Nato, Silahlanma Ve Yükselen Savunma Harcamaları: Ne İçin Ve Kim İçin Savaşıyoruz?

NATO zirvesinden tek bir sonuç çıktı: silahlanma. Devam eden emperyalist projelerde yeni bir adım atılacağı kuşkusuz. Bir yanda İran’a karşı istenen sonucun alınamaması öte yandan Çin’in önlenemez yükselişi ve Rusya’nın yeniden dişlerini göstermesi ABD’nin tadını epey kaçırdı. Tüm bunların hemen öncesinde hatırlayacak olursak Trump’ın NATO’ya karşı bitmeyen serzenişleri, hatta bu blöf dolu serzenişlerin bir ayrılık getireceğine dair çok sayıda analiz yapılmıştı. Bunların oldukça kısa sürede suya düştüğüne tanıklık ettik ve NATO’nun elbette ABD’nin gölgesinde yaşama dışında bir şansının olmadığını da bir kez daha gördük.

Gördüğümüz başka bir husus da Türkiye’nin ordu gücünün NATO ve AB açısından ne denli önemli olduğudur. NATO, Türkiye’nin sırtını birkaç senedir sıvazlıyor ve Türk ordusunu övme seansları düzenliyor. Öte yandan “demokrasi” çığırtkanlığını kimseye bırakmayan AB de Türkiye’deki otoriterliği görmezden gelerek Erdoğan’ın arkasında durmaya devam ediyor. NATO Genel Sekreteri Deniz Göktaş sorusunun üzerinden atlayıp Erdoğan rejiminin demokrasi açısından bir sorun teşkil etmediği mesajını veriyor ve tüm bunların sonucunda iktidar sempatizanı kitleler Türkiye’nin “güçlü” ve “öncü” bir rol oynadığına dair Atlantik propagandasına yeniliyor. “Büyüme” masalları ile kandırılmaya hazır edilgen kitlelerin olgulara değil algılara dayalı güç heveslerini dilediği gibi manipüle eden iktidar -her ne kadar mızrak çuvala sığmasa da- kitlesini konsolide etmeyi her halükârda başarıyor.

Bu masalları dinlemeye doymayan güç heveslisi kitlelerin aynı filmi kabaca üçüncü kez izlediğini iddia edebiliriz. 1957 Suriye Krizi döneminde Türkiye’ye biçilen “Ortadoğu liderliğini” koşulsuz şartsız kabul eden Menderes döneminde ve Irak’ın birinci işgal girişiminden güç devşirmeye çalışan Özal döneminde iki kez “büyüme” masalı dinledik. Yetmedi AKP’nin neo-Osmanlıcı hayallerinde önce bölgesel sonra da küresel aktör olma retoriğinin yeniden devreye girdiğini gördük. Her seferinde ABD ve NATO’nun gölgesinde mutlak bir edilgenlikle sonuçlanan tüm bu girişimler yetmemiş gibi yeniden ABD, NATO ve AB’nin Erdoğan’ın sırtını sıvazlaması sayesinde ve apaçık bir şekilde onların açtığı yolda büyümeye çalışıyoruz. Dün itibariyle ana muhalefet partisi liderini “ülkeyi İngiltere’ye şikayet etmekle” suçlayıp göbeğinden Batı’ya bağımlı bir iktidarın gücünden ülke için medet umuyoruz.

Tüm bu kurgunun ötesinde Batı’nın yeniden Türkiye’yi bir ön savunma gücü olarak kendi projelerinin ortasına yerleştirdiğini görmekteyiz. Bunları tekrar tekrar tartışmaya gerek yok. Burada tartışılması gereken esas konu Türkiye’nin savunma teknolojileri eksenli gelişiminin ve bunun markası haline gelmiş iktidar dünürlerinin faaliyetlerine karşı pek çok kesimdeki sessizliğinin nedenidir. “Ulusal çıkar” gerekçe gösterilerek her dönemde duruma göre içi yeniden doldurulan bir kavramın arkasına sığınarak iktidar yatırımlarını “ulusal” ölçekte normalleştirmenin kendisi çok büyük bir sorundur.

İktidarın 20 küsür yıldır yaptıkları tüm yatırım kendi oligarşik heveslerini tatmin etme dışında bir işleve sahip değildir. İlk günden beri Özal icadı olan tüccar-siyasetçinin en somut örneği olarak karşımızda duran iktidarın kazanç olmayan hiçbir alana yatırım yapmadığı ve hiçbir dönemde kamusal bir hassasiyet ile kendisini ikinci plana attığını iddia etmek mümkün değildir. “Devlet” kavramına olan normatif bağlılık ile mevcut durumdaki temsilcilerinin hangi ölçekte ortaklaştığını tespit etmeden bir şekilde “Türkiye’nin yararına” kolaycılığı ile kendi iktidarını güçlendirme ve savunma sanayini bir zenginleşme paravanı olarak kullanıma açma gerçeğini görmezden gelemeyiz. Ergenekon ve Balyoz ile beraber silahlı kuvvetlere dair her birimi pasif hale getirmesini ve yaşattığı itibar kaybını unuttuğumuzu zannetmiyorum. Tam böyle bir dönemde askeri hastanelerin yeniden açılmasını talep eden iktidar ortağının bu açıklamayı hüsnüniyetle yaptığını düşünmüyorum.

“Ulusal çıkar” adı altında savunma sanayini geliştirip bizlerin eskiden kalma küllenmiş heveslerine kıvılcım çakmaya çalışan bu sürecin Türk ordusunun güçlenmesine değil yeniden Atlantik’in kontrolünde ve Atlantik’in güvenliğini sağlamakla mükellef bir zayıflamasına neden olacağını görmek çok mu zor? Ordunun kendi ayakları üzerinde durmaya çalıştığı her dönemde nasıl geriye itildiğini, komutanlarını nasıl kaybettiğini, nasıl “darbeci” diye hapishanelere tıkıldığını unutmamışızdır. Tüm bu olan bitenden sonra bazı aklıevvel ulusalcılar gibi “AKP’nin suçu yok onları hep FETÖcüler yapmış” diyecek aymazlıkla da bir alışverişimiz olduğunu zannetmiyorum.

“Yerli ve milli” bir ulusal savunma sanayi talebinin 27 Mayıs sonrasında Yön Dergisi’nde Avcıoğlu’nun satırlarında yükseldiğini de unutmayalım. Zira eleştiriyor gibi yapmak yerine sözünü sakınmadan NATO’ya karşı bağımsızlık bayrağını yükselten aydınlarla bugünkü aile içi şovları birbirine karıştırmamak gerekir.

Aynı soruyu yeniden sorma günü geldi: “Biz kim için ve ne için savaşıyoruz?”… devam edelim:

  • Düşmanımızın kim olduğunu biz mi belirliyoruz yoksa emperyalist ittifakın karar alıcılarının önümüze koyduğu yol haritasına göre mi düşman seçiyoruz?
  • Türkiye’nin ulusal çıkarları ile NATO’nun çıkarları her zaman örtüşüyor mu?
  • Vizyonu Ortadoğu ile sıkışmış bir ülkenin bağımsızlığını koruması ne derece mümkün?

Bu sorular genişletilebilir. Farklı birkaç noktayı gündeme getirmek bile bizi daha sağlıklı bir analiz yapmaya itecektir.

Bunlardan ilki Rusya-Ukrayna krizinde Ukrayna’ya doğru ibresini bükmeye başladı ve Hakan Fidan geçtiğimiz günlerde Zelensky’den “ikinci derece” liyakat nişanı aldı.[1] Neye karşılık olarak?

İkincisi, ilk konuyla ilişkili olarak Türkiye NATO’nun “Baltık Hava Savunma Polisi” biriminde öncü bir rol alıyor.[2] Kime karşı? Rusya’nın muhtemel müdahalesine karşı Baltık’ın yani NATO’nun hava savunmasını sağlamak için.

Üçüncüsü, Ermenistan ile yaşanan yakınlaşma Trump’ın isteği doğrultusunda ortaya çıkan bir süreç. ABD-Ermenistan yakınlaşmasına paralel olarak Türkiye de sürece dahil edilmek isteniyor. Ne için? “Trump Barış Koridoru” olarak da bilinen ve Çin’in Kuşak-Yol projesine karşı bir müdahale olarak inşa edilen Zengezur Koridoru projesine Türkiye’yi de dahil edip Türkiye’yi Çin’e karşı hizalamak için.

Dördüncüsü, AB yine Kıbrıs meselesine Türkiye’yi “işgalci” gören bir rapora imza attı. Bu raporun NATO zirvesi sonrası yayınlanmış olması tesadüfi değildir. Hepimizin farkında olduğu gibi NATO’nun Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki varlığından memnun olmadığı açık. Yunanistan-GKRY-İsrail ekseninin Akdeniz’de makbul bir ittifak olduğu da aşikar. Türkiye’nin gayrıresmi bir şekilde sürekli olarak Akdeniz’den dışlandığı ve yalnızca Ortadoğu’da Batı’nın çıkarlarını koruyan bir güvenlik görevlisi seviyesine gerilediği de görülmektedir. Türkiye’yi Akdeniz’de çok daha zor günler beklediği açık.

Şimdi bizim savunma sanayisindeki “gelişmelerin” kimin büyümesi için, kimin çıkarları için olduğunu yeniden düşünelim…

  1. ? https://www.ntv.com.tr/turkiye/ukrayna-devlet-baskani-zelenskiy-disisleri-bakani-fidana-ikinci-derece-liyakat-nisanini-tevcih-etti-1733248
  2. ? https://news.err.ee/1609506709/turkey-to-participate-in-nato-baltic-air-policing-mission-in-2026

 

Bunları da sevebilirsiniz