AKP, NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapmanın ve liderlerle verilen samimi fotoğrafların ardına sığınarak imaj diplomasisi yapmaya çalışsa da, mevcut küresel gelişmeler “görünür” olmakla kararların alındığı masada bulunmanın aynı şey olmadığını gösteriyor. Türkiye’nin çevresinde enerji, ulaştırma ve güvenlik alanlarında yeni bir jeopolitik mimari kurulurken Ankara çoğu zaman bu süreçlerin dışında kalarak aslında önemli mevzi kaybediyor.
Irak ve Suriye arasında yeniden gündeme gelen Kerkük–Banyas hattı, Trump’ın isim babası olduğu TRIPP ve Doğu Akdeniz’de Türkiye dışında gelişen enerji ve güvenlik ortaklıkları, yeni bölgesel düzen kurulurken Türkiye’nin denklemin dışında kaldığı yönündeki kaygıları güçlendiriyor.
Ceyhan “Alternatifsiz” Olmaktan Çıkıyor mu?
Irak ve Suriye, 17 Temmuz 2026’da Kerkük–Banyas petrol boru hattının canlandırılması için iki mutabakat muhtırası imzaladı. Bunlardan biri Suriye Petrol Şirketi ile Irak Petrol Bakanlığına bağlı Basra Petrol Şirketi arasında; diğeri ise Suriye tarafı ile Chevron, UCC Holding ve TI Capital’ın yer aldığı konsorsiyum arasında yapıldı. Hemen söyleyelim henüz. hattın güvenliği, kapasitesi ve finansmanı netleşmiş değil. Buna rağmen girişimin hayata geçmesi durumunda, Irak petrolüne Hürmüz Boğazı’na alternatif bir Akdeniz çıkışı kazandırırken Türkiye’nin transit konumunu da zayıflatacağı değerlendirilebilir.
Kerkük–Banyas çok kısa vadede Kerkük–Ceyhan’ın yerini alamaz. Ceyhan’ın mevcut altyapı, terminal ve uluslararası pazarlara erişim bakımından önemli üstünlükleri var. Ancak, Banyas ve ileride Akabe gibi seçenekler hayata geçtikçe Irak petrolünün Türkiye’ye bağımlılığının azalacağını, Bağdat’ın pazarlık gücünün artacağını tahmin etmek pek de zor değil.
Ayrıca Türkiye bu sürece, Bağdat’la ilişkilerinde ciddi bir güven kaybıyla giriyor. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) petrolünün Bağdat’ın izni olmadan Ceyhan’dan ihraç edilmesi nedeniyle açılan tahkim davasında Türkiye aleyhine 1,4 milyar dolarlık tazminata hükmedilmesi, AKP’nin Bağdat’ı dışlayan kısa vadeli enerji politikasının ağır maliyetini ortaya koyuyor. Bu karar, Kerkük–Banyas girişiminin doğrudan nedeni olmasa da geçmişte izlenen yanlış politikaların Türkiye’nin enerji merkezi olma iddiasını ve bölgesel pazarlık gücünü nasıl zayıflatabileceğini gayet net gösteriyor.
ABD’nin desteklediği Kerkük–Banyas girişimi İran’ın Hürmüz üzerindeki baskı kapasitesini azaltırken Amerikan şirketlerine Irak ve Suriye’nin yeniden yapılanan enerji sisteminde kalıcı bir alan açabilir. Kuzey Irak’taki İran–IKBY gerilimi, Kürt grupların araçsallaştırılmaya çalışıldığı İran–İsrail mücadelesi ve Suriye’de SDG’nin geleceğine ilişkin belirsizlikler ise hattın güvenliğini daha hassas hale getiriyor.
Türkiye’ye Uzanan Koridoru ABD Yönetiyor
Güney Kafkasya’da gelişen ve Türkiye’de Zengezur Koridoru olarak bilinen, TRIPP de benzer bir tablo ortaya koyuyor. Proje, Azerbaycan’ı Ermenistan’ın Sünik bölgesi üzerinden Nahçıvan’a bağlamayı amaçlıyor. Kara ve demiryolunun yanında enerji hatları, elektrik bağlantıları ve fiberoptik altyapı da proje kapsamına dahil edilecek.
Türkiye bakımından bu projenin önemli olduğu tartışılmaz. TRIPP, Azerbaycan ve Nahçıvan’la kesintisiz bağlantı sağlarken Orta Koridor’u güçlendirebilir, Kars’ı önemli bir lojistik merkeze dönüştürebilir. Ancak güzergahın Türkiye’ye uzanması, Türkiye’nin projenin yönetimi ve işleyişi üzerinde söz sahibi olması anlamına gelmiyor.
ABD ile Ermenistan arasındaki anlaşmaya göre projeleri geliştirmek üzere TRIPP Development Company adında bir yapı kurulacak. Şirketin yüzde 74’ü ABD’ye, yüzde 26’sı Ermenistan’a ait olacak. İlk imtiyaz dönemi 49 yıl olarak öngörülüyor. Ermenistan egemenlik, gümrük ve güvenlik yetkilerini kağıt üstünde korusa da proje geliştirme, işletmeci seçimi ve imtiyazların biçimlendirilmesinde ABD belirleyici olacak.
TRIPP’in kritik mineraller boyutu da çok önemli. ABD–Ermenistan Kritik Mineraller ve Nadir Toprak Elementleri Tedarik Çerçevesi, güzergahı Orta Asya ve Güney Kafkasya’daki madenlerin Batı pazarlarına taşınmasında kullanılabilecek bir hat olarak tanımlıyor. Amaç yalnızca Rusya’nın bölgesel ulaştırma üstünlüğünü kırmak değil. Batı’nın Çin merkezli kritik mineral tedarik zincirlerine bağımlılığını da azaltmak. Dolayısıyla, Rusya, Çin ve İran’ın bölgesel nüfuzu geriletilmeye çalışılırken ABD’nin bölgedeki etkisi artıyor. Türkiye ise süreci kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirememek konusunda pasif kalıyor.
Doğu Akdeniz’de enerji ile güvenlik birleşiyor
Benzer bir dışlanma eğilimi uzunca bir süredir Doğu Akdeniz’de de görülüyor. Bölgedeki girişimlerin tamamı henüz somutlaşmasa da tek tek projelerin geleceğinden çok, bunların işaret ettiği genel yönelime odaklanmak gerekiyor.
İsrail ve Kıbrıs açıklarındaki doğal gazın Mısır’a taşınması, burada sıvılaştırılarak Avrupa pazarlarına ulaştırılması üzerinde çalışılıyor. Katar Energy ve Exxon Mobil, Mayıs 2026’da Güney Kıbrıs gazının Mısır altyapısı kullanılarak geliştirilmesini incelemek üzere Mısır’la bir ön anlaşma yaptı. Haziran sonunda Glaucus ve Pegasus sahaları için ticarileştirme süreci ilerletildi. İsrail ise temmuz ayında yeni açık deniz ruhsat ihalesi başlattı.
Buna göre, İsrail üretici, Mısır işleme ve LNG merkezi, Kıbrıs yeni kaynak alanı, Yunanistan ise Avrupa’ya açılan siyasi ve fiziki kapı haline geliyor. Great Sea Interconnector ile İsrail, Güney Kıbrıs ve Yunanistan arasında elektrik bağlantısı; GREGY (Green Energy Interconnector) projesiyle de Mısır’dan Yunanistan’a yenilenebilir elektrik aktarımı planlanıyor. Finansman sorunları nedeniyle bunların hiçbiri garanti değil. Ancak sermaye, teknik çalışmalar ve siyasi irade Türkiye’nin dışında birikiyor.
Enerji ağına paralel biçimde Türkiye aleyhine bir güvenlik ağı da kuruluyor. Yunanistan’ın İsrail sistemlerine dayanan yaklaşık 3,5 milyar avroluk Aşil Kalkanı hava ve füze savunma programı, iki ülke arasındaki ilişkinin geçici tatbikatların ötesine geçtiğini gösteriyor. Deniz güvenliği, insansız sistemler ve hava savunması alanındaki işbirliği derinleşirken Güney Kıbrıs merkezli çok uluslu tatbikatlar da bölgedeki askeri koordinasyonu artırıyor.
Dolayısıyla, Türkiye’nin dışında kurulan enerji, elektrik ve güvenlik ilişkileri birbirini besliyor. Zamanla birbirine yatırım yapan, ortak altyapı kuran ve askeri uyum geliştiren ülkelerin Türkiye karşısında ortak hareket etme kapasitesi de artıyor.
Oysa Türkiye bölgenin en büyük pazarlarından birine, güçlü bir enerji altyapısına ve Avrupa’ya en kısa bağlantı seçeneklerinden bazılarına sahip. Bu nedenle bütünüyle dışlanması coğrafi ve ekonomik açıdan kolay değil. Ancak coğrafi avantajlar, doğru dış politika tercihleriyle desteklenmediğinde kendiliğinden siyasi nüfuza dönüşmüyor.
Bunun için gösterişli zirve diplomasisinin yerine kurumsal, öngörülebilir ve sonuç alıcı bir dış politika ortaya koymak gerekiyor. Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla fotoğraf vermek değil; enerji, ulaştırma ve güvenlik denklemlerinin kurulduğu masalarda söz ve karar sahibi olmak.
