Seyir Defteri 12 – Bilginin Bedeni

Bergama’da Bir Perspektif Üzerine

Bergama tiyatrosunun en üst basamağına ilk çıktığınızda bir şey oluyor, duraksıyorsunuz. Oturmuyorsunuz, bakmıyorsunuz, sadece duruyorsunuz. Çünkü burası sizi önce küçülterek karşılıyor.

Dünyanın en dik antik tiyatrosu bu. Yüzde yetmişe varan eğimle, seksen sırayla, on bin kişilik bir yamaca oyulmuş. Akropol’ün batı yamacına, tam doğa nereye izin verdiyse oraya inşa edilmiş; taşa karşı savaşmadan, taşla birlikte.

En üst sıradan aşağıya bakıldığında sahne küçücük görünüyor, ova açılıyor, Bakırçay Havzası uzakta sessizce yayılıyor. Ege kıyısından içeride, denizden uzak ama yine de onunla ilişkisini hiç koparmamış bir coğrafya burası. Bu yapı görülmek için değil, görmek için yapılmış.

Bu tiyatronun kalıcı bir sahnesi yoktu. Her oyun için ahşap bir platform kurulur, oyun bittiğinde sökülür, kaldırılırdı. Bugün o platform yok. Çürüdü, gitti. Geriye taş basamaklar kaldı ve aşağıda boş bir alan.

Bilgi de böyle bir şey aslında. Onu taşıyan zemin kaybolunca, içerik tek başına ortada kalıyor.

Bergama’nın hikayesi tam da burada başlıyor. Bugün İzmir’in kuzeyinde, Bakırçay Ovası’nın içinde sakin bir yerleşim gibi görünen bu yer, antik dünyada Pergamon adıyla biliniyordu. Deniz kıyısında değil, ama Elaia limanı üzerinden Ege’ye açılan; içeride ama dış dünyayla bağlantısını kaybetmeyen bir kent. Aşağıdaki şehirle yukarıdaki aynı yer değil. Kale Dağı’na, yani Akropol’e çıkmaya başladıkça katmanlar değişiyor. Aşağıda gündelik hayatın ritmi, yukarıda başka bir düzen var. Pergamon Krallığı uzun sürmedi; ama o kısa süre içinde kurulan şey bir şehirden çok bir düşünce biçimiydi.

Akropol’e baktığınızda bu hissediliyor. Yapılar yalnızca yerleştirilmemiş, düşünülmüş. Tiyatro, Athena Tapınağı, Zeus Sunağı, kütüphane, gymnasion… Hepsi dağın eğimine göre, birbirini zorlamadan ama birbirine bağlanarak duruyor. Bir düzlüğe yayılan şehir değil bu; teraslar halinde yükselen, her seviyesinde başka bir işlev taşıyan bir yapı. Yukarıda yönetim ve kültür, aşağıda ticaret ve gündelik hayat. Bu bir yerleşim planı değil, bir zihnin coğrafyaya yazılması gibi.

Şehrin ovaya değil yüksekliğe yerleşmiş olması da bu yüzden yalnızca savunma ya da manzara tercihi değil. Daha çok bir bakış biçimi. Aşağıdaki dünyayı mesafeden okuma, olanı uzaklıktan anlamlandırma isteği. Bergama’nın hikayesi bu yüzden taşla değil, perspektifle başlar.

Bu perspektifin en somut karşılığı kütüphanede ortaya çıkar.

Athena Tapınağı’nın hemen yanında yer alan Pergamon Kütüphanesi, bir dönem antik dünyanın en büyük bilgi merkezlerinden biriydi. Bugün geriye yalnızca duvar parçaları kalmış olsa da, MÖ 2. yüzyılda, elle yazılmış rulolar halinde 200.000 eserin burada toplandığı söylenir. Bu sayıdan çok, o sayının temsil ettiği fikir önemlidir: bilgiyi bir araya getirmek, merkezde tutmak ve oradan dünyayı anlamak.

Kütüphane, İskenderiye ile yarışıyordu. Bu rekabet öyle kızıştı ki Mısır, MÖ 190 civarında Bergama’ya papirüs ihracatını yasakladı. Papirüs olmadan yazı olmaz, yazı olmadan kütüphane olmaz, kütüphane olmadan Pergamon’un o yükselişi sürdürülemez. Bu, düşüncenin dolaşımına doğrudan bir müdahaleydi.

Bir uygarlık için bundan daha sessiz ama daha derin bir kırılma zor bulunur. Çünkü düşünce çoğu zaman fikir olarak değil, üzerinde taşındığı yüzeyle birlikte var olur.

Bergama burada geri çekilmez.

Başka bir zemin arar.

Kağıtsız kalan Bergamalıların cevabıdır, parşömen. İcat zorunluluktan değil, zorunluluğu reddeden bir zihinden çıkar.

Kral II. Eumenes, alternatif bir yazı malzemesi bulana büyük ödül vaat eder. Kütüphanenin yöneticisi Krates ve bir meslektaşı oğlak ve keçi derisini işleyerek krala sunarlar. Derinin iki yüzü de yazılabilir hale getirilmiştir. Papirüsten daha dayanıklı, daha esnek, katlanabilir bir yüzey ortaya çıkar. Buna “Pergamena Charta” derler. Bergama kağıdı. Zamanla parşömen olur.

Bugün hala kullandığımız kelimenin kökeni bu şehirden gelir. Bir şehrin adı, bir malzemenin adına dönüşmüş ve o malzemeyle birlikte dünyaya yayılmıştır.

Ama asıl önemli olan şey, malzemenin kendisi değildir. Verilen cevaptır. Parşömen, bir sınırla karşılaşıldığında, o sınırın içinde kalmayan bir cevaptır.

Bu sıçrama küçük görünüyor ama değil. Papirüs Nil’in bitkisiydi, Mısır’ın tekelindeydi. Parşömen ise herhangi bir yerde, herhangi bir hayvanın derisinden yapılabilirdi. Bilginin coğrafyadan bağımsızlaşması tam da burada başladı.

Zeka ve bilgi, onu üreten coğrafyaya veya organizmaya hapsedilemez.

Bu yüzden Bergama’da bilgi sabitlenmez. Hattuşa’da yazı kil tabletlere kazınır, korunur, arşivlenir; bir düzen içinde saklanırdı. Bergama’da ise bilgi yeni bir yüzey bulur ve hareket ederdi.

Bilgi; tiyatroda sestir, anlıktır ve dağılır. Kütüphanede rulodur, taşınır ama kırılgandır. Parşömende ise katlanır, çoğalır, yer değiştirir.

Bilginin bedeni değiştikçe, dolaşımı da değişir.

Bugün bu sorunun başka bir biçimiyle karşı karşıyayız. Bilgi artık fiziksel bir yüzeye bağlı görünmüyor. Bulutta, sunucularda, ekranlarda, her yerde ve hiçbir yerde. Ama bu, bağımsız olduğu anlamına gelmiyor. Ekranlar şirketlerin mülkü, platformlar algoritmaların kılavuzluğuyla şekilleniyor, sunucular belirli coğrafyalarda, belirli yasalar altında çalışıyor. Papirüsü Mısır’ın tekeline veren şey ne idiyse, bugün de bilginin dolaştığı yüzeyler benzer biçimde kontrol ediliyor.

Bu yüzden Bergama’nın sorduğu soru hala geçerli:

Bilgiye sahip olmak ne demektir?

Onu depolamak mı, yoksa onu mümkün kılan zemini anlamak mı?

Tiyatronun en üst sırasına tekrar çıktığınızda sahnenin hala boş olduğunu görürsünüz. Oyuncular yoktur, ahşap platform yoktur. Ama akustik hala çalışır. Aşağıdan biri konuşsa, duyarsınız.

Ses gitmiş.

Zemin kalmış.

Ve soru da.

Bir uygarlık, bilgisini kaybettiğinde değil; onu mümkün kılan zemini sorgulamayı bıraktığında zayıflar.

Bergama, bu sorunun ilk kez bu kadar açık hissedildiği yerlerden biridir

Zamanın ve bilginin yolunda bir sonraki buluşmamızda yeniden görüşmek üzere, rüzgarınız hayalleriniz, pusulanız kalbiniz olsun.

Bunları da sevebilirsiniz