21 Temmuz 1969.
Neil Armstrong için küçük, insanlık içinse dev bir adım olduğu söylendi bu önemli eylemin.
O tarihte bu olayın yerkürede 500-600 milyon kişi tarafından televizyondan canlı izlendiği kestiriliyor. Daha fazlası radyodan dinlemiş olmalıdır. O sırada Türkiye’de yaygın televizyon yayını yoktu. Sabaha karşı uyandırılıp radyodan izlediğimi de anımsamıyorum. Ama, radyo anlatımının pek çok kez kulağıma iliştiği belleğime çivilenmiş.
Hiç de azımsanmayacak sayıda dünyalının o sırada bu yaşanandan haberi bile olmadığı söylenebilir.
Soğuk Savaş’ta birçok alanda kendisini gösteren ABD-Sovyetler Birliği yarışı uzay çalışmalarına da yansımıştır. Uzaya insanlı ilk uzay aracını gönderen ve hatta aya ilk uzay aracını indiren Sovyetlere karşı ABD’nin geri kalmama isteği ve kararlığı aya ayak basmayı özendiren önde gelen itici güç olmuştur denebilir.
Bundan birkaç yıl önce (2019) ayın görünmeyen yüzüne uzay aracı indiren Çin, bununla yetinmeyip aydan taş-toprak örnekleri de getirdi dünyaya.
Buna karşılık, ay hevesi depreşen ABD’nin aya insan indirmek şöyle dursun görünmeyen yüzü çevresinde tur atıp geri dönmesi ilginçtir.
Bu arada, Çin’in aydan getirdiği örneklerde aya özgü iki mineral tanımladığını ve adlandırdığını eklemiş olalım.
Aya insanlı yolculukları izleyen yarım yüzyıl boyunca uzayın derinlikleri erişilemez olmayı sürdürmüştür.
Bunda, uzay yarışının politik bir olgu olarak görülmesinin payı büyüktür. Aya insan göndermek son noktaya varmak olarak algılanmıştır. Bu eşiğin aşılmasıyla uzay yarışının kazananı belirlenmiş gibi bir algı oluşturulmuştur.
1972’de ay toprağına son insan ayak izi bırakıldıktan sonra Apollo programı rafa kaldırıldı.
Uzay Mekiği programıyla yerkürenin 150-500 mil uzağına geçmeyen yörüngesel uzay programları sahne aldı. Doğu blokunun çökmesi sonrasında Uluslararası Uzay İstasyonu (UUİ) yarışın değil işbirliğinin alanı olarak öne çıktı.
Ticaret alanı olarak uzay
Ticari kazanç hevesinin arttığı ortamda uzay mekiği programının bu beklentileri karşılamaktan uzak kaldığı kararına varıldı.
Yaşanan Challenger felaketi güvenlik kaygılarını belirginleştirdi. ABD, devlet olarak uzay yarışının içinde olmayı öncelemese de NASA bir devlet kurumu olarak konuya ilgisini sürdürdü.
NASA, bundan böyle doğrudan uzay yolculuğu araçlarını yönetmekten çok kazanç peşindeki özel sektörün güçlü ve vazgeçilmez ortağı oldu.
Uzay yolculuğunu pahalı kılan öğelerin başında gelen uzay aracı maliyetlerinin azaltılmasına odaklanıldı. Uzay aracı parçalarının yeniden kullanılabilir kılınması maliyetin azaltması ve dolayısı ile bu yolculuklardan kazanç sağlanması için kilit önem taşıyordu.
Örneklemek gerekirse, NASA üretimi uzay araçları 54.500 USD/kg maliyete sahipken SpaceX Falcon 9’da (2018) bu rakam 1.410 USD/kg’a düşürüldü.
UUİ’ye gidiş için Rus Soyuz’una bağımlılık söz konusuydu. Soyuz’la bir kişinin UUİ’ye gönderilmesinin bedeli 86 milyon USD’ydi.
2020’den başlayarak UUİ’ye astronot götürebilecek duruma gelen Elon Musk’ın SpeceX’i ABD’yi Roscosmos’a yapılacak 3.4 milyar USD’lik ödemeden kurtardı.
Şirketlerin uzaya ilişkin olarak NASA’yla ortaklığını kamu özel ortaklığına benzetmek olasıdır. AR-GE giderleri kamuya yüklenirken, kazanç şirketlerin kasasına girmektedir.
Varlıklı kimselere kısa uzay yolculukları yaptırılması ve bu yolculuklara ilişkin biletlerin çok önceden satışa sunulması bu kapsamda değerlendirilmelidir.
Uzay çalışmalarına ilgisi bilinen Jeff Bezos’un şu sözleri önemlidir : “Yeryüzü sonludur. Dünya nüfusu ve ekonomisi artmayı, genişlemeyi sürdürecekse uzaya açılmak kaçınılmazdır.”
Jeff Bezos’un seksenli yıllarda, uzaya yerleşme düşüncesini ortaya atan fizikçi Gerard O’Neill’in seminerlerini izlediğini ekleyelim.
Elon Musk’ın Mars’a yerleşme düşüncesinin köklerinin de benzer dürtülerden kaynaklandığı kuşkusuzdur.
Rus bilimci Konstantin Tsiolkovsky’nin uzaklara erişmede nükleer enerjili uzay araçları kullanımı düşüncesini anmadan geçmemek gerekir.
Mars’a ya da güneş sistemi dışına uzanacak yolculuklar için nükleer enerji vazgeçilmez seçenek olabilir.
Profesör Mary-Jane Rubinstein’ın insanlığın uzaya yerleşme tutkusunu eleştirdiği Astrotopia kitabından da söz etmekte yarar var. Kitabın ana düşüncesi şirketlerin uzay yarışını tehlikeli bir dine benzetmesi üzerinedir.
Uzaya yerleşmek olanaklı mı?
Uzay baronlarının bir yandan uzaya yerleşme düşüncesini satarken diğer yandan bunun teknolojik, ekonomik ve biyolojik açıdan olabilirliği konusunda bir şeyler söylemekten kaçındığını görüyoruz.
Dünyanın giderek yaşanmaz bir ortama dönüştüğü ve bu durumun abartılarak kamuoyuna sunulduğu ortamda Astrotopia’nın ilgi görmesine şaşırmamak gerekir.
Yerçekiminin olmadığı ya da çok az olduğu ortama insan bedeninin ve fizyolojisinin vermesi olası yanıtlar hiç de iç açıcı değildir.
Kalp, akciğer sisteminin yanı sıra böbreklerin bu koşullara vereceği yanıtlar yaşamsal önemdedir.
Bunlara ek olarak kas kütlesinde ve kemik mineral yoğunluğunda düşme de azımsanmayacak diğer sorunlar olarak çıkacaktır karşımıza.
NASA’nın tek yumurta ikizleri üzerinde yaptığı çalışma çarpıcıdır. İkizlerden birisi dünyada kalırken diğeri UUİ’de 340 gün geçirmiştir. Çalışma, uzayda geçirilen günlerin ardından bedende kendisini gösteren geri dönüşü olmayan değişiklikleri ortaya koyması bakımından önemli sonuçlara varılmasını sağlamıştır.
Kazanca odaklı uzay baronlarının görmezden geldiği sağlığa ilişkin sorunlar ve çekinceler bile uzaya yerleşme düşüncesinin gerçekleşebilir olmaktan uzak olduğunu göstermiştir.
Hemen her alanda teknoloji kullanılarak teknofeodal kapitalizmin güçlendirildiği günümüzde uzaya yerleşme üzerinden geliştirilen ticari ürünlerin (en azından şimdilik) cüzdanı şişkinlerin benliklerini doyurmaktan öte bir geçerliliği olmadığı açıktır.
Özetle, uzayın derinliklerine yolculuk elbette gerçekleşecektir. Ancak, uzay baronlarının her fırsatta dile getirdiği uzayda kolonileşme şimdilik bilimkurgu olmayı sürdürecektir.
