Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik ve Emperyalizm

Ekonomideki kötü tablo, dünya ekonomisindeki gelişmeler ve dünyada iktisat bilimi üzerine yapılan tartışmalar, erken Cumhuriyet dönemi ekonomi politikaları üzerinde daha fazla kafa yormayı gerektiriyor. Çünkü Türkiye için en doğru ekonomik program, Cumhuriyet Devrimi’nin ekonomi programı olarak önümüzde duruyor: Halkçılık ve devletçilik. Planlı sanayileşme, planlı ve bütüncül kalkınma, üretim, yatırım, istihdam, ihracat, dış ticaret, denk bütçe hassasiyeti, mali disiplin, Türk Lirası’nın korunması ve diğer tüm başlıklar konusunda, Cumhuriyetin ilk yılları, bugün için bize hem ilham veriyor hem ders.

Baştan vurgulayalım, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün takip ettiği siyasette, iki kavram çok önemlidir: Tam bağımsızlık ve ulusal egemenlik. Ekonomi politikası da, doğal ve kaçınılmaz olarak, bu düşünceyi tahkim edecektir.

Ulusal olmanın şartları nelerdir?

Belirtelim, siyasette ulusal olmanın, iki temel koşulu vardır: Bunlardan ilki, alınan kararların milletin büyük çoğunluğunun yararına olması, ikinci kararların milletin geniş katılımıyla alınmasıdır. Bu da, halkın geniş kesimlerinin, işçi, memur, çiftçi, köylü, dar gelirliler başta olmak üzere emekçi ve ezilen kesimlerinin katılımıyla ve onların yararına karar alınması demektir. Yatırım, üretim, istihdam konuşulurken, bu sınıfların, bu kesimlerin gözetilmesi demektir.

Milli olmak, millici olmak, milliyetçi olmak, ulusalcı olmak, özellikle ve öncelikle halkçı, toplumcu, kamucu olmayı gerektirir. Toplumun geniş kesimlerine daha fazla refah sağlamayı, daha fazla kaynak aktarmayı gerektirir. Kendi emekçisini, köylüsünü, çiftçisini, yabancılara karşı korumayı, onların sömürülmesini, ezilmesini, soyulmasını engellemeyi gerektirir.

Ulusal çıkarı savunmak da, lafla değil, icraatla olur. Halkın ekonomik olarak güçlendirilmesiyle, üreticinin, milli sanayicinin dünyaya karşı korunmasıyla, desteklenmesiyle olur. Kârların özelleştirilip, zararların kamulaştırıldığı kapitalizm eleştirilmeden, serbest piyasa ekonomisine tavır alınmadan, millici de olunmaz, milliyetçi de.

Avrupa tarihine bakalım kısaca. 2. Dünya Savaşı öncesine uzanalım…

İtalya’da Mussolini ve Almanya’da Hitler, iktidarlarında büyük sermaye lehine adımlar atmış, köktenci ve kapsamlı özelleştirmeler yapmışlardır. Büyük toprak sahiplerini gözetmişlerdir. Emekçi örgütlerini, sendikaları kapatmışlar veya etkisiz hale getirmişlerdir. Sonuç, savaş zenginleridir, cephede milyonlarca yoksulun, emekçinin ölmesidir, Avrupa başta olmak üzere dünyanın önemli bölümünün yanması, yıkılmasıdır.

Genç Cumhuriyet neleri amaçladı?

Genç Cumhuriyet ise tam tersini yapmıştır. Kamulaştırmaya yönelmiştir. Devletleştirme adımları atmıştır. Tam olarak istediği gibi olmasa da, siyasette ciddi dirençle karşılaşsa da, topraksız köylüyü topraklandırmaya çalışmıştır. İşçi haklarını genişletmiştir. Feodalizmi kırmaya, yurttaşlardan oluşan çağdaş bir toplum yaratmaya, kapitalizmin vahşiliğine karşı sosyal devleti inşa etmeye çabalamıştır.

1980 ve izleyen yıllar, dünyada hızlanan küreselleşme süreciyle, Türkiye’de 24 Ocak 1980 kararlarıyla, bu kararların dipçikle uygulanması amacıyla yapılan ABD destekli 12 Eylül 1980 darbesiyle ve Turgut Özal’ın icraatlarıyla belleklerimizdedir. Küreselleşmeyle, özelleştirmeyle, serbest piyasa, serbest ticaret ve serbest rekabetle birlikte, yerelleşme de öne çıkmıştır. Kimlik siyaseti, etnik, dinsel, mezhepsel, bölgesel hassasiyetler, ulus kimliğinin, yurttaş kimliğinin, sınıf kimliğinin yerini almaya başlamıştır. Buna itiraz edenlere, karşı çıkanlara “geri kafalı”, “dinozor” denmiştir. Devletin ulusal, kamusal, toplumsal, sınıfsal olandan vazgeçmesi, kalkınmanın unutulması, planlamanın gözden düşmesi, sosyal devletin tasfiyesi ise demokrasinin, özgürlüğün gereği olarak sunulmuştur.

Oysa vahşi kapitalizmin anladığı, sınırsız liberalizmin istediği özgürlük, sermayenin özgürlüğüdür. Bu özgürlük anlayışında emekçilere yer yoktur. Ezilenler için ise açlıktan ölme özgürlüğü vardır. O yıllarda, az gelişmiş – gelişmekte olan ülkeler, bu vahşi liberal programa ikna edilirken, sıklıkla şu sözler edilmiştir: Dünyayla bütünleşiyoruz, ekonomimiz büyüyor, devletin hantallığından kurtuluyoruz, çarşı – pazar ithal ürünlerle, yabancı mallarla dolup taşıyor.

Üretimin, tasarrufun, yatırımın dışlandığı, ithal ikameci ekonomi politikalarından vazgeçildiği o yıllarda, üretim değil tüketim, ihracat değil ithalat, kalkınma değil büyüme, kamuculuk değil özelleştirme öne çıkarılmıştır. Kamu yönetimi; ticarileştirilmiş, önemsizleştirilmiş, değersizleştirilmiştir. Kamuculuk gözden düşürülmüş, aşağılanmıştır. KİT’lerin (kamu iktisadi teşebbüsleri) özelleştirilmesi ve tasfiyesi, adeta davul zurnayla kutlanmıştır. Kamu sektörü; niteliksiz, beceriksiz, işlevsiz, gereksiz, verimsiz gösterilmiş, hepsinin zarar ettiği, hantal olduğu, arpalığa dönüştüğü yönünde yaygın ve güçlü bir propaganda yapılmıştır.

Cumhuriyet, kamuculuk ve planlamayı savunur

Kamu yararı, kamı çıkarı, toplumsal fayda gözden düşürülmüş, devleti ve kamuyu, özel sektör karşısında öne çıkaran, gözeten idarenin üstünlüğü ilkesi, tasfiye edilmiştir. Planlama, yerini projeciliğe bırakmıştır. Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) kapatılmış, yerine, 26 bölgede bölge kalkınma ajansları kurulmuştur. Kamu çalışanının, devlet memurunun yerine yüzbinlerce taşeron, sözleşmeli personel istihdam edilmiştir. Demokratik kitle örgütlerinin yerini, sivil toplum kuruluşları almıştır.

Devlet örgütlenmesindeki merkeziyetçilik gitmiş, yerine, iktidarın ve muhalefetin, sağ ve sol liberallerin, liberal demokratların ve sosyal demokratların pek sevdiği, yerinden yönetim, yönetişim, güçlendirilmiş yerel yönetimler, ademi merkeziyetçilik gelmiştir.

Sonuç, merkezi devletin güçsüzleşmesi, ulus devletin zayıflaması, sosyal devletin tasfiyesidir. Feodalizm üzerinden federalizme doğru yürünmesidir. Unutmayalım, Turgut Özal’ın dilinden düşmeyen, “devleti küçülteceğiz” sözü, devletin küçük düşürülmesiyle başlamış, devletçiliğin tasfiyesiyle devam etmiştir.

O günden bu yana yaşananlar, emperyalizmin tercihleriyle uyumludur.

 

Bunları da sevebilirsiniz