country: Kır” şarkıcısı Dolly Parton’dan esinle, Dolly adı verilmişti.

Enstitüden çok yararlandım. Burada, doçentlik tezime temel olacak ve daha sonraki çalışmalarıma ışık tutacak çok sayıda yayına ve bilgiye sahip oldum.

Roslin Enstitüsü’nde İngilizlerin Dünyayı Benmerkezci Algılamalarına Dair Anılar

Roslin’de bulunduğum sırada iki anımı unutmadım. Bunlardan birisi, enstitüde yanında çalışma yaptığım İngiliz kökenli Dr. R. Land adlı araştırıcının Türk-Yunan İlişkileri konusunda görüşü idi.

Bush House konuk evinde kalırken en çok dostluk kurduğum kişilerden birisi, Selanik Aristoteles Üniversitesi Veteriner Fakültesi öğretim elemanlarından Dr. Dimitri Zigoziannis idi. Benim çalıştığım enstitü, temel araştırmalar, onunki ise uygulamalı araştırmalar yapan enstitüydü. Enstitü dönüşlerinde birlikte yemek yer, çalışmalarımızı anlatırdık. Dimitri, çalışma yapmakta olduğum enstitüde bir süre bulunmak istediğini söyledi. Ben de Dr. Land’e durumu ilettim. Ancak bana, “Siz Yunanlarla düşman değil misiniz, ne zaman arkadaş oldunuz?” şeklinde verdiği cevabı hiç unutmadım.

Ben de kendisine şöyle cevap vermiştim; “Dr. Land, ben biraz tarih bilirim. Yunanları Türklere karşı kışkırtanlar arasında İngilizler başta geliyor. Birinci Paylaşım9(Dünya) Savaşı sonunda İzmir’e Yunan Ordularını çıkartan, bunun için gemilerini gönderen İngilizler değil midir? Bu nedenle, yurtlarını savunan yüz bini aşkın Türkün ölmesi ve sakat kalması, Batı Anadolu’da kentlerin yakılması, harap olması ve de on binlerce Yunanlının haksız yere çıktıkları Ege’de telef olması sizin kışkırtmanız nedeniyle olmadı mı? Türk ve Yunanlar arasında dostluktan başka çare yoktur.

Bir diğeri ise yine bir İngiliz araştırıcının Kıbrıs Barış Harekâtı’nı değerlendirmesi, daha ilginci üçüncü dünyadan gelen bir araştırıcının benim İngiliz’e verdiğim cevap ile ilgili olanıydı.

Olay şu şekilde olmuştu; “Laboratuvarda çalışıyorduk. Bir ara İngiliz, Kıbrıs konusunu açtı ve Türkiye’nin Kıbrıs Barış Harekâtı’nın haksız bir girişim olduğunu söyledi. Ben de adanın Yunanlarla bağlantısı olmadığını ve de Türkiye’nin garantör devlet olarak soydaşlarını soykırımdan kurtarmak için müdahale hakkını kullandığını, üstelik Türkiye’nin Taşucu mevkiinden bakıldığı zaman neredeyse Kıbrıs’ın görüleceğini ifade ettim. Anılan hareket olmasaydı, Kıbrıs’lı Türklerin fanatik EOKA Örgütü tarafından yok edileceğini anlattım. İkna olmayınca İngiltere’den binlerce mil uzaklıkta Arjantin kara sularındaki Falkland Adalarında ne işiniz var” diye sordum.

İngiliz’in cevabı ise şöyle olmuştu:” Biz İngiltereyiz, dünyanın neresinde çıkarımız var ise biz müdahale ederiz.”

İngilizle tartışmayı yaparken Sri Lankalı bir veteriner araştırıcının ise arkadan önlüğümden tutarak beni çekiştirdiğini fark ettim.

Nedenini sorduğumda şöyle demişti; “Mustafa, ben Kıbrıs olayını bilmiyorum. Elbette sen ülkenin çıkarını savunuyorsun. Ancak Britanya’ya gelen her araştırıcı için İngiliz istihbaratına bir rapor gider. Senin bu görüşlerin İngiliz çıkarlarına uyumlu değil. Yarın bir gün British Council’dan burs istediğin zaman senin gibi bir kişiye burs vermezler.

Sri Lankalı bir veteriner araştırıcıdan öğrendiğim dersleri hiç unutmadım.

Bunlardan birisi, Batı’nın, bir başka deyişle merkez ülkelerinin çifte standardıydı. Kendileri her zaman haklıydı ve onlar için doğru olan şey başkaları için uygun değildi.

İkincisi ise, Batı’dan sağlanan bursların amacıydı. Bu burslarla üçüncü dünya ülkelerinin kişileri yönlendirilir, burslar onlara biat edeceklere verilirdi.

Edinburgh’u Biraz Tanıtalım mı?

Edinburgh, İskoçya’nın 1437 yılından beri başkenti.

Glasgow’dan sonra ülkenin ikinci büyük kenti olan Edinburgh, İskoçya’nın doğusunda, kuzey denizine yakın bir konumda.

Avrupa’nın en güzel görünümlü kentlerinden biri olarak kabul edilen şehir, Orta çağ ve Georgian dönemlerine ait mimarisiyle bilinmekte. Yeni oluşan ve klasik tarzdaki “New Town:Yeni Şehir” mimarisi, Edinburgh’a “Kuzeyin Atinası” unvanını kazandırmış. Edinburgh Üniversitesi ve İskoç Aydınlanmasının etkisiyle yükselen bir kültürü var.

Kayaların üstüne kurulu olan tarihi şehir, şehrin ana caddesi Royal Mile’a egemen bir konumda bulunan kalesi yanında başta olmak üzere birçok tarihi ve turistik özelliğe sahip.

Gelelim Edinburgh halkına. Avrupa’nın diğer başkentlerinin aksine Edinburgh’da göçmen nüfusu oldukça az. Neredeyse şehrin tamamı İskoçlardan oluşuyor. İskoçların Akdeniz insanından hiçbir farkları olmadığını gördüm. Bu kadar güler yüzlü, cana yakın ve konuşkan insanlarla arkadaş olunca gerçekten şaşırdım.

Ancak İskoçya’da yadırgadığım bir konu oldu. İskoçya’da İngilizce egemen bir dil. Kendi aralarında anadilleri İskoççayı konuştuklarına az tanık oldum. İngilizce aksanları da İngilizlerinkinden daha farklı olmakla birlikte anlaşılır geldi. Örneğin, İngilizler Edinburgh’u “Edinburk”olarak seslendirmelerine karşılık İskoçlar “Edinbıra” diyorlar. İskoçlar oldukça milliyetçiler. İngilizlerden çok farklı olduklarını düşünüyorlar.

İskoçlar ile hoşuma giden bir durumu da sizlere anlatmak isterim. Edinburgh’ta orta yaş üstü, hatta yaşlı diyebileceğimiz insanlar da sosyalleşiyorlar. Kafelerde, barlarda içkilerini yudumlayıp kahkahalarla söyleşen teyze ve amcaları görmek olası.

Gelelim İskoçların milli yemeğine. Adı, Haggis. Bağırsaktan yapılan, yanında patates ve adını bilmediğim diğer bir püreyle servis edilen bir yemek. Yabancıların çoğu iğreniyor, ancak biz kokoreç yiyen bir millet olduğumuz için denedim. Kokoreç gibi değil, kıyma şeklinde hazırlanıyor. İskoçların biraları da güzel.

Edinburgh’da hayalet turlarının düzenlendiğini de öğrendim. Hemen her akşam düzenlenen bu turlarda şehrin geçmişiyle ilgili korkunç öyküler anlatıyorlarmış. Mezarlığa filan da gidiliyormuş. Ben çok istediğim halde yeterli vaktim olmadığı için gidemedim. Katılan arkadaşlar gerçekten korkunç olmasa da eğlenceli bir tur olduğunu söylüyorlardı.

Edinburgh Üniversitesi

Edinburgh’da bir araştırıcı olarak Edinburgh Üniversitesi’ni de gezdim. Yetkililerden aldığım bilgiye göre; Edinburgh Üniversitesi 1583 yılında kurulmuş. Telefonun mucidi Alexander Graham Bell’in de mezunu olduğu Edinburg Üniversitesi, 1582’den beri hizmet veriyor ve dünyanın en iyi üniversiteleri arasında yer alıyormuş.

2023 yılında Britanya’daki üniversiteler arasında en iyi 8. üniversitesi seçilmiş. 20 Nobel Ödülü, bir Fields madalyası, bir Abel Ödülü ve Olimpiyatlarda birçok altın madalya çıkaran Edinburgh Üniversitesi, Harvard, Oxford ve Cambridge gibi dünyaca ünlü ve prestijli üniversiteler arasında yer almakta.

Edinburgh Üniversitesi geleneklerine bağlı olmasının yanında, günümüzde yapay zekâ, nörobilim ve bilişsel bilimler gibi birçok alanda da ilklere imza atmakta. Üniversitenin tıp fakültesi 18. yüzyıldan 20. yüzyılın başlarına kadar, İngilizce konuşulan ülkelerdeki en iyi tıp fakültesi kabul edilmiş. Avrupa’daki ilk yapay zekâ araştırma merkezi Edinburgh Üniversitesi’nde kurulmuş. Değindiğim üzere, dünyanın ilk klonlanmış memeli hayvanı Koyun Dolly de Edinburgh Üniversitesi’ne bağlı Roslin Enstitüsü’nde klonlanmıştı.

Edinburgh Üniversitesi’nde öğrenciler, Öğrenci Derneği (EUSA) sendikalar ve Öğrenci Temsilcileri Konseyi’nde örgütlenmişler. Üniversitenin 250’den fazla öğrenci topluluğu varmış.

Edinburgh Üniversitesi Kütüphanesi de çok zengin. Kendimi araştırıcı olarak tanıttıktan sonra doçentlik tezim için o yıllarda Türkiye’de bulamayacağım çok sayıda kaynakçayı orada edinmiştim. Bana her türlü yayının kopyasını vermişler ve hiç ücret almamışlardı.

Edinburgh Kalesi

Edinburgh Kalesi, tarihi bir özelliğe sahip. Edinburg Kalesi, 12. yüzyılda inşa edilmiş. Bu kaleyi ziyaret ettiğim sırada rehberlerin anlattığına göre; Demir Çağı’ndan beri Castle Rock’ın üzerinde duruyormuş. Esas olarak askeri garnizon olarak kullanılmış. İskoçya’nın ulusal mirasının bir parçası olarak önemi, 19. yüzyılın başlarından itibaren giderek daha fazla anlaşılmaya başlanmış ve geçtiğimiz bir buçuk yüzyıl boyunca çeşitli restorasyon programları yürütülmüş. Kale şehrin neredeyse her yerinden görünüyor. Kaleye çıkınca da şehrin dört bir yanını kuşbakışı görmek olası.

Kalede, İskoç Ulusal Savaş Anıtı ve Ulusal Savaş Müzesi var.

Edinburgh Kalesi, İskoç tarihinde önemli bir rol oynamış ve İskoç kraliyet ikametgahı, cephanelik, hazine, ulusal arşiv, darphane, hapishane, askeri kale ve İskoçya Onursal evi olarak çeşitli şekillerde hizmet vermiş.

Her yıl düzenlenen Edinburgh Festivali sırasında Edinburgh Kalesi, özellikle Edinburgh’un ve bir bütün olarak İskoçya’nın ünlü bir simgesi haline gelmiş.

Royal Mile Caddesi ve Princes Street Garden

Royal Mile, İskoçya’ya dair pek çok şeyi bir arada bulabileceğiniz özel bir cadde. Aslında tek bir cadde değil. Castlehill, Lawnmarket, High Street, Canongate ve Abbey Strand caddelerinden oluşuyor. Bu cadde üzerinde yürürken sık sık gaydaların size eşlik ettiğini görmek olası. Royal Miles’ın en dikkat çekici yapılarından biri de 900 yıllık St. Giles Katedrali. Caddede İskoç desenli ürünler satan hediyelik eşya dükkanları da var.

Princes Street Garden, 1700’lerden beri şehrin ana parkı. Eski Şehir ile ile Yeni Şehrin tam ortasında yer alıyor. Edinburgh’a gittiğimde Ocak başıydı. Ağaçların yaprakları dökülmüştü. Princes Street Garden’da ağaçlar ve çiçeklerin ilkbaharda ve yazın ayrı güzel olduğunu söylediler. Kimileri bu parka “dünyanın en güzel parkı” diyor. Hava güzel olunca İskoç gençlerin çimlerin üstünde piknik yaptıklarını gördüm.

İskoçların Milli Giysisi: Kilt

Kilt, İskoçya’da erkeklerin giydiği eteğe verilen ad. İskoçya’da düğün ve balo gibi özel günlerde giyilen bu etekler aslında ulusal gururun ve aile/klan ilişkilerinin önemli bir simgesi. Her klana göre değişiyor.

Sokaklarda, mekânlarda etek giyen erkeklere denk gelebilirsiniz. Özellikle de düğün, aile yemekleri ya da dostlarla yemekler gibi özel günlerde giyiyorlar. İskoçlar sempatik insanlar oldukları için fotoğraf çekmeme izin vermişlerdi.

Eski zamanlarda İskoç erkekleri, dizlerinin altına kadar gelen bir çeşit uzun gömlek ve uzun çoraplar giyip omuzlarına da yün battaniye atıyorlarmış. Bu giysi tarlada çalışmak için oldukça rahatmış, ancak 1730’larda fabrikada çalışmaya başlamalarıyla birlikte bu kıyafetlerle artık rahat edemez olmuşlar.

Fabrika sahibi de battaniyeyi etek durumuna getirmiş; böylece ilk kilt ortaya çıkmış.

1770’lerin sonlarında, Britanya ordusundaki İskoçlar milliyetçilik duygusuyla kilt giymeye başlamışlar.

Öte yandan İskoçya’nın dağlık bölgelerindeki zorlu yaşam koşulları nedeniyle hayatı kolaylaştıran İskoç eteği, günümüzde de varlığını sürdürüyor.

Viskinin Vatanı İskoçya

İskoçya’nın viskisiyle ünlü olduğunu biliyordum. İskoç viskisi, malt arpadan üretilen bir viski çeşidi. İskoç viskilerinin özgün olarak maltlanmış arpadan yapıldığı biliniyor. Ticari içki fabrikaları, 18. yüzyılın sonlarında buğday ve çavdardan yapılan viskiyi tanıtmaya başlanmış. İskoç viskisi beş farklı sınıfa ayrılıyormuş; tek malt İskoç viskisi, tek tahıl İskoç viski, harmanlanmış malt İskoç viski (eski adıyla “fıçı malt” ya da “saf malt” olarak adlandırılır), harmanlanmış tahıllı İskoç viski ve harmanlanmış İskoç viskisi.

Ülkedeki viski üreticisi şirketler, 1987’de turistlerin “Scotch Whisky Experience: İskoç Viski Deneyimi” yaşayabileceği merkezler kurmuşlar. Viskinin yapılış sürecini anlatan ve tadım yaptıran bu merkezlere turlar düzenleniyor.

Edinburgh’dan İzmir’e 1980 Mart ayının son gününde dönecektim. Eşim Elif’e10,çocuklarım Aslı ve Ozan’a, kız kardeşlerim Nazik, Nursen ve Güler’e ve ağabeyim Ahmet Nejat’a hediyeler aldım.

Londra Heathrow Havaalanı’na gitmek üzere Edinburgh’dan trene akşam üzeri gitmeye karar verdim. Oysa İstanbul’a kalkacak uçak ertesi günü 7.30 ‘da hareket edecekti. Bu nedenle Roslin’deki arkadaşlarım erken gidersen bir gece Londra’da gecelemek zorunda kalacaksın demelerine karşılık, tren geçikme yapabilir endişesiyle erkenden gitmeye karar vermiştim.

Akşam üzeri havalanına geldim ve sabah değin havalanında geceledim. Sabaha doğru uyandığımda gördüğüm manzarayı hala unutamam. Havalanının kapısı açılmış, bir araçla gelen çok sayıda işçi kadın ortalığı temizlemişler, sonra da sessizce gitmişlerdi. Bu kadınların hepsi Ortadoğulu ya da uzakdoğulu idi. Sanırım,çoğu belki de kaçak işçilerdi. Emek sömürüsü bunlarla yapılıyordu.

Britanya Yemek Kültürü

Britanya’nın en ünlü yemekleri arasında başı çeken “fish and chips: balık ve patates chipsi), Britanya halkı tarafından en çok tüketilen lezzet olarak bilinmekte. Britanya yemek kültürü hakkında bilinmesi gereken şeylerden bir diğeri de kahvaltının yerinin oldukça öemli olduğudur. Britanya’da kahvaltılık olarak tüketilen yiyecekler arasında; bacon (domuz pastırması), sosis, kızarmış ekmek ve fasulye olmazsa olmazdır. Britanya mutfağını tanımlayan en önemli şeylerden biri de hiç şüphesiz çaydır. Her öğün tüketilebilen ve hatta çay vakti olarak da bilinen ikindi zamanıyla Britanya, dünyaya adını duyurmaktadır.

Bunların dışına Britanya’da, Çin, Hind, Türk ve Yunan gibi tanınmış bütün kültürlerin yemeklerini bulabilirsiniz.

Britanya’da tatmış olduğum başlıca lezzetler şunlardır:

Fish and Chips

Fish and chips tüm dünyada tanınmıştır. Londra’nın ünlü sokak lezzetlerinden biri olan tarif, balık filetosunun farklı malzemeler kullanılarak yapılan bir harç ile kaplanması ve ardından kızartılmasıyla hazırlanmaktadır. Altın sarısı rengine gelene kadar kızartılan patatesler de bu tarifin olmazsa olmazıdır. Fish and chips genellikle tartar sos(mayonez temelli olan kremalı ve beyaz renkte bir sos türü) eşliğinde servis edilmektedir.

Beef Wellington

Beef Wellington, dana bonfile, mantar ve milföy hamurundan oluşuyor.

Pie and Mash

Londra’nın en popüler sokak yemeklerinden biridir. Bu tarif, içerisi kremalı patates püresi ve kıyılmış dana eti ile doldurulmuş turta hamurundan oluşmakta. Pie and mash, genellikle likör sosu adı verilen özel bir maydanoz sosu eşliğinde servis edilmekte.

Haggis

İskoçya’nın geleneksel yemeklerinden olan haggis, işkembe ve bağırsaklardan yapılan halk tarafından sıklıkla tüketilen bir yemek.

Eccles Pastası

Eccles pastasının içerisinde kuş üzümü ve kuru üzümden oluşan siyah bir karışım bulunmaktadır. Ayrıca karışım, şekerli milföy hamuruna sarılmakta.

Fat Rascal

Fat rascal, York’un geleneksel kek tarifidir. Bu lezzetli İngiliz tarifinin kökeni 19. yüzyıla kadar uzanmakta. Kekin en önemli malzemeleri, karışık kuru meyve, şeker ve tereyağı. Bunlara ek olarak Hindistan cevizi, tarçın ve limon rendesi ile tatlıya lezzet kazandırılmakta.

BRİTANYA: İNGİLTERE, GALLER ve İSKOÇYA

Londra Köprüsü ve Big Ben Saati’nden Bir Görünüş

Konuşmacılar Köşesi (Speakers’ Corner)

Buckingham Sarayı

Türk Başı Papları’ndan bir görünüş Bir Türk Başı Levhası

Kardif’den Bir Gece Görüntüsü

Blaenavon’da”Big Pit: Büyük Kömür Madeni Ocağı”

West Midland Safari ve Eğlence Parkı

Ian Wilmut, Elde Ettiği Klon Koyun Dolly ile

Edinburgh Kalesi’nden New Town Manzarası ve Arka Planda Kuzey Denizi’nin Görünüşü

Edinburgh Kalesi

İskoçların Milli Giysisi: Kilt

İskoç Viski Çeşitlerinden Bir Görünüş

Fish and Chips

Beef Wellington

Pie ve Mash

Haggis

Eccles Pastası

Britanya Magnetleri

1 Gezi yazılarımın konusu olmamakla birlikte, kapitalist üretim biçimi ve ilişkilerin getirdiği noktayı anımsatmayı bir zorunluluk olarak görüyorum. Bu nokta, gelir dağılımında aşırı dengesizlik kadar ekolojik yıkım ve tahribat.

Çünkü kapitalizm ile birlikte “sahiplenici bireycilik: possessive individualizm” ve “hubris: hybris” olarak adlandırılabilecek iki yaklaşım ortaya çıkmış bulunmakta. Sahiplenici bireycilikte, birey mal ve hizmetlere sahip olduğu kadar vardır, bunlara ne kadar sahipse kendi potansiyelini gerçekleştirmiş olduğunu sanacaktır. Bir başka deyişle, topluma hiçbir şey borçlu olmayan, onu sadece araç olarak gören, mal ve hizmetlerin sadece kendine ait olması anlayışı“sahiplenici bireycilik” olarak tanımlanabilir.

Hubris ise, evrende insan eylemine getirilmiş sınırların hiçe saymasını yol açan kibirli hoyratlık olarak ya da bir kişinin yeteneklerini aşırı derecede abartması ya da hata yapabileceğine inanmayı reddetmesi gibi çeşitli şekillerde aşırı düzeyde gurur, güven ve kendini beğenmişlik göstermesi durumunda ortaya çıkar.

İşte bu iki yaklaşım, bireyi doğanın kendisine ait olduğu noktasına, bir başka deyişle kendisi için “öteki”ye ait ne varsa, örneğin, hayvanları, bitkileri, ormanları, tarım alanlarını, denizleri, su kaynaklarını ve emeği ile geçinen büyük çoğunluğu sömürme, kısaca dünyayı yok etme noktasına getirmiş bulunmaktadır. Kısaca, kapitalizm, “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” mottosu, 20.yüzyılının son çeyreğinde giderek farkına vardığımız “bırakınız yok olsunlar, bırakınız ölsünler”e kadar dönüşüm göstermiştir.

Uzağa gitmeye gerek yok var mı? Son olarak Türkiye’de 13 Şubat 2024 tarihinde Erzincan’ın İliç İlçesi’ndeki Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri kaynaklı Anagold Madencilik San. ve Tic. A.Ş. tarafından işletilen altın madenindeki faciayla meydana gelen toprak kaymasında 9 işçi toprak altında kaldı. Bunun yanında siyanür ve sülfirik asit içeriğine sahip, toksik ağır metal barındıran ve insan sağlığı için son derece tehlikeli olan atık yığının Fırat Nehri’ne uzanan vadi boyunca yaptığı tahribat, “bırakınız yok olsunlar, bırakınız ölsünler” olarak gözlemlediğimiz sonuçları değil midir?

2 Benim Britanya’ya gittiğim yıllardan farklı olarak, 2000’li yıllardan sonra günümüzde Birleşik Krallık; İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda olmak üzere dört kurucu ülkeden oluşturulmuş durumda. Büyük Britanya terimi sadece; İngiltere, İskoçya ve Galler’i kapsamakta.

Birleşik Krallık’ı oluşturan kurucu ülkelerden İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’da yetki devrine dayalı bir siyasi yapılanma bulunmakta. Birleşik Krallık Parlamentosu yetki devri uyarınca, egemen devletin sahip olduğu yasama ve yürütme yetkilerinin bir bölümü, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’daki ulusal parlamentolara ve bunların seçtiği yürütme organlarına devredilmiş.

Ana hatları itibarıyla; anayasa, savunma, ulusal güvenlik, dış politika, vatandaşlık ve göç gibi konular, başkent Londra’daki Birleşik Krallık Parlamentosu’nun yetkisinde; İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’daki yerel parlamentolar, bu konuların dışında kalan ve yetki devrinde bulunulmuş alanlarda yasama faaliyetini yürütüyorlar.

İskoçya’da resmi dil yoktur, İskoçça ve Scots adı verilen İngilizce ile yakından ilişkili İskoç Cermencesi olmak üzere üç adet tanınan dili var. Hemen herkes İngilizce konuşuyor. Kimi araştırmalara göre halkın yüzde 30’unun, kimi araştırmaya göre de yüzde 85’inin İskoç Cermencesini bildiği belirtilmekte.

Galler’de Galce ve İngilizce resmi dillerdir; ülkede baskın dil İngilizcedir. Galler nüfusunun yüzde 19’unun Galce konuşur olduğu bilinmektedir.

3 Buradan bir ders çıkardım. Avrupalılar, başta Britanyalılar olmak üzere genç yaşlarda dünyayı tanımaları için çocuklarına olanak tanımakta. Bu onlara daha sonra diğer ülkeler ile ilişkilerinde kolaylık sağlıyor.

Ancak Türkiye’de yakın dönemlere kadar ana-babaları orta gelir kuşağına sahip gençlerin bile üniversite çağlarında yurt dışına gitmelerin engelleyen iki kısıt vardı. Birincisi, maddi olanaklarının sınırlı olmasıydı. İkincisi ise ailelerde var olan aşırı korumacılık eğilimiydi.

4 George Orwell 20. yüzyıl İngiliz edebiyatının önde gelen kalemleri arasında yer alan İngiliz romancı, gazeteci ve eleştirmen. “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” adlı romanında “Big Brother: Büyük Birader” kavramı ile biliniyor. Eserlerinde, toplumsal adaletsizliğe karşı farkındalık ve totalitarizme karşı duruşu öne çıkar. Orwell demokratik sosyalizmden yana olduğunu belirtmiştir.

5 Karl Marx, 19. yüzyılda yaşamış Alman filozof, politik ekonomist ve bilimsel sosyalizmin kurucusu bir düşünür. Marx’ın ekonomi alanındaki çalışmaları; günümüzdeki emek-sermaye ilişkisini ve bunları takip eden ekonomi düşüncesini kavramanın temelini oluşturmuştur. En bilinen yapıtları, “Komünist Manifesto” ve “Kapital “dir.

6 Margaret Thatcher, 1979-1990 arasında başbakanlık yaptı. 1980’li yıllarda Batılı ülkelerde devletin ekonomik yatırımlardan çekilmesi, özelleştirme, serbest pazar ekonomisinin desteklenmesi ve işçi haklarının törpülenmesi ile kendisini gösteren neoliberal siyasetin Birleşik Krallık’taki uygulayıcısı oldu. Thatcher, medya tekeli Murdoch ile iş birliği yaparak maden sendikaları başta olmak üzere bütün sendikal hakları baskı altına almaya ve özelleştirme politikaları ile Britanya’yı sosyal devlet yapısından uzaklaştırmaya başlamıştı. Bu politikalardan sağlık, eğitim ve ulaşım sektörleri de payını almış ve emekçilerin haklarında önemli gerilemeler olmuştu.

7 Ragbi, iki takım arasında, oval bir topun el ve ayaklarla sayı yapılması esasına dayalı olarak oynanan takım oyunu. Anavatanı Britanya olan ragbi, sonradan Birleşik Krallık sömürgelerine yayılmıştır. Avustralya, Yeni Zelanda, Güney Afrika, Galler, İrlanda, İskoçya ve Fiji’de çok sevilen bir oyun.

Bir ragbi maçı 40’ar dakikalık iki devre olarak oynanıyor. Çocuk maçları daha kısa olabiliyor. Bir hakem, iki taç hakemi ve çoğu profesyonel maçta bir de kamera hakemi var. Takımlar on beşer kişiden oluşuyor. Rakibinden daha fazla sayı yapan taraf maçı kazanıyor.

8 Kral Olacak Adam Keki’nin yapımı kısaca şöyle: Kek hamuru bilinen ölçeklere göre hazırlanıyor. Bu arada içine konulacak kuru meyveler, bir Britanya içkisi olan brendi içinde kaynatılıyor. Meyveler süzüldükten sonra hamur içine konuluyor ve bol tarçın ekleniyor. Daha sonra pişirmeye bırakıyor.

9 Kamu oyunda olduğu kadar ulusal ve uluslararası yazışmalar ile bilimsel çalışmalarda “Birinci ve İkinci Dünya Savaşları” olarak yapılan adlandırmalar, genel olarak kabul ettirilmiş terimlerdir. Bu terimler ile anılan savaşların gerçek yüzü saklanmak istenmektedir.

Bu savaşlar, gerçekte kapitalizm ile ortaya çıkan emperyal güçler arasında çıkar paylaşımın ortaya çıkardığı, bir başka deyişle paylaşılmış toprakların yeniden paylaşılması savaşlarıdır. Paylaşım Savaşlarının çıkış noktası ve en önemli ortak yönü, emperyal ülkelerin, kendi pazar alanlarını genişleterek dünya pazarlarındaki payını artırmak istemelerine karşılık “uzlaşmayı” kabul etmemeleri olmuştur.

Örnekleyelim; Birinci Paylaşım Savaşı, yükselen emperyalist Almanya’nın dünya pazarlarında kendi payını artırma talebi ile başlamış değil miydi? İkinci Paylaşım Savaşı’nı da başlatan da yine Almanya olmadı mı? Ancak burada yeterince dile getirilmek istenmeyen bir konuyu açmakta yarar var. Bu savaşla ABD tarafından beslenip-büyütülen ve öne itilen bir Almanya, sosyalist bloğuna karşı koç başı olarak kullanıldı. Bunun sonucu olarak ABD, ileride kendisine rakip olacak Almanya’nın güçsüzleştirmesini sağladığı gibi savaş sonrası Avrupa’nın ekonomi-politik açıdan egemeni oldu. Ayrıca sosyalist bloğun kan kaybına neden olduğu kadar otoriterleşmesine de ortam sağladı. Bu da bilindiği üzere sosyalist bloğun çok sonraları tasfiyesini yaratan etmenlerden biri olacaktı.

10 Sevgili eşim Elif’i, 1988 yılında sonsuzluğa uğurlamıştım.Işıklar içinde uyuyor.

Bunları da sevebilirsiniz