Yanlış Cevap Özgürlüğü

Yanlış cevap özgürlüğünün olmadığı yerde, doğruyu bilenler de susmayı öğrenir.

Çocukken yanlış yaptığımız işlemi silerken bazen kâğıdı aşındırırdık. Silginin altında dağılan rakamlar, yeniden yazılan harfler, defterin kenarına sıkıştırılmış küçük hesaplar… Bütün uğraşımıza rağmen aynı sonuca vardığımız olurdu. Bir süre sonra nerede yanıldığımızı bulur, tekrar başlardık. Sayfada kalan izlerden kaç kez denediğimiz anlaşılırdı. Yanlış yapmanın her zaman böyle sakin karşılandığı söylenemez. Tahtada çözülemeyen bir soru, sınıfın önünde duyulan hafif azarlama, öğretmenin kırmızı kalemle çizdiği cümle… Bunların bazılarını yıllar sonra bile hatırlıyoruz. İnsan bazen öğrendiği bilgiden çok, o bilgiyi öğrenmeye çalışırken kendisine nasıl davranıldığını unutmuyor. Şimdi çocukların önünde bizim çocukluğumuzda bulunmayan olanaklar var. Bir matematik sorusunun çözümü, romanın özeti, tarihsel olayın açıklaması birkaç saniye içinde ekranda beliriveriyor. Yapay zekâ uygulamaları soruları cevaplıyor, metinleri düzenliyor, anlamadığımız konuları başka sözcüklerle açıklıyor. Üstelik bütün bunları çoğu zaman oldukça düzgün bir dille yapıyor. Bilgiye ulaşmanın kolaylaşmasından neden rahatsız olalım? İnsanlık yüzyıllardır bunun için uğraşıyor. Kitapların çoğalması, kütüphanelerin kurulması, eğitimin yaygınlaşması, bilimsel araştırmaların ilerlemesi hep daha fazla insanın bilgiye ulaşabilmesiyle ilgili. Yine de aklımı kurcalayan başka bir soru var. Cevabı bu kadar çabuk bulabildiğimizde, o cevaba nasıl ulaşıldığını merak etmeyi sürdürecek miyiz? Ekim ayında Karaburun’da düzenlenen 32. Ütopyalar Toplantısı’nın programında yer alan “Anlamlı Öğrenmenin Sonu mu?” başlığını gördüğümde aklıma ilk gelen soru buydu. Toplantının genel teması Bilim Ütopyası ve Kara Aydınlanma idi. Bilginin, teknolojinin ve toplumsal ilerlemenin geleceğine ilişkin böylesine geniş bir tartışmanın içinde öğrenmenin anlamının da yer alması önemli. Francis Bacon, Yeni Atlantis adlı eserinde bilimsel araştırmanın insan yaşamını değiştirebilecek gücüne duyduğu güveni, hayali Bensalem toplumunda kurduğu Salomon’un Evi üzerinden anlatır. Burada bilginin yalnızca edinilmesi kadar, doğanın işleyişinin anlaşılması ve elde edilen sonuçların insan yaşamında kullanılması da amaçlanır (Bacon, 2008). Aradan yaklaşık dört yüz yıl geçti. Günümüzde Bacon’ın çağında hayal edilemeyecek araçlarla çalışıyoruz. Fakat bilgi üretme gücümüz arttıkça, o bilgiyi kullanacak insanın nasıl yetiştiği sorusu önemini kaybetmiyor.

Bir öğrenciye okuduğu metin hakkında ne düşündüğünü sorduğumuzu varsayalım. Öğrenci bazı cümleleri anlamamış olabilir. Paragrafı yeniden okur, başka kaynağa bakar, arkadaşının yorumuna katılmadığı bir yer bulur. Kendi görüşünü yazmaya başladığında sözcükler istediği gibi sıralanmaz. Cümleyi siler, sonra başka türlü kurar. Sonunda ortaya belki pek parlak olmayan, ama üzerinde uğraşılmış bir metin çıkar. Aynı öğrenci yapay zekâya başvurarak daha düzgün bir yorum da hazırlayabilir. İkinci yolu seçtiğinde mutlaka öğrenmekten vazgeçmiş olmaz. Uygulamanın verdiği bilgileri karşılaştırabilir, yanlışlarını araştırabilir, kendi düşüncesini geliştirmek için ondan yararlanabilir. Sorun, önüne gelen metnin ne kadar güzel yazıldığından çok, öğrencinin metinle ne yaptığıdır. Hazır bir cevabı okumakla bir cevabı düşünerek oluşturmak arasında fark bulunduğunu biliyoruz. Ne var ki eğitim hayatında bu farkı her zaman gözetmiyoruz. Düzgün hazırlanmış ödevlere, eksiksiz cevaplara, yüksek notlara bakıyoruz. Öğrencinin nerede zorlandığını, hangi düşüncesinden neden vazgeçtiğini, neyi hâlâ anlamadığını öğrenmeye aynı ölçüde zaman ayırabiliyor muyuz? Arkeolojik bir buluntunun geçmişini anlamaya çalışırken bile yalnızca son biçimiyle yetinmiyoruz. Bir taş aletin yüzeyindeki aşınmalar, kullanım izleri, yeniden işlenmiş kenarlar bize önemli bilgiler verebiliyor. Nesnenin nasıl yapıldığı kadar nasıl kullanıldığını da araştırıyoruz. Oysa bir çocuğun önümüze koyduğu çalışmada çoğu zaman yalnızca sonucu görmek istiyoruz. Üzerini çizdiği cümleler, yeniden yaptığı işlemler, ilk anda doğru sandığı düşünceler… Öğrenme sürecinin bunlarla da ilgisi var. Elbette her yanlış cevap değerli bir keşfe dönüşmez. Bazen çocuk konuyu hiç çalışmamıştır, dikkati dağılmıştır, öğrendiğini yanlış hatırlıyordur. Bunların tamamına aynı açıklamayı getiremeyiz. Ancak nedenini bilmeden cevabı düzeltmek, bize öğrenmenin kendisi hakkında pek az şey söyler. Sınıfta el kaldırmaya çekinen çocukları düşünelim. Cevabından emin olmadığı için susanları, arkadaşlarının güleceğinden korkanları, öğretmeninin gözünde başarısız görünmek istemeyenleri… Bazen öğrenci yanıldığında karşılaşacağı davranışı bildiği için konuşmaz. Böyle bir sınıfta teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, öğrenmenin önünde başka bir engel vardır. Biz yetişkinler de yanıldığımızı kabul etmekte zorlanıyoruz. Hakkında yeterince bilgimiz olmayan konularda bile kesin cümleler kurabiliyoruz. Bazen bilmediğimizi söylemek yerine, bildiğimiz izlenimini vermeyi tercih ediyoruz. Üniversitenin birinci sınıfındaydım. Rahmetli hocam Prof. Dr. Güven Arsebük, daha ilk dersimizde bize her şeyi bilmek zorunda olmadığımızı söylemişti. Bir arkeoloji öğrencisinin önünde öğrenilecek onca dönem, buluntu ve kazı yöntemi varken, yıllar sonra dönüp baktığımda ilk hatırladığım şey hâlâ bu.

Arkeolojide yeni bir buluntu, yıllardır doğru bildiğimiz bir yorumu değiştirebilir. Bir sorunun cevabını henüz bulamamış olmak, o sorudan vazgeçmemizi gerektirmez. Güven Hocamın yıllar önce bize verdiği ilk dersi bugün başka bir nedenle hatırlıyorum. Her şeyi bilmek zorunda olmadığımızı öğrenmek, “Bilmiyorum” diyebilmenin de önünü açıyor. Peki, biz aynı cesareti çocuklara verebiliyor muyuz? Öğrenci yanlış cevap verdiğinde doğrusunu gösterebiliriz. Önce o cevaba nasıl ulaştığını da sorabiliriz. “Nasıl düşündün?” diye sormak, kimi zaman yanlışın başladığı yeri bulmaktan daha fazlasını sağlar. Çocuğa, söylediklerini gerçekten merak ettiğimizi hissettirir. Çocukken defterlerimizdeki yanlışları silerdik. Sayfalar aşınır, yeniden yazmak güçleşirdi. Yine de önümüzde boş bir satır kalırdı. Oysa sınıfta yanlış cevap verdiği için bir daha el kaldırmayan çocuklar da vardı. Ders devam ederdi. Öğretmen başka bir öğrenciye söz verirdi. Kim bilir, o çocuklardan kaçı sonraki sorunun cevabını bildiği hâlde susmuştu?

Kaynak:

Bacon, F. (2008). Yeni Atlantis (Nova Atlantis) (Ç. Dürüşken, Çev.). İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

Bunları da sevebilirsiniz