2026’ya Girerken: Çözülen Düzen ve “Meşru Savaşın” Ürküten Geri Dönüşü

2026 yılı, küresel ilişkilerin seyri açısından pek çok bilinmezi ve tehdidi beraberinde getiriyor. Geçtiğimiz yıl yaşanan gelişmelerin hiçbirisi, 2026’nın dünyaya daha fazla barış ve huzur getireceğini düşündürtmüyor bize ne yazık ki. Zaten uzunca bir süredir riayet edilmeyen uluslararası kural ve normların artık sembolik olarak bile işletilemeyen bir kandırmaca haline geldiğini daha net olarak görüyoruz. Mevcut küresel-bölgesel güç konfigürasyonları ile mevcut uluslararası “düzen” arasındaki uyumsuzluk, siyasetten toplumsal ilişkilere; ekonomiden kültürel alana kadar geniş bir düzlemde kendisini iyiden iyiye hissettiriyor.

Durulduğu düşünülen uzatmalı çatışmalar, yeniden patlamak üzere içten içe enerji topluyor. İsrail-Filistin savaşı ve Suriye krizi üzerinden devam eden Ortadoğu çatışma hattı kökten bir yeniden yapılanma sürecinden geçiyor. 7 Ekim ve sonrasındaki gelişmeler, Ortadoğu’da artık yerleşik hale geldiği düşünülen güç bloklarını tamamen sarstı. İran-Esad-Hizbullah ekseninin pasifize olduğu, İsrail’in fütursuz yayılmacılığına olanak tanıyan bir saha ile karşı karşıyayız. Bu saha, Doğu Akdeniz enerji paylaşım ve aktarım meselesinden Avrupa’ya; Somaliland tartışmasından Afrika’ya uzanan bambaşka güç mücadelelerini de içinde barındırıyor. Ne göstermelik olduğu her geçen gün biraz daha ortaya çıkan kırılgan İsrail-Filistin “barışı” ne de meşru bir terör yönetimine teslim edilen Suriye’nin daha büyük iç çatışmalara ve bölgesel güç mücadelelerini içeren yapısı Ortadoğu’nun 2026’da nefes alabileceğine ilişkin bir umut aşılayabiliyor.

Son dönemlerde çatışmalardan ziyade barış çabalarıyla gündemde kendine yer bulan Ukrayna-Rusya savaşıysa, anlaşmaya varılsa bile çatışmanın yalnızca dondurulduğu pasif bir barış sürecine gebe duruyor. Bununla birlikte eğer Rusya, Ukrayna’dan uluslararası alanda fiilen kabul gören bir toprak kazanımı elde ederse (ki öyle olacak gibi duruyor), Yugoslavya’nın parçalanması süreci hariç tutulduğunda, Avrupa’nın merkezinde İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk defa devletlerarası bir savaş sonucunda açık bir sınır değişikliğiyle karşı karşıya kalınmış olacak. Bu ise, pek tabi “meşru savaş” kavramının bir kez daha anlam kırılması yaşaması; uluslararası hukukun, uluslararası barışı koruma iddiasının bir kez daha boşa çıkması anlamına gelecek. Ancak bu sefer Avrupa’da… Yani bu normların öncüsü, mimarı, taşıyıcısı olduğunu iddia eden topraklarda…

2025 yılı, mevcut savaş hatlarındaki gerilime ek olarak, olası yeni çatışma hatlarının da belirmeye başladığı bir yıl oldu. Bu hatların başında Latin Amerika geliyor. Trump’ın Venezuela’ya yönelik tutumunu, Trump’ın Arjantin’deki ucube Milei yönetimiyle ve El Salvador’da Nayib Bukele gibi popülist liderlerle yakın ilişkileri çerçevesinde ya da Honduras’taki gelişmeler ışığında klasik bir otoriter konsolidasyon çabası olarak görenler, Latin Amerika’daki zengin lityum rezervlerini unutuyorlar. Özellikle, Bolivya Arjantin ve Şili’nin zengin lityum kaynaklarına sahip olması, zaten Latin Amerika’yı gelecek jeopolitik çatışmaların önemli bir risk odağı haline getiriyordu. Bu bağlamda, petrol zengini Venezuela’nın ABD’de “sabıkalı” lideri Maduro’nun ise Trump açısından bir zayıf halka olduğunu söyleyebiliriz. Buradan hareketle, 2026’dan başlamak üzere önümüzdeki yıllarda, Latin Amerika’nın da “kanlı” ya da “kansız” olarak yeniden yapılanma sürecine gireceğini ön görmek pek de zor değil.

Diğer bir önemli olası çatışma hattı ise elbette Asya-Pasifik hattı. ABD–Çin rekabetinin, silahlanma ve ticaret savaşlarının ötesine geçerek, teknolojik üstünlük, ekonomik bağımsızlık ve tedarik zincirlerinin yeniden yapılandırılması başlıklarında daha sert ve doğrudan bir güç mücadelesine evrildiği görülüyor. Özellikle nadir toprak elementleri üzerindeki denetim mücadelesi, bu rekabetin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda stratejik ve güvenlik boyutları olan bir çatışma zemini ürettiğini gösteriyor. Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi üzerinden Asya, Afrika ve Avrupa’yı birbirine bağlamayı hedefleyen altyapı ve finans ağı, ABD tarafından yalnızca bir kalkınma projesi değil, küresel güç dengelerini Çin lehine dönüştürmeyi amaçlayan jeopolitik bir hamle olarak okunuyor. Bu çerçevede Tayvan meselesi, Güney Çin Denizi’ndeki askeri tahkimat ve bölgesel müttefikler üzerinden yürütülen rekabet, Asya-Pasifik’i giderek daha kırılgan, daha militarize ve ani tırmanmalara açık bir güvenlik ortamına sürüklüyor. ABD’nin “serbest ve açık Hint-Pasifik” söylemi ile Çin’in egemenlik ve tarihsel hak iddiaları arasındaki uzlaşmazlık, bölgeyi kontrollü bir rekabetten ziyade, her an kontrolden çıkabilecek yapısal bir gerilim hattı haline getiriyor.

Tüm bu bölgesel ve küresel gerilim hatlarını besleyen en önemli ortak zeminlerden biri ise, son yıllarda neredeyse olağanlaştırılan küresel silahlanma yarışı. Savunma harcamaları, Soğuk Savaş sonrası dönemin en yüksek seviyelerine ulaştı. Askeri teknolojiler, yapay zeka destekli silah sistemleri, insansız hava araçları ve hipersonik füze kapasitesi üzerinden hızla çeşitlendi. Güvenlik kaygısı söylemi altında meşrulaştırılan bu silahlanma sarmalı, fiiliyatta caydırıcılıktan ziyade karşılıklı güvensizlikleri derinleştiren, kriz anlarında yanlış hesaplamalara ve kontrolsüz tırmanmalara zemin hazırlayabilecek kırılgan bir yapı üretiyor. Uluslararası silahlanma rejimlerinin etkisizleştiği, silah kontrolü ve silahsızlanma anlaşmalarının ya askıya alındığı ya da fiilen kadük hale geldiği bir ortamda, askeri kapasite gelişimi neredeyse başlı başına bir siyasi güç göstergesine dönüştü.

Bu ölçekte ve hızda gerçekleşen bir silahlanmanın, çatışma üretmemesi, ne yazık ki tarihsel deneyimlerle bağdaşmıyor. Ancak bu sürecin asıl kritik boyutu, silahlanmanın kamuoyu nezdinde sürekli olarak meşrulaştırılmak zorunda olması. Özellikle artan savunma harcamaları, doğrudan bir savaş haliyle değilse; belirsiz, süreklileştirilmiş ve çoğu zaman muğlak bir tehdit algısı üzerinden kabul ettiriliyor. Tehdit söylemi silahlanmayı meşrulaştırırken, silahlanma da bu tehdidin gerçekliğine dair toplumsal kanaati pekiştiriyor. Diplomatik ve normatif çerçevelerin aşındığı, büyük güç rekabetinin yeniden sıfır-toplamlı bir mantıkla kurulduğu bu küresel ortamda, biriken askeri kapasitenin yalnızca caydırıcılık için tutulacağı varsayımı elbette inandırıcılığını yitiriyor. Bu nedenle şimdilerde tanık olduğumuz küresel silahlanma ivmesi, toplumlar nezdinde üretilen meşruiyetle beslenen ve zamanı belirsiz ama aslında kaçınılmaz çatışmaların zeminini hazırlayan bir süreç olarak okunmalı.

Bunları da sevebilirsiniz