Kelimelerin Sessiz Terki

TRT belgesellerini izlerken çoğumuzun başına gelen ortak bir hâl vardır: Anlatıcı konuşmaya başladığında sesini biraz daha açar, cümlelerin akışına kulak kesiliriz. Sadece anlatılan tarih, coğrafya ya da insan hikâyesi değildir bizi durup dinlemeye sevk eden. Asıl mesele, kullanılan dildir. Kelimeler ağır ağır gelir, yerini bulur, cümleler acele etmez. Anlatıcı sanki sadece konuşmaz; düşünür, tartar ve öyle söyler.

Bu his çoğu zaman “eski Türkçe ne güzeldi” cümlesiyle özetlenir. Oysa mesele, eski ya da yeni olmasından çok daha derindedir. Asıl fark, kelime zenginliğiyle birlikte düşünce zenginliğinin de yavaş yavaş hayatımızdan çekilmesidir.

Bugün daha az kelimeyle konuşuyoruz. Daha kısa cümleler kuruyor, daha az fiil kullanıyor, daha az niteleme yapıyoruz. İletişim hızlandı, evet; ama derinliği aynı ölçüde koruyabildiğimizi söylemek güç. Dil sadeleşmedi yalnızca; yer yer daraldı, düzleşti ve çoğu zaman da yüzeyselleşti.

Eskiden bir durumu anlatmak için seçilen kelimeler, anlatanın zihnindeki ayrıntıları ele verirdi. “Teennî ile hareket etmek” başka bir şeydi, “acele etmemek” başka. “İtina göstermek” ile “dikkat etmek” arasında yalnızca ses farkı yoktu; zihinsel bir mesafe vardı. Bugün bu farkları giderek daha az duyuyoruz.

Bu noktada nostaljiye teslim olup “eskiler daha iyiydi” demek kolaydır. Ancak meseleyi romantize etmek, asıl sorunu görünmez kılar. Çünkü dilde yaşanan bu dönüşüm, yalnızca kelimelerin kaybı değildir; düşünme biçimimizin de dönüşümüdür.

Kelime, düşüncenin evidir. Bir kelime yok olduğunda, o kelimenin barındırdığı anlam katmanları da sessizce çekilir. Mesela “hayâ” kelimesi… Utançtan, çekingenlikten ya da ahlaktan ibaret değildir. İnsanın kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ölçülü mesafeyi anlatır. Bugün bu kelimenin yerini tek bir karşılıkla doldurabildiğimizi söylemek zor.

Ya da “mülahaza”… Düşünmek değildir sadece; tartmak, ihtimalleri gözden geçirmek, acele hüküm vermemektir. Günümüz Türkçesinde “bunu bir düşünelim” dediğimizde, o kelimenin taşıdığı zihinsel derinliğin tamamını aktarabildiğimiz şüphelidir.

TRT belgesellerindeki anlatımın kulağımıza “güzel” gelmesi biraz da bundandır. O dil, sadece bilgi aktarmayı değil; anlam kurmayı amaçlar. Cümleler hızla tüketilmez, kelimeler arka arkaya dizilmez. Bir duraklama vardır, bir ritim hissi vardır. Dinleyen, anlatının içine çekilir; çünkü dil, sadece iletişim aracı değil, bir davet gibidir.

Bugün ise dil çoğu zaman “anlaşılayım yeter” mantığıyla kuruluyor. Mesajlaşma uygulamaları, sosyal medya ve hız kültürü, dili bir tür kestirme yol hâline getirdi. Anlamı taşımak yerine, anlamın işaretini vermek yeterli sayılıyor. Bu da kelimelerin yükünü hafifletirken, düşüncenin omurgasını zayıflatıyor.

Daha az kelimeyle konuşmak, her zaman daha etkili iletişim anlamına gelmez. Aksine, bazen anlatmak istediğimiz duyguyu ya da düşünceyi tam karşılayamadığımız için aynı kelimeleri tekrar tekrar kullanır hâle geliyoruz. Dil sadeleşirken çeşitlenmiyor; aksine tek tipleşiyor.

Bu tek tipleşmenin en görünür sonucu, bazı kelimelerin yavaş yavaş hayatımızdan çekilmesi. Bu bir kopuş değil; sessiz bir terk ediş. Kimse “artık bu kelimeyi kullanmayacağım” demiyor. Sadece bir gün, o kelimeye ihtiyaç duymamış oluyoruz. Sonra bir bakıyoruz ki, o kelime artık hiç kimsenin cümlesine uğramıyor.

Modern hayatın yükünü, yorgunluğunu, sıkışmışlığını ifade etmek için başvurduğumuz bu kelime, aslında geçmişte birbirinden farklı duygusal hâlleri karşılayan çok sayıda sözcüğün yerini almıştır. Oysa “stres” dediğimiz hâl, tek biçimli bir duygu değildir.

Kaygı ile tasa aynı şey değildir. Gam, kederle örtüşür ama birebir karşılığı değildir. Hüzün başka bir derinlik taşır, elem başka bir ağırlık. Kasvet, melalden daha boğucudur; inkisar, insanın iç dünyasında sessizce yaşanan bir kırılmayı anlatır. Izdırap, bedene ve ruha yayılan bir acıdır; kahır, insanın içine çöken baskıdır. Yeis, umutsuzluğun uç noktasıdır; efkâr, düşüncelere sinmiş ağır bir buluttur. Mihnet süreklilik taşıyan bir zahmeti, dilhûn ise kalpten yaralanmış olma hâlini dile getirir.

Bu kelimelerin her biri, insan ruhunda farklı bir titreşime karşılık gelir. Hepsini tek bir “stres” kelimesinde toplamak pratik olabilir; fakat bu bir kolaylık değil, açık bir anlam kaybıdır. Çünkü kelimeler yalnızca duyguları adlandırmaz; onları ayırt etmemizi de sağlar. Ayırt edemediğimiz duygularla sağlıklı bir yüzleşme kurmak mümkün değildir.

Bugün “stresliyim” dediğimizde, aslında ne yaşadığımız çoğu zaman belirsizdir. Kaygılı mı, kırgın mı, umutsuz mu, yoksa sadece yorgun mu olduğumuzu tam olarak ifade edemeyiz. Dilin sunduğu ayrım imkânı ortadan kalktıkça, iç dünyamız da tek bir kelimenin gölgesinde düzleşir. Bu durum, kelime kaybının yalnızca estetik bir yoksullaşma değil; insanın kendini anlama kapasitesinin daralması olduğunu açıkça gösterir.

Oysa dil, canlı bir organizmadır. Beslenmediğinde zayıflar. Okumayan, dinlemeyen, kelime dağarcığını genişletmeyen bir toplumda dilin zenginliğini koruması beklenemez. Bu noktada sorumluluğu yalnızca eğitim sistemine ya da medyaya yüklemek de kolaycılık olur. Dil, en çok gündelik hayatta yaşar.

Belki de yapılması gereken, eski Türkçeye dönmek değil; kelime bilincini yeniden kazanmaktır. Kullanmadığımız kelimeleri müzeye kaldırmak yerine, anlamlarını hatırlamak ve gerektiğinde yeniden cümleye davet etmek. Çünkü her kelime, bir bakış açısı taşır. O bakış açıları kayboldukça, dünyayı görme biçimimiz de daralır.

TRT belgesellerini izlerken hissettiğimiz şey, aslında bir kayıp duygusudur. Daha geniş, daha sabırlı, daha incelikli bir anlatım dünyasının uzağında kaldığımızı fark etmenin hüznü. Bu hüznü sadece nostaljiyle geçiştirmek yerine, bir uyarı olarak görmek gerekir.

Bu kayıp duygusu, ister istemez bir suçlu arayışını da beraberinde getirir. Dilde yaşanan bu incelme ve daralma karşısında, oklar çoğu zaman tarihin belirli bir dönemine, tekil bir karara ya da sembolik bir dönüşüme çevrilir. Oysa bir dilde ortaya çıkan eksilmeyi, tek bir tarihsel müdahaleye indirgemek, hem meseleyi basitleştirir hem de asıl nedenleri görünmez kılar. Çünkü dil, yalnızca yukarıdan şekillendirilen bir yapı değil; onu kullananların zihinsel alışkanlıklarıyla, gündelik tercihleriyle ve anlatma biçimleriyle yaşayan bir varlıktır.

Bu ifade ve konuşmalarda yaşanan noksanlığa hedef göstermek için sıkça başvurulan, fakat çoğu zaman meseleyi yanlış yere bağlayan bir parantezi açmak gerekir. Türkçede yaşanan anlam daralmasını ve kelime kaybını, doğrudan Cumhuriyet’in erken döneminde gerçekleştirilen harf devrimine yüklemek, hem tarihsel hem de düşünsel açıdan isabetsizdir. Harf devrimi, esasen bir dil tasfiyesi değil; okuma ve yazmayı yaygınlaştırmayı amaçlayan, devletin ve toplumun ihtiyaçlarından doğan yapısal bir yenilikti. Amaç, dili fakirleştirmek değil; geniş kitleleri yazılı kültürle buluşturmaktı.

Nitekim harf devriminin hemen sonrasında kaleme alınan metinlere bakıldığında, kelime zenginliğinin ve ifade gücünün ortadan kalkmadığı açıkça görülür. Cumhuriyet’in ilk kuşak yazarları, sadeleşen yazı sistemiyle son derece derinlikli, katmanlı ve güçlü metinler üretmişlerdir. Bu durum, bugün yaşadığımız dil kaybının nedenini farklı bir yerde aramamız gerektiğini gösterir.

Asıl mesele, harflerde değil; zihniyet değişimindedir. Günümüz insanı, yaşadığı olayları daha hızlı, daha yüzeysel ve daha az ayrıntıyla anlatmaya meyillidir. Merak duygusu zayıfladıkça, kelimelere duyulan ihtiyaç da azalır. Bir duygunun, bir düşüncenin ya da bir hâlin nedenini sorgulamak yerine, onun en kısa karşılığıyla yetinmek tercih edilir. Bu tercih, zamanla dili de o hızın ritmine uydurur.

Bugün dilin daralması, yukarıdan aşağıya dayatılmış bir politikadan ziyade; aşağıdan yukarıya yayılan bir alışkanlığın sonucudur. İnsanlar daha az okudukça, daha az dinledikçe ve daha az ayrıntı talep ettikçe, dil de buna uyum sağlar. Olan biteni anlatmak için “ne oldu?” sorusu yeterli görülür; “nasıl oldu?”, “neden oldu?” ve “ne hissettirdi?” soruları giderek geri planda kalır.

Bu yüzden sorumluluğu geçmişe, devrimlere ya da tekil tarihsel kararlara yüklemek kolaycı bir çıkıştır. Dil, ancak onu kullananların zihinsel çabası kadar derinleşir. Merakın, sabrın ve anlatma isteğinin azaldığı bir çağda, kelimelerin çoğalmasını beklemek gerçekçi değildir.

Bugün yaşadığımız dil kaybı, bir kopuştan çok bir yavaş unutmadır. Harflerle değil; hızla, yüzeysellikle ve ilgisizlikle ilgilidir. Dilin yeniden derinleşmesi de aynı yerde başlayacaktır: Daha dikkatli dinlemekle, daha çok okumakla ve en önemlisi, anlatmak istediğimiz şeyi tek bir kelimeye sığdırmak zorunda olmadığımızı hatırlamakla.

Dil, bir milletin hafızasıdır. Hafıza zayıfladığında, hatırlamak da zorlaşır. Kelimelerini yitiren toplumlar, sadece konuşma biçimlerini değil; düşünme derinliklerini de yavaş yavaş kaybeder. Belki hâlâ konuşuyoruz, hâlâ anlaşıyoruz. Ama ne kadarını gerçekten ifade edebiliyoruz, asıl soru budur

Bunları da sevebilirsiniz