Trump Ankara’da: Kırılgan Ortaklığın Yeni Sınavı

Donald Trump’ın NATO Zirvesi için Ankara’ya yapacağı ziyaret, Barack Obama’nın 2015’te Antalya’daki G20 Zirvesi için Türkiye’ye gelmesinden bu yana, bir ABD Başkanı’nın Türkiye’ye ilk gelişi olacak. Aradan geçen yaklaşık on bir yılda yalnızca Türkiye-ABD ilişkileri değil; Türkiye, ABD, bölgesel düzen ve küresel siyaset de değişti. Bu nedenle, Trump’ın Ankara ziyareti, iki ülkenin değişen dünya içinde birbirine nasıl baktığını, hangi alanlarda yakınlaştığını ve hangi sorunları hala çözmeden ertelediğini göstermesi bakımından önemli bir eşik niteliği taşıyor.

Değişen Türkiye ve ABD

2015’te Türkiye hala parlamenter sistem içinde yönetiliyordu. Suriye krizi bütün ağırlığıyla devam ediyor, Arap Baharı’nın bölgeyi nasıl dönüştüreceği tartışılıyordu. Türkiye’nin dış politikası ise hem Batı ittifakıyla ilişkilerini hem de bölgesel iddialarını aynı anda taşıyabileceği varsayımı üzerine kuruluydu. Bugünden geriye bakınca o dünyanın çoktan geride kaldığı görülüyor. Türkiye bu süre içinde kendine özgü, kuvvetler ayrılığını zayıflatan, yürütme gücünü merkezileştiren bir başkanlık sistemine geçti. Toplumsal yapı değişti, kutuplaşma derinleşti. Yoksulluk yaygınlaştı, ekonomik kriz gündelik hayatın ana belirleyicilerinden biri haline geldi. Siyaset yalnızca kurumlar düzeyinde değil, toplumun duygusal iklimi bakımından da başka bir zemine oturdu.

Benzer bir dönüşüm ABD açısından da yaşandı. Obama’nın 2015’te temsil ettiği ABD ile Trump’ın bugün temsil ettiği ABD aynı siyasal zemine dayanmıyor. ABD’de bir zamanlar “olmaz” denilen pek çok şey oldu. Kurumsal siyaset, liberal demokrasi, hukukun üstünlüğü, bürokrasinin özerkliği ve seçim süreçlerinin meşruiyeti gibi başlıklar artık eskisi gibi tartışma dışı değil. Trump’ın ikinci başkanlık dönemiyle birlikte ABD siyaseti daha sert, daha kişiselleşmiş, daha otoriter eğilimlere açık ve daha işlemci bir dile kavuştu. Bu durum yalnızca ABD iç siyaseti açısından değil, Washington’un müttefikleriyle kurduğu ilişki biçimi açısından da belirleyici hale geldi.

Eski Dünyanın Krizleri, Yeni Dünyanın Belirsizliği

Küresel ilişkiler bakımından da dünya 2015’teki dünya değil. O yıllarda hala Arap Baharı’nın sonuçları, Suriye krizinin seyri ve IŞİD’le mücadele ekseninde kurulan bir Ortadoğu tartışması vardı. Bugün ise Suriye krizi askeri ve diplomatik bakımdan büyük ölçüde kapanmış görünmesine rağmen, Ortadoğu çok daha sert ve çok daha parçalı bir yeniden yapılanma sürecinden geçiyor. İsrail’in bölgeyi askeri güç üzerinden yeniden şekillendirme çabası, Gazze’deki yıkım, İran’la yaşanan gerilim ve Körfez siyaseti bu yeni tablonun temel başlıkları haline geldi. İran ise yalnızca askeri kapasitesiyle değil, asimetrik etki gücüyle de bölge ve dünya siyaseti üzerinde beklenenden daha büyük bir ağırlık yaratabileceğini gösterdi.

Bu sırada ABD, uzun süredir stratejik odağını Çin’e ve Asya-Pasifik’e kaydırmaya çalışıyor. Fakat Washington, her seferinde eski dünyanın krizlerine, Ortadoğu’ya, Avrupa’ya ve Atlantik güvenliği tartışmalarına çekiliyor. Ukrayna-Rusya savaşı, uzun yıllardan sonra savaşın Avrupa kıtasının içlerine dönmesi anlamına geldi. Bölgesel güvenlik hesapları derinleşti. NATO’nun rolü, Avrupa’nın savunma kapasitesi, ABD’nin ittifaklara bakışı ve küresel güç dengesi yeniden tartışılır hale geldi. Bugün yalnızca yeni krizlerle değil, eski kurumların bu krizleri yönetme kapasitesinin zayıflamasıyla da karşı karşıyayız. Mevcut uluslararası sistemin işlemediği fikri artık yalnızca bu sistemin dışında kalanlar tarafından değil, uzun yıllar boyunca ondan en fazla yararlanan aktörler tarafından da dile getiriliyor. Kurumlar giderek daha sembolik hale gelirken, güç siyaseti daha görünür ve daha belirleyici bir nitelik kazanıyor. Herkes bir yön arıyor; fakat kimse yeni düzenin kurallarını tam olarak bilmiyor.

Altın Dönem Söyleminin Gölgesinde

Böyle bir dünyada Türkiye-ABD ilişkilerinin liderler düzeyinde “altın dönem” yaşadığı izlenimi yaratılıyor. Trump, bulduğu hemen her fırsatta Erdoğan’ı övüyor. Erdoğan’ın güçlü bir lider olduğunu söylüyor, onunla iyi anlaştığını vurguluyor. Ancak Trump’ın övgüleri çoğu zaman eşit iki müttefik arasındaki saygı dilinden çok, kişisel sadakat ve liderler arası uyum vurgusu taşıyor. Trump, Erdoğan’ın kendi “sözünü dinlediğini” açık etmekten de geri durmuyor. Bu dil, Türkiye açısından yalnızca diplomatik bir sıcaklık göstergesi olarak okunamaz. Aksine, Türkiye’nin dış politikada giderek daha fazla kişisel lider diplomasisine ve Washington’la kurulan ilişki üzerinden iç meşruiyet üretme arayışına yaslandığını da gösteriyor.

Unutulmuş Krizler, Ertelenmiş Sorunlar

Oysa Trump’ın ilk başkanlık döneminde yaşananlar bugün sanki çoktan unutulmuş gibi davranılıyor. Rahip Brunson krizi, Türk bakanlara yönelik yaptırımlar, Trump’ın Türkiye ekonomisini açıkça tehdit eden açıklamaları, kur krizinin derinleşmesi, “aptal olma” mektubu, Halkbank ve Rıza Sarraf dosyaları Türkiye-ABD ilişkilerinin ne kadar kırılgan ve kişiselleşmiş bir zeminde yürüdüğünü göstermişti. Bu dönemde iki lider arasındaki doğrudan ilişki, bazen sorun çözen bir kanal gibi sunuldu. Ancak çoğu zaman kurumsal ilişkilerin zayıflığını daha da görünür kıldı. Kişisel yakınlık, yapısal sorunları ortadan kaldırmadı. Aksine, bu sorunların daha öngörülemez, daha ani ve daha maliyetli krizlere dönüşmesine engel olamadı.

S-400 meselesi ve Türkiye’nin F-35 programından çıkarılması bu kırılganlığın en somut örneklerinden biriydi. Türkiye, Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi alarak kendi güvenlik ihtiyaçlarını gerekçe gösterdi; ABD ise bu adımı NATO güvenliği ve F-35 teknolojisi açısından kabul edilemez buldu. Sonuçta Türkiye F-35 programından çıkarıldı, savunma sanayii ilişkileri ağır bir güven krizine girdi ve Ankara’nın Batı ittifakı içindeki konumu daha tartışmalı hale geldi. Bugün yeniden F-35 beklentilerinin dillendirilmesi, KAAN savaş uçağı için motor satışı gibi başlıkların gündeme gelmesi, savunma ilişkilerinde bazı kapıların aralanabileceğini düşündürüyor. Nitekim Trump yönetiminin NATO Zirvesi öncesinde Türkiye’ye KAAN’da kullanılacak jet motorlarının satışını ilerletmesi sembolik açıdan önemli bir jest olarak görülüyor. Ancak bu adım, F-35 meselesinin ya da S-400 kaynaklı güven krizinin gerçekten çözüldüğü anlamına gelmiyor.

Kişisel Vaatlerin Kurumsal Sınırları

Trump, çoğu zaman ABD’nin kurumsal sınırlarını aşabilecekmiş gibi konuşuyor. Oysa Türkiye-ABD ilişkilerindeki pek çok dosya salt Trump’ın iradesine bağlı değil. Kongre, Pentagon, bürokrasi, yaptırım yasaları, savunma sanayii prosedürleri ve Washington’daki Türkiye algısı bu ilişkinin sınırlarını belirlemeye devam ediyor. Bu nedenle Trump’ın F-35 konusunda ya da savunma sanayii alanında yarattığı beklentiler, Türkiye tarafından dikkatle okunmalı. Kişisel vaatler, kurumsal engelleri kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Liderler arasındaki sıcak temas, devletler arasındaki yapısal güvensizliği tek başına çözmez.

Stratejik Özerklik mi, Kırılgan Bağımlılık mı?

Türkiye açısından önemli bir çelişki ise “stratejik özerklik” söylemiyle bugünkü dış politika pratiği arasında. Son yıllarda Türkiye’de stratejik özerklik kavramı çok daha fazla dillendiriliyor. Türkiye’nin yalnızca Batı’ya bağımlı olmayan, Rusya, Çin, Körfez, Afrika ve Orta Asya gibi farklı coğrafyalarla bağımsız ilişki kurabilen, kendi savunma sanayiini geliştiren ve bölgesel inisiyatif alabilen bir aktör olduğu vurgulanıyor. Ancak stratejik özerklik, yalnızca farklı güç merkezleriyle pazarlık yapabilmek şeklinde yorumlanmamalı. Hele ki bu pazarlıklar kısa vadeli al-ver ilişkilerine, liderler arası kişisel yakınlığa ve iç politikada meşruiyet arayışına indirgenirse, ortaya gerçek bir özerklik değil, daha kırılgan bir bağımlılık biçimi çıkar.

Çünkü stratejik özerklik kurumsal kapasite, ekonomik dayanıklılık, hukuk güvenliği, toplumsal rıza, savunma sanayii sürekliliği ve dış politikada öngörülebilirlik gerektirir. Mesele en nihayetinde dış politikanın hangi ilkeler ve stratejiyle yapıldığıdır. Türkiye’nin dış politikası, stratejik akıldan çok kişisel lider diplomasisine ve konjonktürel pazarlıklara yaslandığında, “özerklik” söylemi giderek içi boşalan bir kavrama dönüşür.

Fotoğrafın Ardındaki Dış Politika Aklı (!)

Bugün Türkiye-ABD ilişkilerinde asıl mesele, iki liderin iyi anlaşıp anlaşmadığı olmamalı. Asıl mesele, iki ülkenin hangi zeminde ilişki kuracağı. Eğer bu ilişki yalnızca liderler arası kişisel uyuma, taktik pazarlıklara ve karşılıklı jestlere dayanırsa, geçmişte olduğu gibi yeni krizler de aynı hızla ortaya çıkacaktır. Brunson krizinden F-35 meselesine kadar yaşananlar, kişisel diplomasinin sınırlarını fazlasıyla gösterdi. Öte yandan, Türkiye gerçekten stratejik özerklik iddiasında olacaksa, ABD ile ilişkilerini de bağımlılık, beklenti ve kişisel yakınlık üzerinden değil; kurumsal akıl, uzun vadeli çıkar tanımı ve öngörülebilir dış politika üzerinden kurmak zorunda.

Aradan geçen on bir yıl, eski dünyanın çözüldüğü, yeni dünyanın ise henüz kurulamadığı bir dönemin özeti. Türkiye de ABD de bu dönemde değişti. Liderler değişti, rejim pratikleri değişti, toplumlar değişti, savaşların coğrafyası değişti, ittifakların anlamı değişti. Trump’ın Ankara ziyareti belki bazı başlıklarda geçici bir rahatlama sağlayabilir. Fakat asıl mesele, bu ziyaretin ardından hangi fotoğrafın verileceği değil, Türkiye’nin bu fotoğrafın arkasında nasıl bir dış politika aklı kuracağı. Çünkü yeni dünyada güçlü olmak, yalnızca “büyük” liderlerle iyi geçinmekle değil; kendi yönünü, kapasitesini ve sınırlarını doğru belirleyebilmekle mümkün.

Bunları da sevebilirsiniz