Başkasının Sıradan Günü
Geçen yıl Avusor Yaylası’nda yağmurlu bir gündü. Sığınacak bir yer ararken, bir yayla evinin alt katındaki açık kapıdan yaşlı bir kadınla göz göze geldik. Hayatımda ilk kez gördüğüm bir düzeneğin başında oturuyor, sütten kaymak ve tereyağı hazırlıyordu. Kazanı hızla ileri geri sallayan ellerinden gözümü ayıramıyordum. Ben neyin nasıl çalıştığını anlamaya uğraşırken o, merakıma pek aldırmadan işine devam ediyordu. Ellerinin o işe ne kadar alışkın olduğu belliydi. Yıllardır bildiği, kim bilir kaç kez tekrarladığı hareketlerdi bunlar.
Sonra yaptığı kaymaktan yedim.
Aradan bir yıl geçti; tadını hâlâ unutmadım. O gün geçtiğim yolları, gördüğüm manzaraları aynı açıklıkla hatırlamıyorum. Ama o evin alt katı aklımda. Bir de nasıl çalıştığını tam olarak çözemediğim o düzenek. Kadına sormak istediğim pek çok şey vardı. Ne var ki insan bazen merakla seyrederken soru sormayı bile unutuyor.
Kaçkarlar’da yağmurun böyle karşılaşmalara vesile olması hoşuma gidiyor. Gerçi herkes benim kadar memnun değil yağmurdan. Sabah gördüğünüz dağı öğleden sonra bulamayabilirsiniz. Yolun karşısındaki orman silinir, yayla evleri bulutların arasında kaybolur. Hele uzaklardan gelip günler öncesinden yürüyüş programı yapmışsanız, havanın bütün planlarınızı değiştirmesi can sıkıcı olabilir. Bense Fırtına Deresi boyunca, taş duvarları ve yıllanmış ahşabıyla eski bir konağın penceresinde kitap okumayı, çay içmeyi, karşı yamacın yavaş yavaş kayboluşunu seyretmeyi de seviyorum. Kar yağmasını bekleyip dünyanın öbür ucundan gelenleri tanıyorum; güneşli günlerde yüksek geçitleri aşanları, uzun patikalarda koşanları da. Aynı dağların, birbirinden bu kadar farklı yolculuklara ev sahipliği yapabilmesi güzel.
Çamlıhemşin’den yukarı doğru yükselen yollarda yağmurla ağırlaşmış çay bahçeleri geride kalıyor; kızılağaçların, kayınların ve doğu ladinlerinin arasından yayla çayırlarına çıkıyorsunuz. Deniz kıyısından yüksek dağlara uzanan bu yolculukta bitki örtüsüyle birlikte evler, sofralar, insanların mevsimlerle kurduğu ilişki de değişiyor. Aşağıda çayın hasat zamanı önemliyken yukarıda hayvanların otlağa çıkarılması, sütün işlenmesi, kışa hazırlanmak için kalan süre başka bir takvim oluşturuyor. Aynı yağmur, bir ziyaretçinin yürüyüşünü erteletebiliyor; yaylada yaşayan birinin ise günün işlerini yeniden düzenlemesini gerektirebiliyor.
Bugün hayranlıkla baktığımız yaylalar, güzel manzara arayışından doğmadı. İnsanlar hayvanlarına otlak bulmak için yaz aylarında yükseklerde yaşamayı öğrendi. Yanlarında yalnızca hayvanlarını değil, bir mevsimi geçirebilmek için gerekli bilgiyi, eşyayı, alışkanlıklarını da taşıdılar. Sütü değerlendirmek, yiyecekleri saklamak, değişken hava koşullarında yaşamı sürdürebilmek gerekiyordu. Avusor’da gördüğüm o düzenek de böyle bir hayatın içinden geliyordu.
Bu dağlarda insanın karşısına çıkan farklılıklar yükseltiyle sınırlı değil. Türkçe, Lazca, Hemşince ve yöreden yöreye değişen konuşma biçimleri, Doğu Karadeniz’in kültürel hafızasının parçaları. Lazca ve Hemşinceyi yalnızca birer Karadeniz şivesi sanmak, her birinin ayrı geçmişini gözden kaçırmak demek. Bizim karayemiş ya da taflan dediğimiz meyvenin bölgede farklı isimlerle anılması küçük bir örnek. Bir meyvenin adı değişiyor; ardından yer adları, türküler, hatta muhlamayı yapış şekilleri bile farklı. Kıyıyla dağlar arasında gidip gelen insanlar, ticaret, komşuluklar ve göçlerle bu sesler birbirine değmiş. Kaçkarlar’da birkaç viraj dönerek yalnızca başka bir manzaraya değil, başka bir geçmişin izlerine de rastlayabiliyorsunuz.
Pokut’un ya da Hazindağ’ın yükseklerinden bulut denizine bakarken bunların çoğu aklınıza gelmeyebilir. Vadilerin içi beyazlıkla doluyor, dağ sırtları bulutların üzerinde kalmış adalar gibi yükseliyor. Bir süre sonra bulutlar aralanıyor; ormanın koyu yeşili, bir yol, birkaç ev beliriyor. Ardından hepsi yeniden kayboluyor. Saatlerce seyredilecek bir manzara. Fotoğrafını çekmek de istiyor insan, ben de çekiyorum. Fakat o beyazlığın altında biraz önce içinden geçtiğimiz köyler, yollar ve evler var. Yukarıda gördüğümüz olağanüstü manzara, aşağıda yaşayan birinin gününün yalnızca hava durumu olabilir.
Kaçkarlar’da bir de tulumun ilk sesiyle değişen insan kalabalıklarını seyretmeyi seviyorum. Biraz önce kendi aralarında konuşan, başka işlerle meşgul olan insanlar yan yana geliyor. Eller birbirine uzanıyor, horon başlıyor. Kimsenin uzun uzun ne yapılacağını anlatmasına gerek kalmıyor. Tulumun anlattığı hikayeyi sanki herkes biliyor. Adımlar birbirini buluyor, omuzlar aynı ritme yerleşiyor. Oyun hızlandığında bile insanların arasında şaşırtıcı bir uyum var. Dışarıdan coşkulu, hatta yorucu görünen hareketlerin içinde neredeyse meditatif bir hâl seziyorum. Horonu yalnızca ayakların yere vurulduğu bir gösteri gibi anlatmak bana hep eksik geliyor. Burada insanlar horon oynuyor; müzik başladığında birbirlerine yöneliyor, bir süreliğine aynı ritmin içinde kalıyorlar.
O halkayı seyrederken Avusor’daki kadının elleri geliyor aklıma. Sütle uğraşırken hareketlerini tek tek düşünmüyordu. Horon oynayanlar da müziğin her değişiminde birbirlerine nasıl karşılık vereceklerini uzun uzun hesaplamıyorlar. Bir işi, bir oyunu yıllarca tekrarlamakla kazanılan bir aşinalık var ikisinde de. Dışarıdan birkaç dakika seyrettiğimiz hareketlerin ardında, kimi zaman bir ömrün alışkanlıkları bulunuyor.
Yaylalarda artık bu hayatın başka biçimleri de var. Hayvancılık birçok yerde eski ağırlığını kaybediyor; bazı aileler yaz boyunca yukarıda kalmıyor. Bir zamanlar hayvanları otlağa çıkarmak için kullanılan yolları bugün yürüyüşçüler, bisikletçiler, dağ koşucuları da kullanıyor. Eskiden sabah erkenden süt sağmak için kalkılan evlerin bazıları şimdi ziyaretçileri ağırlıyor. Kimi yerlerde üretim sürüyor, kimilerinde turizm ailenin gelirine yeni bir kapı açıyor. Kaçkarlar’ın yalnızca yazın gidilen yaylalarla değil, dört mevsime yayılan doğa ve macera deneyimleriyle de anılmaya başlaması, bu coğrafyanın turizmdeki yerini değiştiriyor.
Yeni gelenlerin açtığı imkânlar kadar, beraberinde getirdiği ihtiyaçlar da var. Bir patikayı yürüyüş rotası olarak işaretlemek mümkün; bakımını kimin yapacağı, yaylacının yolu kullanmaya nasıl devam edeceği, artan hareketliliğin suya ve meralara etkisi ise o kadar kolay çözülemiyor. Güzel bir yayla evinde konaklamak ziyaretçi için unutulmaz bir deneyim olabilir. O evin sahibinin geçimini sürdürebilmesi, yeni ihtiyaçlara uyum sağlayabilmesi ve bütün bu değişimde söz sahibi olması daha uzun soluklu bir mesele. Kaçkarlar’ın turizmdeki dönüşümünün içinde çalışırken giderek daha fazla önemsediğim tarafı bu.
Üstelik turizm, uzun zamandır yapılan bir işi yeni bir gelir kaynağına dönüştürebiliyor. Yerel yemeklere, müziğe, el sanatlarına duyulan ilgi sayesinde bazı beceriler yeniden değer görüyor. Avusor’daki kadın da isterse yaptığı kaymağı satabilir, bildiklerini merak edenlerle paylaşabilir. Ama o gün sütü benim için işlemiyordu. Ben olmasam da işine devam edecekti. Onun yaptığı işi bir ziyaretçi deneyimine dönüştürmek mümkün olsa bile, o hayatın nasıl süreceğine yalnızca ziyaretçinin beklentileri karar vermemeli.
Bir zamanlar yaylaya çıkan yolun sonunda otlak vardı. Şimdi aynı yolun sonunda kimi ziyaretçi bulut denizini, kimi bir konaklama yerini, kimi de uzun bir yürüyüşün başlangıcını arıyor. Yolun ne kadar değiştiğini haritada anlamak güç. Aynı vadiler, aynı dağlar, büyük ölçüde aynı güzergâhlar… Oysa o yolların taşıdığı hayat, insanlarla birlikte durmadan değişiyor.
Avusor’da yağmur yüzünden göremediğim şeyler vardı. Ama daha önce hiçbir fotoğrafta karşılaşmadığım bir hayatın içine de o gün rastgele girmiştim.
Benim bir yıl sonra hâlâ anlattığım şey, onun belki de hatırlamadığı bir gün.
Zamanın ve bilginin yolunda bir sonraki buluşmamızda yeniden görüşmek üzere, rüzgarınız hayalleriniz, pusulanız kalbiniz olsun.
İyi seyirler.
Zeynep Nisan
