Sosyal İlişkilerdeki Zorbalık/Zorba Tanımı ile Polis Devleti Arasındaki Ortak Noktalar Üzerine Bir Bakış

Zorba, Türk Dil Kurumu’nda; “Gücüne güvenerek hükmü altında bulunanlara söz hakkı ve davranış özgürlüğü tanımayan kimse; kefenci, müstebit, mütegallibe, despot, diktatör” şeklinde tanımlanmaktadır.

Söz konusu kavramın tanımına paralel biçimde, Fransız menşeli Le Robert sözlüğünde kavram, “Personne qui, ayant le pouvoir suprême, l’exerce de manière absolue, oppressive” ifadesiyle açıklanmakta; buna karşılık autocrate, despote, dictateur terimlerine yer verilmektedir. Benzer şekilde, İngiliz menşeli Oxford sözlüğünde ise, “a person who has complete power in a country and uses it in a cruel and unfair way” şeklinde tanımlanmaktadır.

Hukuk devletinde hukuk kuralları, yöneten-yönetilen ayrımı olmaksızın herkes için bağlayıcıdır. Buna karşılık polis devletinde, idare edenler ve yasayı yapanlar hukuk kurallarının bağlayıcılığı ilkesine fiilen tabi değildir; uyulması gereken kurallar esasen yönetilenler için geçerlidir. Vatandaşlar yetkili merci tarafından koyulan bu kurallara uymakla yükümlü kılınırken, iktidar sahipleri çoğu zaman hukuki sorumluluktan arındırılmış bir konumda yer almaktadır. Polis Devletinde yer alan vatandaşların idarecilere karşı hak arama girişimleri ise son derece meşakkatli, uzun ve çoğu zaman sonuçsuz kalmaktadır. Bu yönüyle zorba zihniyeti ile polis devleti pratiği arasında yapısal bir benzerlik bulunmaktadır: Her iki durumda da güç, hukukun önüne geçmekte; adalet, ayrıcalıklı bir biçimde tezahür etmektedir.

Bu durumu somutlaştırmak ve kolayca mukayese edilebilir hâle getirmek için bir örnek vermek gerekirse. Günlük hayatın içinde, kamu alanlarını kullanan vatandaşlar kaldırımlara park edilmiş çok sayıda araçla karşılaşmaktadır. Oysa kaldırımlar, kamusal kullanım için ayrılmış alanlar olup özellikle yayaların güvenli biçimde kullanımına sunulmak üzere tahsis edilmiştir. Bu bağlamda, kamusal alanların işlevine aykırı biçimde kullanımı, hem toplumsal düzenin sağlanması hem de bireylerin temel haklarının korunması açısından hukuki ve düzenleyici müdahaleyi gerekli kılmaktadır.

Nitekim 2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nda kaldırım; “Karayolunun, taşıt yolu kenarı ile gerçek veya tüzel kişilere ait mülkler arasında kalan ve yalnız yayaların kullanımına ayrılmış olan kısım” olarak tanımlanmaktadır.

Farklı kaynaklarda da kaldırım kavramı benzer şekilde ifade edilmektedir. Örneğin, Fransız menşeli Le Robert sözlüğünde kaldırım (trottoir), “chemin surélevé réservé à la circulation des piétons, sur les côtés d’une rue” ifadesiyle tanımlanmaktadır. Benzer şekilde, İngiliz menşeli Oxford sözlüğünde kaldırım (sidewalk / pavement), “a flat part at the side of a road for people to walk” şeklinde ifade edilmektedir.

Yukarıda da belirtildiği üzere kaldırımların, vatandaşların gündelik yaşamda güvenli biçimde hareket edebilmesi amacıyla yapılmış ve yayalara tahsis edilmiş alanlar olduğu hususu, hukuken açık ve tartışmasızdır. Doktrinde ve uygulamada yerleşmiş bir ölçüt olarak kabul edilen makul kişi tanımı gereğince Bu alanlara araç park etmenin yasak olduğu bilgisi, herhangi bir ülkede yaşayan, ortalama bilinç düzeyine sahip her vatandaş tarafından bilinmektedir.

Buna rağmen yeterli genişliğe sahip olmayan kaldırımlar üzerinden güvenli biçimde bir noktaya ulaşmak güçlük arz etmekteyken, bu durumu daha da zorlaştıran farklı bir unsur, kaldırımların araçlar tarafından işgal edilmesidir. Söz konusu ihlal, yalnızca fiziksel bir engel oluşturmakla sınırlı kalmamakta; aynı zamanda yayaların güvenliğini ve kamusal alanı kullanma hakkını doğrudan zedelemektedir

Eğer kaldırıma park eden araç, kamu kurumunda herhangi bir görevde bulunan bir vatandaşa ait değilse veya resmi nitelik taşımıyorsa, kolluk kuvvetlerinin söz konusu ihlale müdahale etmesi görece kolaydır; taraflar hukuken eşittir. Ancak araç, kamu gücünü temsil eden bir makam veya nüfuz sahibi bir kişiyle ilişkilendirildiğinde, aynı hukuki refleksin her zaman gösterilmediği görülmektedir. İşte tam bu noktada, hukukun eşit uygulanması ilkesi zedelenmekte; fiilî ayrıcalıklar ortaya çıkmaktadır.

Tarihin her safhasında farklı biçimlerde görünürlük kazanan polis devleti anlayışı, bireylerin devlete ve topluma duyduğu güveni; bireysel ve toplumsal huzuru doğrudan etkilemektedir. Bu etki, hukukun evrensel eşitlik, hak arama özgürlüğü gibi ilkelerinin zedelenmesiyle yakından ilişkilidir. Zira söz konusu anlayış, bu ilkeleri fiilen aşındırmaktadır.

Yukarıda verilen örneğe benzer olarak, içinde iki kolluk görevlisinin bulunduğu ve kaldırıma park edilmiş bir polis aracının, yayaların kaldırımı kullanmasını fiilen engellediği ve kamusal hizmetten yararlanma hakkını ortadan kaldırdığı bir durum varsayıldığında, bu ihlale karşı başvurulacak denetim merciinin yine aynı kolluk birimi olduğu görülmektedir. Başka bir ifadeyle, ihlalin faili ile denetim yetkisini kullanan makam aynı kurumsal yapı içerisinde bulunmaktadır.

Bu durum, uzaktan bakıldığında sorun teşkil eder nitelikte gibi görünebilir; ancak asıl sorun, söz konusu yapının denetlenememesi, hatta ihmali veya kasıtlı denetlenmemesidir. Hukuk devleti söz konusu olduğunda, aynı yapıya şikâyette bulunulsa dahi gerekli işlemler işletilir; sistem herkese eşit ve tarafsız davrandığı için vatandaşın haklarını etkin biçimde korur ve hak arama özgürlüğünün sorunsuz şekilde işlemesine imkân tanır.

Hukuk devletinde yasalar herkes için eşittir. Yönetenler de yönetilenler de aynı hukuki kurallara tabidir ve aynı yaptırımlarla karşı karşıyadır. Hukuki sorumluluk, kişiye, makama veya üniformaya göre değişmez. Aksi hâlde hukuk, adalet üretme işlevini yitirir; güç, hem müdahaleye bağışıklığı olan hem de kendi kendini denetleyen kapalı bir yapıya dönüşür.

Bu meselenin tarihsel bir karşılığı 20. yüzyılın totaliter rejimlerinde gözlemlenmiştir. Nazi Almanyası’nda Gestapo, büyük ölçüde yargısal denetimin dışında bırakılmış; mahkeme kararı olmaksızın bireyleri tutuklama, uzun süreli gözaltında tutma ve toplama kamplarına sevk etme yetkisini fiilen kullanmıştır. Böylece hukuk, rejimin ideolojik hedeflerine hizmet eden seçici bir mekanizmaya dönüşmüş; hukuki güvenceler esasen yalnızca rejime sadık sıradan vatandaşlar için geçerli hâle gelmiştir.

Benzer biçimde Sovyetler Birliği’nde Stalin döneminde NKVD, özellikle Büyük Tasfiye sürecinde yargı mekanizmasını büyük ölçüde devre dışı bırakarak, “idari kararlar”, özel komisyonlar ve hızlı prosedürler yoluyla milyonlarca insanın tutuklanmasına, sürgün edilmesine ve ağır cezalara maruz bırakılmasına neden olmuştur. Resmî yargı süreçleri çoğu zaman biçimsel veya göstermelik düzeyde kalmış; kararlar siyasal iradenin önceden belirlediği sonuçlara göre şekillenmiştir.

Bu örneklerde hukuk, gücü sınırlayan ve bireyi koruyan bir çerçeve olmaktan çıkmış; aksine gücün keyfî kullanımını meşrulaştıran ve kurumsallaştıran bir araca dönüşmüştür.

Kanımızca oluşturulması gereken hukuk yapısı ile devlet sistemi; İdarecisinden idare edilenlere değin herkesin aynı hukuki yaptırımlara ve hukuki yönergelere uymakla mükellef tutulmasıdır. Yani şahıs kim olursa olsun hukuk kurallara uymadığı takdirde belirlenmiş ve herkes için konulmuş müeyyidelerle karşı karşıya gelmesi söz konusudur.

Askerî müessese, uluslararası hukukta kabul görmüş olarak, insan haklarını ve onurunu zedelemeyecek faaliyet ve ihlallerde bulunmaması temelinde, ülkenin maddi bütünlüğünü koruyan ve son çare olarak devreye giren istisnai bir yapı olmakla birlikte bu tartışmanın dışında tutulmalıdır. Buna karşılık devlet başkanı, bakan, milletvekili, polis veya benzeri kamu gücü kullanan makamların kamusal alanları ihlal etmesi karşısında vatandaşın hak aramaktan çekinmesi ya da umutsuzluğa kapılması, adalet inancının zayıfladığını, hatta ciddi biçimde sarsıldığını göstermektedir.

Zorbalık ile farklı bir benzerliği de gündeme getirecek olursak; Zorba kurallara kendisi dışında kalan diğer insanların uymasını zorunlu kılarken aynı zamanda da kuralları menfaatine uygun biçimde kendi iradesiyle belirler.

Bu nedenle ortaya çıkan düzen, olması gereken hukuk düzeni değil; zorbanın kişisel doğruları, değer yargıları ve çıkarlarıdır. Zorba, koyduğu kurallara tabi olmayı reddeder; kendisini genel bağlayıcılığın dışında konumlandırır. Gücü elinde bulunduran zorbanın felsefi inancı, düşünsel tercihleri ve dünya görüşü, zamanla toplumun tamamına dayatılan bir norm hâline gelir. Bu keyfî yapı ise düşünsel, dinsel, kültürel ya da biyolojik bakımdan farklı olan bireylerin baskı altına alınmasına, dışlanmasına ve hatta sistematik zulme maruz bırakılmasına zemin hazırlar.

Bunun bazı örnekleri 20. yüzyılın ideolojik rejimlerinde dramatik biçimde yaşanmıştır. Mussolini İtalyası’nda faşist ideoloji yalnızca siyasal alanla sınırlı kalmamış; eğitim müfredatından gençlik örgütlenmelerine, propaganda araçlarından gündelik yaşam pratiklerine kadar toplumsal hayatın birçok alanını belirlemiştir. Devlet, bireyi ideolojik hedeflere göre biçimlendirmeyi amaçlamış; itaat, milliyetçilik ve lider kültü sistematik olarak yeniden üretilmiştir. Sanat ve kültür alanı da büyük ölçüde rejimin ideolojik yönelimlerinden etkilenmiş, her ne kadar tek tip ve mutlak bir estetik dayatma her zaman söz konusu olmasa da, kültürel üretim propaganda işlevi görmüştür.

Nazi Almanyası’nda ise “üstün ırk” öğretisi devlet politikasının merkezine yerleştirilmiş; hukuki düzenlemelerden eğitim sistemine, bilimsel çalışmalardan toplumsal ilişkilere kadar geniş bir alana nüfuz etmiştir. Nuremberg Yasaları başta olmak üzere çıkarılan düzenlemelerle belirli gruplar yurttaşlık haklarından dışlanmış; ayrımcılık, şiddet ve nihayetinde sistematik yok etme politikaları meşrulaştırılmıştır. Böylece farklı olanın tasfiyesi yalnızca ideolojik değil, kurumsal ve hukuki bir zemine de oturtulmuştur.

Bu rejimlerde zorbanın zihniyeti, toplumsal norm hâline getirilerek bireysel özgürlükler büyük ölçüde ortadan kaldırılmış; devlet, bireyin yaşam alanlarını bütünüyle denetleyen bir yapıya dönüşmüştür.

Tarihsel deneyim, hukukun askıya alındığı her rejimin önce hukuki öngörülebilirliği, ardından bireysel özgürlükleri ve nihayetinde insan onurunu tasfiye ettiğini açık biçimde göstermektedir. Hukuk denetlenmediğinde, güç kendisini sınırlayacak hiçbir iç mekanizma üretmez; aksine, kendi keyfiliğini kurumsallaştırarak etkisini arttırır.

Farklı bir ifade ile bu bahsedilen süreç neticesinde güçlü olanın güçsüzü ezdiği yeni bir düzen ortaya çıkar. Hukukun bireyi koruyan ilke ve normları ortadan kalktıkça, oluşan kurumsal boşluklar organize suç yapıları, gayriresmî güç odakları ve paralel otoriteler tarafından doldurulur. Böylece, hukukun üstünlüğü sağlanmadığı sürece güç keyfiliğe dönüşür ve toplumda güven, eşitlik ile adalet duyguları zedelenir. Hukuk düzeninin zayıflaması yalnızca özgürlük kaybına değil, aynı zamanda toplumsal güvenliğin ve kamusal düzenin çözülmesine de yol açar. Bu nedenle, toplumu, devleti ve vatandaşları korumak için hukuk devleti uygulanması gereken temel bir yapıdır.

Bu durumların yaşanmaması ve düşünce ile ifade özgürlüğü gibi temel hakların özüne dokunulmaması; insan onuruna yaraşır bir yaşam sürülebilmesi için hukukun üstünlüğü, kanun önünde eşitlik ve siyasi ayrımcılığın yasaklandığı bir yapı oluşturulmalıdır. Bu da ancak, çağdaş aklın ışığında hukukun üstünlüğü gibi temel ilkelere bağlı kalınarak mümkündür.

KAYNAKÇA;

  1. Türk Tarih Kurumu Sözlüğü

  2. 2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanunu

  3. Evans, R. J. (2005). The Third Reich in power, 1933‑1939. Penguin Press.

  4. Conquest, R. (1990). The Great Terror: A Reassessment. Oxford University Press.

  5. Paxton, R. O. (2004). The Anatomy of Fascism. Vintage Books.

  6. Raz, J. (1979). The authority of law: Essays on law and morality. Oxford University Press

  7. Fuller, L. L. (1969). The morality of law. Yale University Press.

  8. Kelsen, H. (1945). General theory of law and state (A. Wedberg, Trans.). Harvard University Press.

LEVENT ERDOĞAN

Bunları da sevebilirsiniz