Avrupa, Tarih, Savaş ve Savaşseverlik

Birçok yazımda Avrupa kıtasının sıkışık bir kıta olduğunu belirtmişimdir. Oysa Avrupa’nın nüfus yoğunluğu, en büyük kıtalar olan Asya ve Afrika’dan daha az (39 kişi/km.² Bu oran Asya’da 159 kişiyken, Afrika’da 60).

Sanıyorum birçok kişide de benim yanılsamamın bir benzeri vardır.

Bu nereden kaynaklanıyor dersiniz? Bir, tarih; iki, güncellik, günlük hayatın tekrara açıklığı.

Bunları temellendirmek gerekiyor, yapalım.

Tarihe en fazla malzeme olmuş kıta Avrupa’dır.

Ayrıca bu yüzden olmalıdır, dünyanın en fazla bilinen kıtasıdır Avrupa. Meraklısı olmayanlar da Avrupa’nın ülkelerini, ünlü kentlerini, Avrupa’nın çeşitli özelliklerini tam olmasa da bilir. Bunlarla o kadar çok karşılaşılmıştır ki, insanlar ister istemez öğrenmek ve bilmek zorunda kalmışlardır. Hatta sanılır ki Avrupa tarihin merkezidir ve en eski tarihin yattığı yerdir. Oysa bin yıl öncesine kadarki Avrupa tarihinin pek bir önemi olmadığı gibi, aynı zaman öncesinde hiçbir bakımdan merkez olacak bir özellik de taşımıyordu.

Ancak, bugün tarih ve Avrupa’yı yan yana düşündüğümüz zaman, Avrupa’nın tarihle geç olmakla birlikte bütün kıtalardan daha uyumlu bir evlilik geçirdiğini düşünebiliriz. Dünyada son beş yüzyıldır Avrupa’nın içinde yer almadığı önemli toplumsal ve siyasal olay belki de yoktur. Hep kol koladırlar.

Avrupa, son tarihsel dilimdeki tarihyazımında, coğrafyada ve toplumsal canlılıklarda en fazla rastlanılan ve en çok sözü edilendir.

Avrupa’nın her şeyi, merak ve ilgiyi en yüksek derecede hak etmiş gibidir.

Bunların yanı sıra, Avrupa, en zengin haber yatağıdır. Debisi çok yüksektir.

Avrupa haritalarda en çok yer alan kıtadır, haritalarda en çok karşımıza haritanın merkezinde olarak çıkandır. Vb.

Ve Avrupa günlük hayata öyle bir damga vurmuştur ki, sanki dünya yüzyıllar ve binyıllar boyunca Avrupa’nın etrafında dönmüştür.

Gerçekte Avrupa, içinde olduğumuz binyılların yarısına kadar, hatta yarısından daha da fazlasına kadar önem taşımıyordu.

Üretim açısından tanımı yapıldığında Avrupa’nın 100-150 yıl öncesine kadar nüfusuna ve üretim yapılacak alanlarına göre tarım yapamayan bir tarım kıtası olduğu söylenebilmektedir.

Avrupa bir savaş kıtasıdır. Kimi Batılı yazarlar kendilerini tutamayıp “Kıtanın aralıksız savaş halinde olduğunu” bile belirtmişlerdir.[1]

Nüfus fazlası, savaşın en önemli ihtiyacına karşılık geldiği gibi, bazan da nedenidir. Ancak Avrupa tarihinde hiçbir zaman nüfus fazlası savaş nedeni olmamıştır. Haçlı Seferleri dönemi için zaman zaman nüfus fazlalığının sözü edilmişse de, doğru doğru değildir. Aslında farkına varılmadan konu edilen olgu, nüfus fazlalığından çok, sınıflar arasındaki dengenin bozulmakta olduğudur. Nüfus değil, kimi sınıfsal kesimler kıtaya fazla gelmektedir. Buna üretim krizinin yaşanmakta olması eşlik etmiştir. Sonuçta Avrupa insanlarını doyuramamaktadır. Yani üretim ilişkilerinin zaafları vardır ve bu zaaflar demografik değil yapısal nedenlere ilişkindir. Sınıfsal “işsizlikler”e ilişkindir. Hanedanlar ve “prens”ler kıta için çoktur ve bu kalabalığın önemli bir bölümünün yönetmekte olduğu bir ülkesi ve toplumu bulunmamaktadır. Şövalyeler, geçmiş dönemlerin anlamlı ve işlevli sınıfları olarak “işsiz”diler, asalaktılar. Ek olarak bir gelirden de mahrumdular. “Tarımda hiçbir zaman çalışamayacaklarından sığınacak yer bile bulamıyorlardı.”[2] Feodal kurumlar ve feodal sınıflar yok olmanın eşiğindeydi, bunun buhranı bütün kıtayı etkilemekteydi.

Avrupa tarihindeki Haçlı Seferleri gibi gönüllü seferberliğe ve kitlesel katılıma dayanan inanılmaz boyutlardaki bu uzun süreli savaşa bir açıklama getirmek için tarihçi Gumilëv, girişimi ve girişimin başarısını[3] “passioner aşırı ısınma” olarak nitelendiriyor ve Avrupa’nın Hıristiyanlaşmasıyla başlayan yükseliş-genişleme eğiliminin devamı olan bu tuhaf atılganlığın nedeninin bu “aşırı ısınma” olduğunu ileri sürüyor. Ona göre, 11. ve 14. yüzyıllarda, “Batı Avrupa’yı etkisi altına alan iç passioner aşırı ısınma süreci dışında Hıristiyanların böyle bir işgale yeltenmesi için başka herhangi bir sebepleri yoktu”r.[4]

Orta Çağda ve erken Yeni Çağda, bütün kıtayı ilgilendiren, en önemli sayılan, en uzun süren, en yıpratıcı olan savaşlar hanedan ve veraset savaşlarıdır.[5] Yakın Çağda durum biraz değişir, devrimler ve milli devletler, Avrupa’da tarihin önüne siyasal, toplumsal, ekonomik ve stratejik nedenlere dayanan “modern” savaşları getirirler. Ancak, Avrupa’da hanedanların savaşlardan (ve Kıtadan) temizlenmesi için 20. yüzyılı ve en Büyük Savaşın bitmesi beklenecektir.

TARİHTE AVRUPA:

ÇOK BİRİMLİ VE SÜREKLİ SAVAŞAN KITA

Avrupa antik dünyada sıfır puan alacak kadar değersizdi. Değerleri, varsa da, bilinmezlikler içindeydi ve keşfedilmelerini ya da değerlerin kendilerini göstermelerini beklemekteydi.

MS 1000 yılına doğru Avrupa, canlılığıyla, hareketliliğiyle, çokgenli yapısıyla, savaşlarıyla, şiddetsever eğilimleriyle, göç alanları olarak bir işlem sahibi olmasıyla varlık göstermeye başladı. Kavimler göçü yaşandı. Yenilik olarak kıtada ortaya çıkan şeyler, başka yerlerde makbul sayılmazken Avrupa’da özellik halini alıyordu. Örneğin, toplumsal hayatta birlik, birleşme, yakınlaşma, dayanışma, bütünleşme, ortaklaşma, bir arada yaşama vb. şeyler, yaygın benimsenme bakımından bir türlü istenir ve sürdürülebilir olamıyordu. Avrupa derlenirken toplumsal birimlerin ilkel hali olan klanlar varlıklarını ısrarla sürdürmeye çalışmaktaydı. Ancak onlar da ayrışma ve parçalanma süreci yaşıyordu. Roma İmparatorluğu dönemi ve sonrasında Avrupa’nın yerlileri sayılan Cermen kabileler bile bölünüyor, küçülüyor, buna karşılık sayıca azalmak yerine çoğaldıkça çoğalıyorlardı. Roma sonrasında tarihsel boşluk nedeniyle devletleşme refleksleriyle yapılaşan Cermen kabileleri birbirleriyle ve diğer komşularıyla itişip kakışma halindeydi. Her kabile kendi “devletini” (yani “şefliğini”) kurduğu gibi, kimi yüksek nüfuslu kabilelerin birden fazla devlet (şeflik) için girişkenlik yaptığı gözleniyordu. Dolayısıyla ortaya çıkan “devlet”ler, küçük ve ilkelliklerini barındıran şekillerdeydi.[6] Birbirlerinin tahtlarına göz koyarlar, aynı zamanda “devlet”lerini çocukları arasında bölerler, parçalarlar, paylaştırırlardı.[7]

Bu özelliklerin verimsiz toprağında Avrupa feodalitesi, hem yapıları güçsüzleştiren, hem de geniş halk kitlelerini korkunç kötü şartlara mahkum eden gayriinsani bir “düzen” yaratıyordu. 1000 yılı ertesinde Avrupa binlerle ifade edilen, devlet, devletçik, prenslik, kontluk, beylik, ağalıkla kaplıydı.[8] Bu birbirinden kopuk ve doğal olarak birbirlerine karşı, hatta rakip ve düşman olan devlet ve devletçikler, Avrupa gerçeğiydi. Bu şartlarda kıtada bir gelişme olamıyordu ve olamazdı. Dolayısıyla Avrupa, 15. yüzyıldan sonra belirli ölçülerde gelişme sayılan değişimlerden geçmesine rağmen, 18. yüzyıl sonuna kadar dünyanın gelişmiş bölümünden geride kalmıştı.

Yanıltıcı olan, Avrupa’nın 16. yüzyıldan sonra yaşadığı sömürgeciliğin yarattığı ruh halidir. Avrupa, Avrupalılar için bilinmeyen dünyaya ulaştıkça her yeri sahipleniyor işgal ediyordu. Bu sağlıksız ruhsal durumda kendisinin ve kıtasının üstün olduğu sonucuna varmıştı. Ve ne olduğuyla ilgili olarak tam bir öznelcilik içine giren Avrupa, gelişmiş ve ileri bir dünyayı temsil ettiğine kendini inandırmıştır. Oysa “Avrupa, erken değil geç gelişen bir toplumdu”.[9] Aynı dönemde Avrupa’dan kat kat ileride, gelişmiş bir Doğu dünyası bulunuyordu.

YAKIN ÇAĞDA AVRUPA:

“SAVAŞSIZLIK DÖNEMİ”NDE GENE SAVAŞSIZ YAŞANMADI

Avrupa devrimler dönemine girdiğinde milli devletler, Avrupa “devletler”inin sayıca fazlalılığını biraz azalttı, ancak hükümdarlara, hanedanlara, feodal sınıflar kümelerine son veremedi.

Krallık, prenslik, beylik gibi birimlerin bolca bulunduğu, hanedanların birbirleriyle yarış içinde olduğu Avrupa’da hükümdarlar açısından bir “devrim” korkusu olarak devrim sorunu da vardı. Devrim korkusu öyle bir şeydi ki, birbirleriyle savaşmaya hazırlananlar, hazırlıklarını bırakıp üçlü veya dörtlü antlaşmalara imza atmaktan kaçınmazlardı. Ve bu antlaşmalar sıradan değil en azından “kutsal” olurdu. Gelmekte olan devrimler öyle ürkütücü bir şeydi ki, kokusu geldi mi birbirleriyle savaşan tahtlar savaşlarını yarıda kesip birbirlerine yardıma koşarlardı.

Dolayısıyla Avrupa’da devrimler dönemi aynı zamanda karşıdevrimler dönemiydi. Ve bu karşıdevrim uygulamaları arasında milli devletlerin parçalanması, ufalanması da programlaştırılıyordu. Amaçlanan, devletlerin milli özellikler göstermelerinin önünün kapanmasıydı. Büyük devletler halini almış ve yüzyılın sonunda emperyalistleşmiş Avrupa devletleri için Avrupa’nın çok sayıda küçük devletlere bölünmesinin, etnik milliyetçiliklerin ortaya çıkmasının ve monarşilerin yayılmasının ve çoğalmasının bir sakıncası yoktu.

Sonuçta, şu veya bu özellikteki bir halk grubunun veya devletin savaştırılabilmesi sağlanıyordu. Hiç bir zaman savaş karşıtı olmamış, hatta tam tersi, her zaman savaş düşkünü olmuş Avrupa, bu çizgisini ne yazık ki 19. yüzyılda bile değiştirmedi.

Büyük Fransız Devrimi ve Napoleon Dönemi sonrasında Avrupa ülkeleri “savaşsız Avrupa” üzerinde anlaştı (Viyana Kongresi, 1815; “Avrupa Uyumu”). Ne var ki bu yüzyıllık “barış” sürecine Avrupa, beş-on tane önemli savaş sokuşturmadan duramadı.[10] Oysa Avrupa’da herkesin savaşsızlığa ihtiyacı vardı.

Dünya tarihinin görülmedik büyüklükteki büyük savaşlarını çıkartan gene Avrupa olacaktı. Bu büyük savaşlar 20. yüzyılda “Dünya Savaşları” diye bir boyut ve anlam kazandı, hep olduğu gibi Avrupa savaşlarıydı.

Şimdi bir savaşın Avrupa’dan çıkacak ve çıkmayacak olması artık bir anlam taşımıyor, ama Avrupa’nın savaş isteme, savaştan yana olma tutumu bugün fiili olarak devam etmektedir. Avrupa savaş karşısında gene bir önemli bir sınav yaşamaktadır. Şu anda yaptığı gibi, savaşa yatırım yapmaya devam mı edecektir, yoksa bundan vazgeçip barışçı mı olacaktır.

*

Coğrafya ne kadar kaderse, tarih de aynı ölçüde kaderdir. Tarihindeki kimi şeyler bir toplumu ileriye taşımakta yararlı olabildiği gibi, başka şeyler de daha ileriye gidememenin nedeni de olabilmektedir.

Kıtanın bu talihsiz tarihi, günümüzde yaşadığımız silahlanma yarışıyla örtüşmüş durumdadır. Dört koldan yürütülen silahlanmanın varacağı yer, silahların kullanılması dışında bir yol olabilir mi?

Bugün, aralarında savaş istemeyenler de olmakla birlikte Avrupa ülkeleri savaş karşıtı değildir. Üstelik Avrupa Birliği’nin üç büyükleri, Birlik’in motor gücü olanlar, Almanya, Fransa ve İngiltere, kendilerini savaşa mecbur hissetmektedirler. Ekonomilerinin çıkışsız durumları onları silah sanayisiyle krizi atlatabilme hayaline sürüklemiştir. Avrupa otomotiv üretimi gerilemekte, pazarlardaki rakip çoğalmasıyla başa çıkılamamaktadır. Bu yüzden savaş aracı ve silah üretimiyle sanayilerini sürdürmeyi ve ayakta tutmaya yönelmişlerdir.

Bu üç ülkenin aynı dönemlerde “savunma“ giderlerini olağanüstü ölçülerde artırmaları savaşın çıkmasını kolaylaştırmaktan başka bir işe yaramaz.

  1. NOTLAR

    Niall Ferguson, Uygarlık / Batı ve Ötekiler, YKY, İstanbul 2012, s. 62. ↑

  2. Bu konuda geniş bilgi için bkz. Alp Hamuroğlu, Hıristiyanlık, İslamlık ve Avrupa / Doğu’dan Batı’ya Uygarlık Kapıları (Endülüs, Sicilya, Haçlı Seferleri), Bilim ve Gelecek Kitaplığı, İstanbul 2016, s 261-62. ↑
  3. Burada “başarı”yı, milyonlarca insanı başka bir kıtaya taşıma ve bunu gerçekleştirilme dolayısıyla kullandık. Yoksa, Haçlı Seferlerinin askersel ve siyasal bir başarısı olmadığı gibi, Avrupalılar bölgede tutunamamışlar, yüzyıllar süren saldırı ve istilaları yenilgiye uğramış, sonunda Doğu’dan kovulmuşlardır. Bu konuda geniş bilgi için bkz. Alp Hamuroğlu, “Hıristiyanlığın ‘Haklı’ ve ‘Kutsal’ Savaşı: Haçlı Seferleri”, Hıristiyanlık, İslamlık ve Avrupa / Doğu’dan Batı’ya Uygarlık Kapıları (Endülüs, Sicilya, Haçlı Seferleri), VI. Bölüm s. 245-354. ↑
  4. L.N. Gumilëv, Son ve Yeniden Başlangıç, Selengi Yayınları, İstanbul 2004, s. 131-32. (Passioner: İçgüdüsel olarak kendini koruma sevk-i tabiisiyle hareket eden passionerist davranış dürtüsüne sahip fert; aynı eser, s. 346.) ↑
  5. Yüz Yıl Savaşı (1337–1453): İngiltere Kralı III. Edward’ın Fransa tahtında hak iddia etmesiyle başlayıp 116 yıl süren, Plantagenet Hanedanı ile Valois Hanedanı arasında yaşanan büyük bir hanedan savaşıdır.

    Otuz Yıl Savaşı (1618–1648): Başlangıçta Katolik ve Protestan mezhep çatışması olarak çıksa da, arka planda Habsburg Hanedanı ile Fransa’daki Bourbon Hanedanı arasında Avrupa’nın siyasi ve toprak üstünlüğü için yapılan devasa bir hanedan mücadelesidir.

    İspanyol Veraset Savaşı (1701–1714): İspanya Kralı II. Carlos’un çocuksuz ölümü sonrasında İspanya tahtı ve imparatorluk topraklarının hangi hanedana (Bourbonlar ve Habsburglar arasında) geçeceği dolayısıyla yapılan savaştır.

    Avusturya Veraset Savaşı (1740–1748): Habsburg Hanedanı’nda Maria Theresa’nın tahta çıkması ve miras hakkı üzerine, Avrupa’daki büyük güçlerin (Fransa, Prusya, Büyük Britanya) dahil olduğu kapsamlı bir veraset ve hanedan savaşıdır.

    Yukarıda belirtilen veraset savaşları dışında “hanedan evlilikleri” sayesinde genişleyen, büyüyen devletler ve bu yüzden çıkan huzursuzluklar ve savaşlar da vardır; örneğin: “Burgond Düğünü”; 13. yüzyılda iktidarı ele geçiren Habsburglardan Maximilian (1459-1519), Burgondiya dükünün kızı Marie ile evlendi ve Hollanda, Belçika ve Fransa’da çok geniş topraklar imparatorluğa katıldı. “İspanyol Düğünü; onun oğlu Philippe (Felipe; 1478-1506)), Kastilya Kraliçesi Izabella ile Aragon Kralı Ferdinand’ın kızı Juana ile evlendi, İspanya’nın tamamı ve İtalya ile İspanya’nın bütün sömürgeleri Habsburgların oldu. “Macar Düğünü”; Habsburglu Ferdinand ile Macar Kralı Layoş birbirlerinin kızkardeşleriyle, ilk ölenin toprakları diğerine geçmek üzere karşılıklı evlendiler, ancak Mohaç Savaşında ölen Macar kralının toprakları Osmanlı’ya geçtiği için Habsburglar bu evlilikten bir şey elde edemeyeceklerdi. ↑

  6. Kabile konfederasyonları olarak büyük devletlere doğru ilerleyen Asya yapılaşmalarından Avrupa’da eser yoktu. ↑
  7. Roma sonrasında Avrupa’da kurulanlar içinde en fazla genişleyen ve önem kazanan Frank devletini kurucu Şarlman (Charlemagne; Latincesiyle Carolus Magnus; Almancasıyla Karl der Grosse), torunları arasında paylaştırıp üçe bölmüştü (Verdun Antlaşması; 843). ↑
  8. İmparatorluk halini alacak kadar genişleyen devletlerin ise alt birimlerde “merkez”e bağlılık, merkezde ise alt birimlere yönelik bir otoritesi olamıyordu. Avrupa ülkeleri içinde feodal parçalanmışlığın en uç noktada yaşandığı yer Alman devletleriydi. 18. yüzyılda yalnız Almanya’da dört rakamlı sayılarla anılan “devlet” sayısı alayla anılırdı. ↑
  9. Andre Gunder Frank, ReOrient / Global Economy in the Asian Age, University of California Press, Berkeley 1998, s. 318-19, 334; akt. J.M. Hobson, Batı Medeniyetinin Doğulu Kökenleri, YKY, İstanbul 2007, s. 170. ↑
  10. Yunan ayrılıkçılığı savaşı (1821-1829), Kırım Savaşı (1853-1856), İtalya Savaşları (1859-1861), Avusturya-P rusya Savaşı (1866), Fransız-Prusya Savaşı (1870-1871), Balkan Savaşları (1912-1913). ↑

 

Bunları da sevebilirsiniz