Soğuk Savaş’tan beri bitmeyen bir tartışmanın içinde devinip duruyoruz. İki kutuplu sistem dağılınca dünyadaki manzara ABD etkisine açık “demokrasiler” ile Doğu Bloku etkisi altında yaşayan “otoriter” rejimlerdir. Bu tanımlamaların kendisi ayrı bir tartışma konusu olmasına rağmen bunların hiç tartışılmadan veri kabul edildiği Türkiye’de bu meselenin altından kalkmak hiç kolay olmuyor.
Yine diğer birçok tartışmada olduğu gibi hiçbir şekilde üçüncü bir seçenek bırakmayan kör bir ikiliğin içine saplanıp kaldık. 2000’lerdeki Avrasyacılık tartışmalarının bir benzerini hatta bana göre doğrudan devamını yeniden yaşıyoruz. Bir yanda dünyadaki her tartışmayı oldukça Amerikan tipi bir “demokrasi” terazisinde tartarak Batı merkezli vizyondan asla dışarı çıkamayan ve bu noktadan bakmayan herkesi otoriterlik ile suçlayarak Batı’nın günahlarını görmezden gelen kraldan çok kralcı ajit-prop akademisyen-yazar tayfa bir yanda diğer yanda da hepimizin daha yakından tanıdığı ve bir kısmımızın da içinde bulunduğu katı Avrasyacı, Amerikan emperyalizmine karşı olan her şeyi normalleştiren bir yüzeysellik… Bu tartışma o kadar güçlü ki bunun dışında bir alternatif oluşturmanıza asla müsaade edilmiyor.
“Dünya gerçekleri”ne yaslanarak yeni yorumlar oluşmasının önünü tıkayan, tahayyül etmenizi dahi engelleyen, farklı bir fikrin “savunulamaz” olduğunu düşünen hatta aradığınız alternatif yolu bir sapma olarak gören itirazlar kenarda bekliyor. Alternatif düşünme biçimleri hala kendisini yeteri kadar gösteremediği için şu an güçlü bir ikiliğin tarafları kendisini diğerinin açıkları üzerinden meşrulaştırma peşinde. Öte yandan bugünün dünyası konuşulurken her başı sıkıştığında Milli Mücadele’ye referans veren kanatlar bu konularda kendini biraz daha geri çekiyor. Tam bu noktada sormak gerekiyor: “Kemalist dış politika bize bağımlı demokrasiler ile bağımsız diktatörleri tercih etme dışında bize bir yol sunmuyor mu?”
Biz Mustafa Kemal’in hem dışarda emperyalizmle hem de içerde saltanat istibdatı ile aynı anda mücadele ettiğini neden unutuyoruz? Mustafa Kemal’in anti-emperyalizminin yalnızca bir bağımsız ülke kurmadığını aynı zamanda özgürlüklere ve demokrasiye kapı aralayan bir sistem inşa ettiğini neden görmezden geliyoruz? Amerikan emperyalizmine karşı olan her özneyi ve iktidarı neden elimizde bayrak gibi taşıyoruz?
Bunun tek bir nedeni var: Aşırı güvenlikçi ve çatışma merkezli bir rekabet dışında hiçbir şey tahayyül edemeyip, sürekli bir savaş durumunu “reel politik” üzerinden meşrulaştıran düşüncenin devlet, iktidar ve halk kavramlarını sürekli birbirinin yerine kullanması ve bunu yaparken de halkı önemsiz bir figür olarak görüp ABD emperyalizmi ile çatışmalı olan dar iktidar gruplarını doğal müttefik olarak kabul eden üstü örtülü otoriter yönelimlerin iliklerimize kadar işlemiş olmasıdır. Yaşadığımız çağın koşulları Milli Mücadele döneminden daha zor değil. Bu nedenle “o dönemin koşulları ayrı” diye cümleye başlamanın hiçbir manası yok.
Halkı özgür olmayan, iktidar baskısı altında ezilmiş, sürekli “dış tehdit” korkusu ile vatandaşlarını sindirmiş, muhalif olan her şeyin altında ABD-İsrail arayan, kanıtladığı örnekleri gerekçe gösterip muhalefet etmenin meşruiyetini ortadan kaldıran ve kurunun yanında milyonlarca yaşı da yakan bir diktatörlüğü sırf ABD’ye karşı diye normalleştirmenin altına Mustafa Kemal referansı vermek tarihsel gerçeklere uygun değildir. Bağımsız bir ülke ile özgür ve müreffeh bir toplum etle tırnak gibidir. İkisini aynı anda tahayyül etmek ve zamanı geldiğinde de inşa etmekle mükellefsiniz.
Venezuela örneğinde de tek adam rejimi inşa etmiş, kayırmalar ve yolsuzluklarla sistemi çökertmiş, içerde hiçbir dayanağı kalmadığı bir dönemde dış politikada atmaya çalıştığı kritik bir adım sürecinde hiçbir dirençle karşılaşmadan kaçırılan bir lideri “anti-emperyalizm” üzerinden savunmaya çalışmak beyhudedir. Maduro ile Chavez ve Simon Bolivar’ı aynı cümle içinde kullanmak da tarihle ters düşmek anlamına gelir. Savunulması gereken şey Maduro değil Venezuela devletinin bağımsızlığı ve halkının özgürlüğüdür. Koca bir ülkenin bütün ikbalini tek adamların tasarruflarına bağlamak yalnızca bugünün otoriter rejimlerini değil II. Dünya Savaşı’nın mihver devletlerini de normalleştirmenin önünü açmaktadır. Burada öncelikleri daha sağlıklı belirlemekte yarar var. Tartışmaya tamamen kapalı Amerika emperyalizminin dünya ölçeğinde yürüttüğü ahlaksızlığa karşı durmamak ciddi bir omurga problemidir. Öte yandan Amerikan emperyalizmine karşıtlıktan meramınız “ABD yönetmediği sürece sorun yok” ise siz bu ülkelerinin farklı bağımlılık ilişkilerine onay verdiğiniz gibi öte yandan da halkın sömürülmesini bir sorun olarak görmüyorsunuz demektir. Bunu söylerken Nobel Barış Ödülü’nü Trump’a ithaf eden Amerikancı soytarılığı onayladığımı düşünmemişsinizdir umarım.
Mustafa Kemal dışarda emperyalizmle içerde saltanatla aynı anda mücadele etti. Mustafa Kemal bu ülkenin dış politikasını “denge” üzerine kurarak her türlü bağımlılık ilişkisinden bu memleketi sakınmak için çabaladı. Mustafa Kemal geri bıraktırılmış bu toplumun gelişmesi için iktisadi, kültürel ve politik bütün araçları sahaya sürerek “halka inmeyi” değil herkesi kendi seviyesine yükselten bir halkçılığın da kapısını araladı. Bu nedenle Amerikan emperyalizmine karşıtlık esastır ama yeterli değildir. Rus Avrasyacılığı da Amerikan emperyalizme karşıttı ancak kendi emperyalist heveslerine engel olduğu için karşıttı. Görüntüdeki benzerliğin arka planındaki karşıtlığa kör olmamak gerekir. Dünya bir rekabet ve hegemonya alanı ise bunun tek müsebbibinin ABD olduğunu düşünmek ve ona karşı olan her şeyin dünyaya barış ve demokrasi getireceğini iddia etmek bu konuları hiç bilmemek ile eş değerdir. Amerikan emperyalizmi başattır, buna kimsenin itirazı yok. Ancak ABD’nin başat olması ona karşı olan her iktidarı meşrulaştırmaz. İktidarla devlet hiçbir zaman ve dönemde aynı anlama gelmediği için bunları bir görmek oldukça hatalı bir yaklaşım. Yakın gördüğünüz isimler iktidar olunca ikisi bir uzak olunca ikisi ayrı kolaycılığına da düşmemek lazım. Öncelikli mesele devletin bağımsızlığı ve halkın özgürlüğüdür. İkisinin aynı anda olmadığı hiçbir durum ideal bir devlet modelini oluşturamaz.
İran’a da dönüp bakalım. Molla rejimiyle mücadele eden her genç ABD-İsrail ajanıdır diyecek kadar aymazlaşacak mıyız? Hayır. Muhtemel ajanların varlığı iktidara karşı demokrasi talep etmeyi elimizden alır mı? Hayır.
İran gençleri duvarlara “Ne Şah, Ne Molla!” yazıyor, “mollayı devirmeyin onu bize bırakın” yazıyor. Bunları görmezden mi geleceğiz?
ABD ile rekabet halinde olmasını gerekçe gösterip her iktidarı baş tacı ederek içindeki her muhalefeti “ABD uşaklığı” ile suçlamak doğru değildir. Tersinden iktidarların otoriterliğine sığınarak Batı gözlüğü ile dünyaya baka sözde “demokrasi” şampiyonlarının ABD emperyalizmini, saldırganlığını ve uluslararası hukuku ayaklar altına alan küstahlığını da normalleştirmek doğru değildir. Bu ikisinden başka bir seçeneği olmadığını düşünüp, alternatif yol arayışlarını “Amerikancılık” ya da “otoriter sevicilik” ile suçlama aymazlığı da doğru değildir.
Mustafa Kemal, hiçbir kavramı hiçbir devletin ya da coğrafyanın eline terk etmedi. Kavramların karşısına tek bir devlet ya da kişi koymadı. Çünkü hepimizden daha biliyordu ki kavramlar evrenseldir. Demokrasi, özgürlük, otoriterlik, emperyalizm yalnızca belli coğrafyaların ve devletlerin mülkü değildir. Dönem dönem seviyeleri değişebilir, kavramlar farklı anlamlarda ve yoğunlukta yeniden üretilebilir. Ancak durum ne olursa olsun Mustafa Kemal’in ulusal vizyonu kadar evrensel bakış açısını da unutmamak gerekir. Tıpkı Mustafa Kemal’in yaptığı gibi hem dışarda hem içerde baskıyla, zulümle aynı anda hesaplaşmayıp birini tercih eden konformizme “reel politik” adı altında sığınacaksak Mustafa Kemal’i daha fazla rahatsız etmeyelim…
